Yönetmen Christopher Nolan’ın milyonları yeniden sinema salonlarına çeken ve hepimizi heyecanlandıran filmi The Odyssey ile Homeros’un destanı yeniden gündemde. Filmi beğenenler kadar beğenmeyenler de var. Çok fazla Hollywood dokunuşu taşısa da geniş kitleleri Odysseia buluşturması bile bence büyük bir başarı. Film, Homeros’u yeniden konuşmamıza neden olurken aynı dönemde yayımlanan yeni Odysseia çevirisi de destanın kendisine dönmek ve daha iyi anlamak için önemli bir fırsat sundu.
Everest Yayınları’ndan yayımlanan Odysseia, İstanbul Üniversitesi Eski Yunan Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Erman Gören’in Eski Yunanca aslından yaptığı çeviri, detaylı önsöz ve sözlüğüyle Homeros’un dünyasına çok önemli, yeni bir Türkçe ses kazandırıyor. Gören, Homeros’un sanatlı dilini düzleştirmeden metnin sesini ve ritmini Türkçe'de özenle yeniden kuruyor; filolojik doğrulukla şiirselliği bir araya getiriyor.
İlk kez Azra Erhat çevirisinden okuduğum Odysseia’yı bu defa farklı bir olgunlukla ve şiirsel bir Türkçe'yle yeniden okudum. Hayata dair söyledikleri karşısında bir kez daha hayran kaldım. Gören’in dediği gibi, “Ithaka’ya varmakla yol bitmiyor, Odysseus’un erginlenmesi kaldığı yerden devam ediyor.” Tıpkı bizim gibi… Yol, korkularımızla yüzleşene kadar bitmiyor. Prof. Dr. Erman Gören’le yüzyıllardır hiç eskimeyen destan üzerinden, yol hikâyesini, Penelopeia’nın siyasi direnişini, çevirinin ritmini ve Nolan’ın Homeros’tan uzaklaşan yorumunu konuştuk.
Ebru D. Dedeoğlu ve Prof. Dr. Erman Gören
Fotoğraf: Gülşah Keskinel
- İlk baştan başlamamız gerekirse, bilmeyen okurlarımız için Homeros kimdir? Kimliği ve tarihsel varlığı hakkında ne biliyoruz? Biraz açıklar mısın?
Homeros’un kimliğiyle ilgili Antik Çağ’a dayanan kadim bir tartışmadan söz etmek mümkün değil. 19. yüzyılda başlamış bir tartışma bu, ama kendisiyle ilgili birtakım rivayetler var; bu rivayetlerin en önemlilerinden biri biliyorsunuz kör olduğu. Smyrna’da yani İzmir’de Khios’ta yani Sakız Adası’nda ya da Ios Adası’nda Osmanlı coğrafyasından bildiğimiz ismiyle Aniye’de doğduğuna dair de birtakım rivayetler var. Bu rivayetler tarihi sahnede ilerledikçe çok çeşitleniyor, hatta Akdeniz’in bütün sathına yayılıyor. Ancak bu çeşitliliğe rağmen nihayetinde belirli bir şair kimliği bizatihi şiirin kendisinden ortaya çıkıyor. Nihayetinde bu kimliğin sınırları kendisinin üslubu ya da daha adlı adınca söylersek Ilias ve Odysseia destanlarının vezin yapısı sayesinde, anlatım stratejisini merkeze alınarak çizilebilir. Homeros bir şiirin şairi, Ilias ve Odysseia’da sunulan şiirin şairi olmakla anılan birisi; bir kişi mi çok kişi mi yahut belirli bir komisyon mu bu tartışma sürüp gider.
- Odysseia tam olarak neyi anlatıyor? Üç bin yıldır nasıl hâlâ okunabiliyor?
En yalın ifadesiyle Odysseia, yirmi yıl sonra, tecrübeli bir savaşçı ve uzun süredir çile çeken bir denizci olan Odysseus’un eve dönüşünü ve bu yolculuğun nasıl nihayetlendiğini anlatıyor. Dolayısıyla bu bir yol hikâyesi. Her ne kadar bu yolculuk destanı okuyanların nezdinde ilk bakışta baş kahraman Odysseus’un şahsi yolculuğu gibi gözükse de okuyan herkesin kendi yolculuğuna dönüşüyor.
- Neden? İnsanın varoluşla derdi hep aynı mı?
Çünkü Odysseus’un geçtiği her merhale aslında kadim Yunan insanının hatta nihayetinde bütün olarak insanın o zamana kadar başlarına gelen felaketleri, o ana değin atlattığı, belki de atlattığını sandığı imtihanları yahut gelecekte içine girmekten korktuğu karanlık tecrübe tünellerini, öte yandan aynı zamanda arzuladığı ancak erişemeyeceği, elde etmeye can attığı halde ulaşamadığı nimetlerin farklı resimlerini sunuyor. Her okur aslında Odysseia’yı okuduğunda bizatihi kendisinin nasıl bir arzu ve korku kıskacında yaşadığına şahit oluyor. Bu Antikçağ’da da böyleydi, günümüzde de böyle olmaya devam ediyor. Onun için Odysseia’nın hikâyesi aslında hiçbir zaman bütünüyle edebiyatın tozlu sayfalarına gitmeyecek kadar güncel ve capcanlı kalmaya devam ediyor.
- Odysseia’daki gerçek yerlerle hayalî coğrafyayı birbirinden ayırmak mümkün mü? Destanı tarihsel bir kaynak olarak okumamız mümkün mü?
Odysseus Troia’dan ayrıldıktan sonra gittiği rota bir yere kadar daha öngörülebilir olduğu halde, özellikle Mora Yarımadası’nın güneydoğudaki uç kısmında yer alan Meleia Burnu’nda tayfasıyla birlikte yakalandığı şiddetli fırtınadan sonra gittiği yerler tam olarak kestirilemiyor.
- Peki tarihi coğrafyanın menzilleri açısından hangi rotada ilerledi?
Ebru, bu sorular bilimsel teoriler çerçevesinde tartışma konusu edilmeye hâlâ devam ediyor. Asıl mesele bunun tarihi bir kaynak olarak okunup okunmayacağı değil, burada anlatılan hikayenin aslında tarihi bir temeli olduğunu anlamaktan geçiyor. Çünkü buradaki korkular arzular aslında belirli dönemdeki Akdeniz insanının korkularını ve arzularını yansıtıyor. Dolayısıyla her ne kadar doğrudan tarihi denemese de anlatıların tamamı aslında tarihi verilerle belirli bir simetri arz ediyor. Akdeniz coğrafyasındaki kolonizasyon faaliyetlerinden canlı izler taşıyor.
- Tanrıların müdahaleleri ve Odysseus’un gayet insani hataları, yuvasına dönüşünü ve dönüşümünü nasıl geciktiriyor? Ben buradan her defasında farklı ders çıkarıyorum...
Odysseus’un sılaya dönüşünün ya da Eski Yunanca tabirle nostos’unun gecikmesi tek bir sebebe bağlanamayacak, farklı seviyelerde çeşitli etkenlere bağlı bir durum aslında. Odysseus’un Troia’ya sefere gittikten sonra anavatanına ancak 20 yıl sonra geri döneceğine dair bir kehanet var. Odysseia dışı kaynaklarda bu kehanet yüzünden Odysseus’un deli taklidi yaparak sefere gitmekten kaçınmaya çalıştığını da öğreniyoruz. Odysseia’da geçmeyen bu kehanet sunduğu rivayete göre aslında Odysseus eninde sonunda kendi vatanına ancak 20 yıl sonra döneceğini biliyor. Odysseus açısından asıl sorun bu 20 yılın nasıl geçeceği.
- Tanrıları çok kızdırmış gibi... :)
Hakikaten çok ızdıpralı ve çok çileli geçmesinin asıl sebebi Odysseus’un belirli açılardan tanrıları kızdırmış olması gibi gözüküyor. Fakat burada tamamıyla Odysseus’un bütün bir 10 yılı aynı çilelerle geçirdiğini söylemek mümkün değil. Kirke’nin Adası’nda yoldaşların domuza dönüşüne şahit oluyor; kendisinin domuza dönüşme ihtimalini aklında tutarak korku dolu anlar yaşıyor. Çeşitli vesilelerle çektiği muhtelif çileler var. Bunların tamamının sadece tanrı müdahalesi ile ilişkisi olduğunu söylemek pek mümkün değil. Çünkü Odysseus her seferinde sergilediği tutumla erginlenmeye, olgunluğunu kazanmaya, bir kralın olması gereken hikmete erişmek doğrultusunda kendini donatmak üzere yoluna devam ediyor. Neticede Helios’un Adası’na geldiklerinde diğerlerinden farklı bir şekilde açlığın ağır koşullarına rağmen kutsal sığırları yememeyi başarıyor.
- Peki bu iyi davranışın ödülü ne?
Bütün tayfasını kaybedip yalnız başına Kalypso’nun adasında tutsak olmak. Odysseus’un hikâyesinin aşamaları neyin ödül neyin ceza, neyin imtiyaz neyin acziyet olduğunu çelişkilerinin içinde ilmek ilmek dokuyor.
- Lōtos-yiyenler, Kirke, Kalypso, Sirenler ve Kyklopslar hangi arzuları ve korkuları temsil ediyor?
Lōtos-yiyenler’in diyarında olanları bir çeşit “unutuş”la (lethē) sınanan insanın durumu gibi görebilirsiniz. Odysseus ve tayfası unutuşla imtihan edilirler. Hakikaten bir tür uyuşturucu madde olduğuna dair veriler olan lōtos çiçeği ya da meyvesi nihayetinde onların asıl hedeflerini yani nostos’larını ya da sılaya dönme görevlerini unutmalarına neden olur. Odysseus’un buna direnişi, sılaya-dönüşünü bütün rahatlıkların önüne koyması anlamına geliyor.
- Kirke’nin adasında neler yaşanıyor?
Aiaia’da olanlar bariz bir iştah ya da iştiha sınavının resmini sunar. Nihayetinde Kirke onlara sunduğu şarap ve yiyeceklerle tayfayı domuza çevirir. Domuz diyetinde çok seçici bir hayvan değildir. Aslında arzularında da seçici olmayan ve dizginsizce arzularına boyun eğen insanları ima eder durumdadır. Dolayısıyla Odysseus’un Kirke’yle birlikte yaşadıkları, arzularını belirli bir sınır çerçevesinde yaşamak doğrultusunda bir dersi de içeriyor. Nitekim Odysseus Kirke ile bir yıl kadar bir birliktelik, dolayısıyla dizginlenmiş bir arzu ilişkisi yaşamasına rağmen, vakti geldiğinde evine dönmek için yola çıkmak üzere harekete geçmekte tereddüt etmiyor.
- Ya Kalypso?
Kalypso’nun adası Ogygia’da yaşadıkları Odysseus’un en büyük sınavlarından biri. Zira Kalypso Odysseus’a hem ölmezlik hem yaşlanmazlık vaat ediyor. Ölmez ve yaşlanmaz vaziyette tanrıçavari bir güzelliğe sahip bir kadınla yaşamak varken, bunu evine dönmek için reddetmeyi tercih ediyor.
- Ne uğruna reddediyor?
Tam da kendisini hatırlamamıza sebep olan şey, yani nostos’u için direnmiş bir kahramanın kazanacağı ölümsüz şan uğruna.
- Sirenlerin sınavı nedir?
Sirenler Ilias Destanı’nın anlattığı Troia’da olan başarıları dillendiriyorlar. Dolayısıyla Odysseus aslında eli kolu bağlı bir şekilde onları dinlerken kulaklara hoş gelen bu şanın ona verdiği haklı gururla bu sese doğru gitmek istiyor. Tayfasından kendisini çözmelerini istiyor, fakat daha önce verdiği talimat doğrultusunda tayfa onu daha da sıkı bir şekilde bağlıyor. Bu tam da kendi şanına aşırı odaklanmanın insanı nasıl da yolundan döndürebileceğinin bir örneği. Bu sınavı da güçlü iradesiyle değil, ama kurnazca tayfasının kulağını tıkayıp, kendini sıkı sıkı bağlattırarak geride bırakıyor. Bir yerde “şan”ın Eski Yunancasıyla kleos’un kadim Yunan insanı için nasıl hem erişilmesi gereken bir kızıl elma hem de insanın yolundan edebilecek bir tür tuzak olduğunu hatırlatıyor Sirenler’le yaşadığı deneyim.
- Kyklopslar neyi temsil ediyor?
Kyklopslar, MÖ 8. yüzyıldan itibaren Akdeniz dünyasına yelken açıp her karışına yerleşen kadim Yunan insanının yabancı ile nasıl bir korku ilişkisine girdiğinin resmidir. Yabancı halkların kendilerinden başka üretim biçimleri, kendilerinden başka iskân tarzları, bayındırlık faaliyetlerindeki gariplikler, devletleşme ve yönetim mekanizmalarını kurma tarzları onları korkutuyor. Bu korkuyla karışmış vaziyette Polyphemos’un mağarasındaki süt dolu helkeleri, özenle yapılmış peynirleri çok beğenen Odysseus ve tayfasının bu farklı hayatlara farklı yönden imrenen hisleri de bulunuyor şüphesiz.
Prof. Dr. Erman Gören
Fotoğraf: Gülşah Keskinel
- Odysseus’un yoldaşlarını domuza dönüştüren Kirke, daha sonra onlara yol gösteren bir yardımcıya dönüşüyor. Kirke’nin destandaki yeri nedir?
Kirke çok yönlü bir karakter bir yandan bir büyücü olarak evine gelen yabancıların zaaflarını onların aleyhine kullanan, yani oburluklarını onları domuza dönüştürmekle cezalandıran birisi iken, öte yandan Odysseus’un hikmetini ve tanrıların desteğini arkasına aldığını (Hermes’in Odysseus’a sağladığı rehberliği) fark ettiğinde onu desteklemek doğrultusunda, yoluna ışık olmak için kendi güçlerini de cömertçe kullanan birisi kendisi. Bu nedenle Kirke kendi korkularıyla hareket eden, histerik eğilimleri olan, tedirgin ve aciz bir kadın olarak resmedilemez. Daha ziyade bilgece, zaafları ve meziyetleri fark edebilen tanrısal güçlerini yerinde kullanan birisi olarak tanımlanabilir.
- Ithaka’ya ulaştığında Odysseus’un yolculuğu neden tamamlanmış sayılmıyor?
Odysseus’un Ithaka’ya dönmesi sadece nostos’unun bir aşamasını ifade ediyor. Evet, bu şekilde krallığını yeniden tesis etmek ve hanedanının üzerindeki tehditi kaldırmak doğrusunda işini başarmış oluyor. Özellikle toplumsal olarak yeniden kimliğine kavuşmuş oluyor. Ancak Teiresias’ın ölüler diyarında ona ilettiği kehanetin yönlendirmesiyle yeniden yola çıkmak zorunda kalıyor. Çok kısa süre karısının yanında kalıp sonra Poseidon’la barışını tamamlamak üzere yeniden yola çıkmak zorunda kalıyor. Toplumsal kimliğine kavuşsa da, öz kimliğine kavuşmak için ilahi olanla tam bir barışıklık yaşaması gerektiğini adı gibi biliyor. Ithaka’ya varmakla yol bitmiyor, Odysseus’un ergenlenmesi kaldığı yerden devam ediyor. Yeni yolunda denizi bilmeyen insanların diyarına gitmesi, omuzuna dayalı kayıkçı küreğini “harman küreği” sanan bir seyyahla karşılaşınca orada Poseidon’u onurlandırması salık veriliyor Teiresias tarafından. Bu yeni yolculuk kendisini bir tür Poseidon rahibine dönüştürecek ve tanrıya yönelik hürmetini tescilleyecektir. Dolayısıyla hikâyenin açık mesajı, öz benliğe kavuşmak coğrafi sılaya dönmekle bitmediği. Aslına rücunun bütün yönleriyle yaşandığı bir erginlenme süreci Odysseus’unki.
- O halde aslolan nedir?
Gözünü ermeye, erişmeye, ilahi olan kâinatla tam bir barışa kavuşturmaya dikmiş olan bir kahramanın yolculuğunun ta kendisidir. Varılan her menzil Odysseus’un farklı versiyonlarından başka bir şey değildir.
- Penelopeia’nın yeniden evlenmesi Ithaka’daki iktidarı ve serveti nasıl değiştirirdi?
Penelopeia’nın yeniden evlenmesi şüphesiz Ithaka’nın siyasi konumunu radikal bir şekilde değiştirecekti. Neticede yeni evlendiği soylu kişi oranın kralı, yeni kralın soyundan gelenler de Ithaka’nın geleceğini belirleyecek veliahtlar olacaktı. Bu sonuç gerek Odysseus’un babası Leartes’in gerek Odysseus’un oğlu Telemakhos’un sonu olurdu. Yeni kral onları fiilen öldürmese de, hanedan mensubu olarak ölü duruma geleceklerdi. Dolayısıyla Penelopeia’nın direnişi siyasi iktidarın muhafaza edilmesi içindi. Penelopeia tıpkı Odysseus gibi Aiolos’un soyundan gelen bir kadın olduğundan, sadece evlilik bağının değil, aynı zamanda aralarındaki kan bağının da savunucusu gibi davranır. Nitekim Penelopeia Ithaka’ya gelirken getirdiği çeyizini de alıp baba evi Ikarios’un yanına dönebilirdi. Bu da aile içi bir ittifakın dağılması anlamına gelirdi. Penelopeia direnişiyle ne bu önemli ittifakın dağılmasına ne de hanedanın el değiştirmesine müsaade etmez.
- Telemakhos babasını ararken nasıl değişiyor?
En az o Odysseus kadar Telemakhos da bir yolcu, kendi erginlenme yolculuğunu yaşayan biridir. Nihayetinde bir çocuktan erişkin bir adama dönüşürken Telemakhos kendi kararlarını veremeyen birinden kendi kararlarını tereddüt etmeden veren yetişkin birine dönüyor. Başlangıçta annesinin tahakkümünün altında, kendisine mani olacağından korkarak annesine haber vermeden vatanından ayrılan bir delikanlı olan Telemakhos, yeri geldiğinde annesine kendi odasına dönmesi talimatını veren kararlı bir hükümdarın tutumuna bürünürken, yeri geldiğinde kendi kölelerine ceza vermesini bilen erginlenmiş birine dönüşüyor. Onun gerek bilge Nestor’un diyarı olan Pylos’a gerek Menelaos’un memleketi olan Sparta’ya ziyaretleri aslında bu erginlenmenin aşamalarıdır. Yola çıkarken kılık değiştirmiş Athene’nin rehberliğine başvurmak zorunda acemi bir ergenken, dönerken düşünsel ve duygusal bağımsızlık kazanmış bir olgunlaşmış bireye dönüşür. Babasıyla birlikte taliplere karşı savaşabilmesiyle bu dönüşümü tamamladığını tesciller.
- Hizmetkâr kadınların asılmasını ve Melanthios’a yapılan işkenceyi bugün nasıl okumalıyız?
Şüphesiz modern insan için bu sahneler oldukça rahatsız edici görünebilir. Bunun için söyleyebileceğim şey böyle destansı anlatıların her açıdan topluma yönelik bir eğitim materyali olarak ibretlik olsun diye bu net sahneleri paylaştığıdır. Telemakhos’un savaş meydanında ölen bir askerin onurlu saydığı kılıçla ölümü gerek Melanthios’a gerek sadakatsiz halayıklara layık görmez. Ancak bu işkencenin meşrulaştırılması için değildir. Geleneksel kahramancı değerlere göre onurlu bir ölümün hak edilmiş olması gerekir. Kahramanlar kendi hayatlarını nasıl tanrıları memnun edecek meziyetlere dayanarak yaşadıklarını önemsedikleri kadar, kahramanca ölmeyi de bir ülkü olarak yüreklerinde taşırlar. Bu nedenle bu türden onursuzca ölüm işkencenin gaddarlığından ziyade, cezalandırılacak şahsın toplum nezdindeki itibarının zedelenmesini murat eden soylu bir kararlığı yansıtır. Bu nedenle de Homerosçu kahramancı değerler bağlamında Telemakhos’u ergen bir işkence düşkünü olarak değil, adil ve toplumuna ibret olacak bir ceza verebilen sağlam bir yönetici olarak görmek gerekir.
- Kitabı okurken en çok çevirideki şiirsellikten etkilendim. Sanırım çevirinin öncekilerden en önemli farkı bu. Bu şiirselliği nasıl yakaladın? Özel bir teknik kullandın mı?
Bu tespitinden ötürü memnun oldum. Zira hakikaten çevirimde Türkçe'de şairane bir akış yakalamaya gayret ettim. Metnin ruhunu Türkçe'de yeniden bedenlendirmek için farklı çeviri meseleleriyle hesaplaşmak zorunda kaldım. Daha önce Ilias’ın girişinde ve farklı söyleşilerimde de zikrettiğim üzere, Homeros’un dili kendi döneminde de sokakta konuşulan bir gündelik dil değil, bunun yerine Almanca ifadesiyle bir Kunstsprache bir tür “suni/sanatlı dil” olarak tanımlanabilir. Öncelikle veznin sağladığı ritim yüzünden, kendi müzikalitesi olan metinler gerek Ilias gerek Odysseia. Veznin sunduğu müzikalitenin olayın hızına ve yavaşlığına göre şair tarafından dönüştürüldüğü, elindeki kitaptan sessizce okuyan okurun değil, icrayı dinleyerek mest olan dinleyicinin metne muhatap olduğu eserlerle karşı karşıyayız.
- Peki metnin sesini ve ritmini Türkçe’de nasıl kurdun?
Vezni Türkçe'de bir tür aruz gibi yeniden kurmak da oldukça zorlu olmasına rağmen seçeneklerden biriydi, ancak ben İkinci Yeni akımının şairlerinin sıklıkla başvurduğu aliterasyon imkanlarından yararlanmayı tercih ettim. Hız için aliterasyonu daha ritmik (bir tür staccato gibi) yavaşlık için daha ağır (legato’luymuş gibi) kullanabileceğim kısımlar oldu. Umarım yakalamak istediğim şairanelik bir nebze olsun okura ulaşabiliyordur. Keza bu sanatlı dilin içinde kökleri daha eskiye dayanan arkaik kelimeler bulunduğundan, kelime seçimlerim bazen garip bulunacak düzeyde özgün oldu. Neticede icra edildiği dönemde yeni kelimeler, hatta eskinin maddi mirasını öğrenmeye talip öğrencilerin ilgi odağı olmuş metinler bunlar. Bu nedenle zaman zaman arkaik tınısı olan kelimelere başvurmaktan geri durmadım. Bu tercihlerin hiçbirinin keyfi olmadığını, başvurduğum karşılıkların üzerine düşünülerek seçildiklerini belirtmem gerekir. Şüphesiz hatalarım olabilir. Ancak Yunancadaki kelimelerin içeriğini Türkçe'de en çok yansıtanları yakalamak üzere tercihlerimin belirli bir sistematik ışığında tutarlı olması için azami gayret gösterdim.
|
- Herkes The Odyssey filmini konuşuyor. Milyonlar tekrar sinema salonlarına koştu. Christopher Nolan başarmış mı? Metinle haşır neşir biri için film, Odysseia’dan oldukça uzak bir uyarlama. Sinematografik başarısını değerlendirmek benim uzmanlığımı aşar; ancak metin açısından birkaç noktaya değinebilirim. Nolan, Odysseus’un Kirke’yle ilişkisi, Hermes’in mōly bitkisini vererek ona yardım etmesi ve Polyphemos’la arasındaki ünlü “hiç-kimse” diyaloğu gibi destanın en bilinen sahnelerini göz ardı ediyor. Buna karşılık, sonraki mit geleneklerinde aktarılan Sinon gibi kişileri öne çıkarıp kendi yorumuna göre dönüştürüyor. Odysseus’u kahramancı değerleriyle anlatmak yerine, yaptıklarından kendi toplumunun değer yargılarıyla pişman olmuş emekli bir askere dönüştürüyor. Böyle olunca nostos, yani “sılaya-dönüş” de bu pişmanlığın dile getirildiği bir durağa dönüşüyor. Deniz Kavimleri ve Tunç Çağı’ndan Demir Çağı’na geçiş gibi modern tarihçilerin tespit ettiği unsurları karakterler biliyormuş gibi kullanarak medeniyeti yok edenlerin kimliği üzerine bir tartışma açıyor. - Siyah oyuncu seçimleri bazı kişiler tarafından çok eleştirildi. Ne düşünüyorsun bu konuda? Siyah oyuncu seçimleri de bir sinemacının mesajını kurma biçimiyle ilişkili. Neticede bu bir belgesel değil; destanın bilimsel açıdan doğru kabul edilen kurgusuna birebir bağlı kalmak zorunda da değil. Benim için en önemli sonucu, dünya çapında pek çok insanı bu ölümsüz eserle yeniden karşılaşmaya, bazı bölümleri tekrar okumaya ve üzerine düşünmeye yöneltmesi oldu. |
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN
|



