Futbolla hiçbir zaman yakın bir ilişkim olmadı. Maçları, oyuncuları, taktikleri takip etmedim. Ama futbolun insanlarda yarattığı duygular, kalabalığı nasıl değiştirdiği, insanları bir takıma bu kadar güçlü biçimde bağlayan şey hep ilgimi çekti. Belki bu ilgisizliğimin nedeninde yıllardır karşıma çıkan o meşhur soru: “Söyle bakalım, ofsayt nedir?” Genellikle çuvallıyorum. :) Zaten mesele de biraz burada başlıyor. Futbol bilgisi neden kadınlar için hâlâ bir sınav konusu? Futbol neden bu kadar kolay “erkek işi” sayılıyor? Kadınlar futbolu sevemez, oynayamaz, yorumlayamaz mı?
Burcu Kapu yıllardır tam da bu dünyanın içinde. Spor medyasında çalışmış, futbol yorumculuğu yapmış ve bu alanda kadın olmanın getirdiği önyargılarla karşılaşmış bir isim. Kapu, Ayrıntı Yayınları’nın Mini Kitaplar serisinden çıkan Futbol kitabında oyunun kurallarından çok, futbolun insanla kurduğu ilişkiye bakıyor. Taraftarlık nasıl güçlü bir aidiyete dönüşüyor? Bir futbolcuyu neden kahramanlaştırıyoruz? Yenilgide neden hemen bir suçlu arıyoruz? Para oyunu nasıl değiştiriyor? Kalabalığın içinde neden başka birine dönüşüyoruz? Burcu Kapu ile buluştuk; futbolun insanda açığa çıkardığı duyguları, taraftarlığı, kalabalığın psikolojisini ve futbol dünyasındaki erkek egemen bakışı konuştuk.

- İlk olarak sormak istiyorum. Çocukluğundan beri futbolla ilgili miydin? Bu sevda ne zaman başladı?
Ebru, çocukluğumdan beri hep ilgim vardı. Önce sadece taraftarı olduğum takımla ilgiliydim. Herkes gibi maç izleyen, takım tutan bir çocuktum. Biraz da babama düşkünlükten…
- Baba aşkı tabii…
Kesinlikle. Babamla beraber sevinmek, paylaşmak da hoşuma gidiyordu. Yıllar geçince futbolun sadece sahada oynanan bir oyun olmadığını fark etmeye başladım. Tribünde başka bir hikâye, kulüplerin içinde başka bir hikâye, futbolcunun üzerinde başka bir baskı, taraftarın davranışında bambaşka bir psikoloji var.
- Futbol yorumcusu olmaya nasıl karar verdin?
Aslında çok planlı bir karar değildi. Hatta hobi olarak başladı da diyebilirim. Bambaşka bir sektörde bambaşka bir iş yaparken, bir spor radyosunda program yapmaya başladım. Sonra bir baktım, hobim işim olmuş. Televizyon, dergi, gazete, kitap derken spor medyasında 17 sene geçti.
- Spor camiasından Emek Ege ile berabersiniz. Bildiğim kadarıyla Fenebahçeli… :) Evde hiç kavga olmuyor mu?
Oluyor tabii, hem de bazen futbol yüzünden. Ama düşünüldüğü gibi taraftarlık üzerinden değil, daha çok maç içinde gerçekleşen bazı tartışmalı pozisyonlar yüzünden. Emek daha insani bakar, ben daha analitik. Aynı pozisyonu izleyip bambaşka şeyler görebiliyoruz. Bir de onun muazzam bir futbol hafızası var. Ben dün ne yediğimi hatırlamıyorken, o 20 sene önceki bir maçı tüm detaylarıyla hatırlayabilir. O yüzden benim için de bitmeyen bir okul gibi oluyor.
- Erkeklerin baskın olduğu ortamda var olmak kolay olmasa gerek. Zorbalık gördün mü? Ya da “biz ‘erkekler’ konuyu biliyoruz sen sadece ekranda görün” diyen bir anlayış oldu mu?
Oldu. Olmaz mı? Bazen açıkça söylendi, bazen de daha incelikli biçimde hissettirildi. Kadınların futbola ilgisi uzun süre bir tür taraftarlık düzeyinde kabul edildi; iş futbolu analiz etmeye geldiğinde ise bilgi birikimimizin ayrıca kanıtlanması beklendi. “Sen kadınsın, futbol konuşamazsın” cümlesini herkes bu kadar doğrudan kurmuyor. Daha çok “Bakalım gerçekten biliyor mu?” diye başlayan bir kuşku var. Erkek meslektaşın bir oyuncunun adını yanlış söylemesi anlık bir hata olabilirken, bir kadın aynı hatayı yaptığında bütün yeterliliğinin sorgulanmasına dönüşebiliyor.
- Bu bakışı özellikle meslek abilerinin bakışı şekillendirmedi mi?
Maalesef. Seneler evvel spor medyasını şekillendiren meslek “abilerinin” kadınları bu işin içerisine dahil etme şekli de Türkiye’de bir kültür oluşturmuş. Okuyan, soran, bilen kadından ziyade programı açıp kapatacak bir anonsör ya da hostes olarak kadınları konumlandırdılar.
- Aynı bakış devam ediyor mu? Bozuldu mu?
Eh işte. Spor yayıncılığını yalnızca erkeklerin hakkı olarak gören bu zihniyetin hâlâ yaşadığı yerler var. Bence asıl mesele de burada: Kadının futbolda var olması artık eskisinden daha görünür olabilir ama futbol hakkında söz söyleme hakkının herkes tarafından aynı ölçüde kabul edildiğini henüz söyleyemeyiz.
- Peki futbol neden erkekler için doğal bir alan biz kadınlar için ise bir bilgi sınavı?
Çünkü futbol uzun yıllar erkeklerin kendi aralarında kurduğu bir kültür alanı olarak tarif edildi. Kadınlar bu alanın içine girdiğinde de sanki dışarıdan gelmiş ve yeterliliğini kanıtlaması gereken kişiler gibi görüldüler. Oysa futbol bilgisinin cinsiyeti olmamalı. Bir kadın sürekli ofsaytı biliyor mu, taktik biliyor mu, transfer piyasasını takip ediyor mu diye sınanırken erkeklerin bilgisi çoğu zaman kendiliğinden varmış gibi kabul ediliyor. Aslında konu kadınların futbolda sayısının artması değil, kabulünün artmasıyla ilgili. Ben bu yüzden kadınların futbolda görünür olmasının yalnızca kadın temsili meselesi olduğunu düşünmüyorum. Aynı zamanda futbolun kime ait olduğu fikrini de değiştiriyor. Benim için mesele biraz da şu: Her ne kadar erkekler futbolu kendi sahipliklerinden çıkartmak istemese de yıl olmuş 2026 her konuyu kadın da erkek de cinsiyetten bağımsız konuşabilmeli, sahiplenebilmeli.
- Futbola baktığımızda insan hakkında ne görüyoruz? Bu oyun neden bizi bu kadar açık ediyor?
Çünkü futbol çok basit görünen ama duygusal olarak çok karmaşık bir oyun. Bir top, iki kale, iki takım ve belli kurallar var. Ama o basit çerçevenin içine aidiyetimizi, öfkemizi, gururumuzu, korkumuzu, umutlarımızı koyuyoruz. Üstelik futbol düşük skorlu bir oyun. Birçok şey 90 dakika boyunca değişmeden kalabiliyor ve tek bir an bütün hikâyeyi değiştirebiliyor. Bu da belirsizlikle ilişkimizi ortaya çıkarıyor. Beklemeyi, kaybetmeyi, yeniden umutlanmayı öğreniyoruz. Belki de bu yüzden futbol bize insanı çok açık ediyor. Çünkü normal hayatta saklayabildiğimiz bazı duyguları tribünde saklamak zor. İnsan bazen gol olduğunda kendisi hakkında, yaptığı bütün kişilik testlerinden daha fazla şey öğrenebiliyor.
- Bir yere ait olma ihtiyacı nasıl oluyor da bu kadar kolay “biz ve onlar” duygusuna dönüşüyor?
Aidiyet insanın çok temel bir ihtiyacı. Bir yere ait olmak bize yalnız olmadığımızı hissettiriyor. Futbol da bunu inanılmaz güçlü bir biçimde sağlıyor. Aynı renkleri taşıyan binlerce insanın aynı anda, aynı duyguları hissetmesi çok güçlü bir deneyim.
- Aidiyetin de bir sınırı yok mu?
Tabii ki var. “Biz kimiz?” sorusunun yanına çok kolay “Onlar kim?” sorusu geliyor. Kendi grubumuzu tanımlarken başka bir grubu karşı tarafa koymaya başladığımız anda mesele değişiyor. Futbol bunu çok görünür hale getiriyor. Aynı insan hem çok güçlü bir dayanışma duygusunun parçası olup hem de başka bir grubu kolayca öteki, rakip hatta düşman bile yapabiliyor. Kitabın en temel meselelerinden biri de bu.
- Bir futbolcuyu kahramana dönüştüren şey nedir?
Bir futbolcuyu kahraman yapan yalnızca attığı goller değil. Biz o gollere bir hikâye ekliyoruz. Nereden geldiği, neleri aştığı, hangi maçta ne yaptığı, kulüple ve taraftarla kurduğu ilişki… Zamanla futbolcunun kendisinden daha büyük bir karakter yaratıyoruz.
- Neden? Anlamak istediğim şu: Sahadaki başarı nerede biter, bizim ona yüklediğimiz hikâye nerede başlar?
Futbol kahramanları biraz da kolektif hayal gücünün ürünü. Bir futbolcu yalnızca iyi futbol oynadığı için değil, bizim kendimizle ilgili bir şeye dokunduğu için kahraman gelebiliyor. Ama bunun ters yüzü de var. Kahramanlaştırdığımız insanı bir anda düşmana çevirebiliyoruz. Dün göklere çıkardığımız oyuncu bugün bütün kötülüklerin sebebi haline gelebiliyor. Futbolun sevgiyle nefret arasındaki mesafeyi bu kadar kısaltmasının nedenlerinden biri de bu.

- Maç kaybedildiğinde neden neyin yanlış gittiğinden önce suçlayacak birini arıyoruz?
Çünkü belirsizlikle yaşamak zor. “Bugün olmadı” demek çok tatmin edici bir açıklama değil. Ama “Teknik direktör yüzünden”, “hakem yüzünden”, “o futbolcu yüzünden” dediğimiz anda karmaşık bir hikâyeyi tek bir nedene indirgemiş oluyoruz. Bir suçlu bulmak bize kontrol hissi veriyor. Çünkü eğer sorun bir kişiyse, o kişiyi değiştirdiğimizde her şeyin düzeleceğine inanabiliyoruz.
- Çok ilginç değil mi?
Çok. Futbolun en ilginç taraflarından biri de bu. Bir takımın başarısı onlarca faktörün sonucuyken, başarısızlığın faturası çoğu zaman tek bir kişiye kesiliyor.
- Futbol bu kadar profesyonelleşmiş, veriye ve paraya dayalı hale gelmişken neden hâlâ güçlü bir lidere, hatta bir kurtarıcıya ihtiyaç duyuyoruz?
Çünkü belirsizlik ortadan kalkmadı. Hatta futbol ne kadar profesyonelleşirse, elimizde ne kadar çok veri olursa olsun sonucu önceden kesin olarak bilemiyoruz. İnsan da belirsizlik karşısında bir yön gösterici arıyor. Teknik direktörün burada yalnızca taktiksel bir görevi yok. Taraftar için bazen düzenin, kararın ve umudun temsilcisi haline geliyor. “Bu adam ne yaptığını biliyor” duygusu insanı rahatlatıyor. Ama kurtarıcı beklentisi başka bir sorun da yaratabiliyor. Çünkü bütün sorumluluğu bir kişiye yüklediğimizde, başarıyı da başarısızlığı da fazla kolay açıklamış oluyoruz. Futbolda olduğu gibi hayatta da bazen tek bir kişinin bütün sistemi değiştirmesini bekliyoruz.
- Kulübü parasını koyan yönetiyor, taraftar ise kuşaktan kuşağa taşıyor. Peki bir kulübün gerçek sahipliği neyle ölçülür?
Hukuken ve ekonomik olarak baktığımızda sahiplik başka bir şey, duygusal sahiplik ise bambaşka bir şey. Kulübün sermayesini elinde tutan, karar alma yetkisine sahip olan kişi veya kurum başka bir güç taşıyor. Diğer yandan taraftarın da kuşaktan kuşağa aktardığı bir aidiyet var ve bu aidiyet hiçbir bilançoda görünmüyor. Bence futbolda ekonomiyle duygunun en çok çarpıştığı yer burası. Kulüpler ekonomik bir yapı olarak yönetiliyor ama taraftar onu kendi hayat hikâyesinin parçası olarak görüyor. Dolayısıyla “Benim kulübüm” dediğinde taraftarın kastettiği şey çoğu zaman mülkiyet değil, hafıza.

- Linç neden tatlı gelir? Kalabalığın içinde neden başka birine dönüşüyoruz?
Çünkü linç insana yalnız olmadığını ve haklı olduğunu hissettirebiliyor. Üstüne bir de kalabalığın içinde sorumluluk duygusu da dağılıyor. Tek başımıza söylemeyeceğimiz bir şeyi binlerce kişi aynı anda söylediğinde, o söz bize daha masum görünebiliyor. Bir de linçte çok güçlü bir “adalet sağlıyorum” yanılsaması var. Birini cezalandırırken aslında iyi bir şey yaptığımıza inanabiliyoruz. Futbolda bunun örneklerini çok görüyoruz. Bir futbolcu kötü oynadığında ya da bir hakem hata yaptığında, insanı insandan çıkarıp yalnızca yaptığı hataya indirgiyoruz. Oysa karşımızdaki kişinin de korkuları, hayatı, ailesi, kötü günü var. Kalabalıkta bunu unutmak çok kolay.
- Nelson Mandela, Güney Afrika’da bir zamanlar ayrışmanın simgesi olan Springbok formasını uzlaşmanın sembolüne çevirdi. Spor, toplumdaki “biz ve onlar” duygusunu gerçekten dönüştürebilecek kadar güçlü mü? Ne dersin?
Kesinlikle. Suriye’den göç başladığında Avrupa Birliği Delegasyonuyla “Spor birleştirir” diye bir proje yapmıştık. Suriyeli ve Türk çocuklara futbol eğitimi aldırıp, uluslararası bir turnuvaya katılmalarını sağlamıştık. İngiltere’den Hollanda’dan, Almanya’dan yaşıtları olan diğer çocuklarla maç yaptılar. Çoğu birbirinin dilini bilmiyordu. Ama sporun evrensel bir dili var, herkes anlayabilir, herkes konuşabilir. Ve daha da önemlisi, Güney Afrika’da olduğu gibi, takım olmak, diğer düşmanlıkları bitirebilir. Çünkü spor, insanları benzer duyguların içinde birleştirebiliyor. Bir stadyumda, büyük bir turnuvada binlerce insanın “aynı olmak” zorunda kalmadan birlikte heyecanlanıp sevinebilecekleri bir alan açıyor. Çok büyüleyici bir şey değil mi? Tılsım gibi.
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN
|


