Oya Çınar eski arkadaşlarımdan; yıllardır Posta gazetesinde röportajlar yapıyor, insanları dinliyor, soruyor, merak ediyor ve bütün zor koşullara rağmen mesleğini sürdürüyor. Oya da iyi bir roman karakteri kadar eğlenceli, komik ve cesur. Hayatın tuhaflıklarını hızla fark eder; en zor meseleyi bile mizahla anlatabilir. Fakat o mizahın altında son derece dikkatli bir gözlemci vardır.
Masa Kitap’tan yayımlanan ilk romanı Kafamda Kurdum’un ana karakteri Ela da gülerken yarasını saklayan, severken ölçüyü kaçıran, kırıldığında kendisini toparlayıp yoluna devam etmeye çalışan bir kadın. Ankara’nın teras katlarından İstanbul’un karlı sokaklarına, rakı sofralarından hastane koridorlarına uzanan hikâye; Özgür, Mehmet ve Erdem’le yaşanan ilişkilerin içinden geçerek rahatsız edici bir sorunun peşine düşüyor: İnsan vazgeçemediğini mi sever, yoksa kendi hikâyesini mi?
Romana dair bazı eleştirilerim olsa da Oya’nın, bir kadının ilişkide zamanla kendi sezgilerinden ve yaşadığı gerçeklerden nasıl şüphe etmeye başladığını anlatmasını önemli buluyorum. Çınar’la gazetecilikten İstanbul erkeklerine, Posta’nın renkli dünyasından kadınların kendilerine kurduğu tuzaklara uzanan açık ve samimi bir sohbet yaptık.

- Yıllardır, magazin dünyasından isimler de dâhil, pek çok ünlüyle röportaj yapıyorsun. Onları dinlerken hiç “Ne yaşıyor bu insanlar?” dediğin oluyor mu?
Ebru, en başta çok kısa bi süre dedim onu ama sonra İstanbul’da normal hayat da o kadar acayip akıyor ki… Gerçekten hayat mı buraya aktı diyorum bazen ama Ankara’ya gidince öyle hissetmiyorum mesela. İstanbul’da ünlü ünsüz herkes ‘bi sakin ol şampiyon’ demelik hayat yaşıyor gibi geliyor bana. :)
- İstanbul’da bütün zor koşullara rağmen gazetecilik yapmayı inatla sürdürenlerdensin. Bugün dönüp baktığında, hayatın sana ilişkiler konusunda adil davrandığını düşünüyor musun?
Ben aslında kendi içimde biraz kapalı devre yaşadığım için o türlü anlatılan ya da bazısına direkt şahit olduğumuz ‘ayak oyunları’ gibi şeyler yaşamadığımı düşünüyorum. Galiba. Görece gerçekten butik bir hayatım var. :) O yüzden hayat demem ama ben bazen kendime adil olmadığımı düşünüyorum hatta.
- “İstanbul erkeği” diye ayrı bir erkek tipolojisinden söz edebilir miyiz? Ne dersin? :)
Kesinlikle var, hatta İstanbul insanı diye bir şey var bence. Herkes her konuda çılgın atıyor. :)) İlişkiler de en çok nasibini alan konulardan biri.
- Merak ediyorum Posta’da çalışmak nasıl?
Eğlenceli. Kendi içinde bi dünya… :) Ve çok renk var Posta’da. Vefat etmeden Haydar Dümen’le iki kez röportaj yapmıştım. O kadar komik ve tatlı bir insandı ki…
- Haydar Dümen’e gelen o mektuplar gerçek miydi? :)
Evet evet… Gazeteye gelen o mektupların hepsi gerçekti.

- Peki seks satar anlayışı devam ediyor mu hâlâ?
Çok değişti bence o ama hiç yok dersem de samimi bir yorum olmaz
- İlk romanında bu kez soruları soran değil, yarattığın karakterlerin dünyasındasın. Röportajdan romana geçiş süreci nasıldı? Neler hissettin?
Uzun zamandır başka bir roman için çalışıyordum aslında. Ama duygusunun ağırlığından mı bilmiyorum o bir türlü bitmedi; daha da yolu var. Bu hikâye kafamda neredeyse A’dan Z’ye hazırdı da sadece yazı mesaisi kalmış gibiydi geriye. Başlayınca da su gibi aktı gitti zaten. Bir de o kadar hikâye dinleyen tarafta olup, onları bir yerde biriktirince, o tarafım nihayet patlayacak yer buldu kendine belki de.
- Kafamda Kurdum çok kişisel bir sesle anlatılıyor; fakat kitabın başında kişi ve olayların kurmaca olduğu özellikle belirtiliyor. Okurun Ela ile seni özdeşleştirebileceğini düşündün mü? Ne dersin? Ela sen misin? :)
Değilim ama tam olarak böyle bir algının önüne geçmek için kendimce önlem aldım galiba. Ela’nın yaşadıkları benim başımdan geçen hikayeler değil ama Oya olarak gerçek hayatta çok aşina olduğum, bir kısmı birebir tanık olduğum şeyler. İkisinin de gazeteci olması, Ankaralı olması bariz şekilde kendimden yola çıktığım yerler.
- Çevremizde, geçmişimizde birçok Ela var…
Evet. Evet. Ela tanıdığım, gözlemlediğim bir sürü kadının toplamı.
- Romanın ana karakteri Ela, zeki, mizah tarafı güçlü bir kadın. Buna rağmen yaşadığı psikolojik şiddeti uzun süre kabul etmiyor ve sürekli kendi hükmünden şüphe ediyor. İnsan başkasının hayatındaki tehlikeyi kolayca görürken kendisine neden bu kadar kör?
Bence ikili ilişkiler insanın kendine en kör baktığı ya da kasten tek gözünü kapattığı yerler. Bazen bir ilişkinin içinde sadece ilişkiden kaynaklanan sorunlar yüzünden değil de kendi defoları, zaafları yüzünden duygusal çıkmazlara giren de çok kadın tanıyorum. Kendini oraya hapseden ve yaşadıklarına bakınca zekâsına hiç yakıştıramadığımız, onu şöyle bir silkeleyip kendine getirmek istediğimiz en az bir kadın vardır çoğumuzun çevresinde. :) Ela da bunun cevabını çok araştırıyor zaten.
- Romanın adı ilk anda Ela’nın olayları büyüttüğünü, kuşkularını zihninde ürettiğini düşündürüyor. Fakat hikâye ilerledikçe “kafasında kurduğu” birçok şeyin gerçek olduğu ortaya çıkıyor. Bu başlıkla, kadınların sezgilerinin kolayca geçersizleştirilmesine mi itiraz ediyorsun?
Kitabın adının ilhamı buradan geliyor direkt. Günün sonunda en basit tabirle ‘kafanda kuruyorsan gerçektir o ya da gerçekleşme yolunda emin adımlarla ilerliyordur’ demek istiyor net olarak. ? Diğer yandan romanda kurguya da göndermesi var. İki çağrışımını da çok sevdiğim için kitabın adını ayrı seviyorum.
- Erdem yalnızca öfkeli ve şiddet uygulayan bir erkek değil; özenli jestler yapabilen, arkadaşları tarafından sevilen ve Ela’nın zor anlarında yanında bulunan biri. Kibirli, hatta narsistik özellikler taşıdığı belirgin olduğu halde, kötü karaktere dönüştürmemek senin için neden önemliydi?
Çünkü bence gerçek hayat böyle bir yer. Hiçbir insanın karakterinin beyaz ya da siyah kadar net olduğuna inanmıyorum. Hepimizin grileri var, karanlık yanları var. Ela da kusursuz bir karakter değil. “Erdem’i boğmak isterken, Ela öyle bir şey yapıyor ki ‘yok artık’ diyorum” diyen arkadaşlarım oldu mesela. Hatta bunun hikâyeyi ve karakterleri gerçeğe daha yaklaştıran taraf olduğu düşünüyorum.
Roman bir noktada Erdem’in bakış açısına geçiyor. Bakış açısı çok erkek. Uyguladığı şiddeti bile “Ela’yı sakinleştirme” olarak açıklıyor. Erdem’e söz verirken ona hak vermememizi, kendi savunma mekanizmasını daha açık görmemizi mi istedin?
O kadar güzel bir soru ki… İştahla cevap veriyorum. ? Erkek bakışının özeleştiriden ne kadar uzak olduğunun altını çizmek istedim. Ben daha bugüne kadar psikolojik ya da fiziksel şiddet hiç fark etmez; bunun özrünü, pişmanlığını çok net ifade eden bir erkeğe rastlamadım. Eni sonu hepsinin dediği, “Yaptım ama sor bir niye yaptım” noktasına geliyor. Erdem’i akladığım yerler vardır belki ama burası tam tersi, onun karanlık yanına en net şekilde ışık tutmaya çalıştığım yer. İlişki kopup bitme noktasına gelmiş adam hala şiddetini romantize etmeye çalışıyor, bahane sunuyor ve maalesef gerçek hayat bunlarla dolu.

- Ela’nın en sevdiğim özelliği geçmişiyle barışık olması. Yaşadığı ilişkileri ve aldattığı gerçeğini asla saklamıyor. Roman, kadınların cinsel geçmişleri nedeniyle yargılanmasını eleştirirken erkeklerin aynı konudaki özgürlüğünün nasıl normalleştirildiğini de gösteriyor. Kadın ve erkek için hâlâ eşitsiz işleyen ahlakçılık anlayışı hakkında ne düşünüyorsun?
Dünya yok olup gidecek ve bu mesele hiçbir zaman çözülemeyecek gibi geliyor bazen. Ama bu konuda erkekler kadar kendimize de ayna tutmamız gerek. Çok bağımsız ve kendi ayakları üzerinde duran pek çok kadın da bu anlayışı farkında olmadan besliyor. “Eşim istemezse şöyle yapmam, böyle giyinmem, şuraya gitmem” diye demeç veren kadınlar beni benden alıyor mesela. Tabii ki her bireyin böyle bir tercih hakkı var ama bu kadar adaletsiz bir düzende yaşıyorsak sen kadın olarak bir zahmet bunu halka böyle arz etme ya! Ela’nın orada küt diye “Aldattım” demesine de bayılıyorum. Çünkü erkekler geniş geniş, “Biz doğamız gereği çok eşliyiz” diye böbürlenirken kadınların daha erkeğe sıra gelmeden, kendilerini o iki yüzlü ahlakın içine sıkıştırmaları da çok acayip. Bir suçlu arayacaksak kadını ya da erkeği değil, sistemi eleştirmek gerekiyor. Fakat o sistemi de kadınlar ve erkekler birlikte üretiyor.
- Güçlü ve bağımsız görünme zorunluluğu, kadınların yardım istemesini geciktiren ayrı bir baskıya dönüşebiliyor mu?
Kesinlikle çok doğru bu maalesef. Bazı şeyleri insanın kendine ‘konduramaması’ diye de bir şey var. Az önce senin de dediğin gibi, yakınımızdaki tehlikeyi hemen fark ediyoruz ama iş kendimize gelince terzi acemileşiyor birden ne hikmetse. Bir de biz bu ‘güçlü kadın’ olmayı da bayağı bir yanlış anladık gibime geliyor bazen. Bu da yine kendi önümüzü kesen bir şeye dönüştü. Kadınların işi her açıdan zor Allah zor yani.
- Dikkatimi çeken Ela, Özgür’e karşı son derece nazik, özenli ve çekingen; Erdem’le ilişkisinde ise öfkeli, alaycı ve yıkıcı birine dönüşüyor. Bu iki farklı Ela’dan hangisi gerçek? Yoksa insanın karakterini, karşısındaki kişinin onda ortaya çıkardığı taraf mı belirliyor?
İkisi de gerçek. Her insanın içimizde başka bir tarafı açtığına, başka yanlarımızı ortaya çıkardığına inanıyorum. Bu yüzden bir ilişkide ışıl ışıl parlarken, başka bir ilişkide yorgun, bitkin birine dönüşebiliyoruz. Bir de Ela’nın bir ilişkide en tetiklendiği yer hakkaniyetsizlik ve baskıcı tutum. Özgür’le ilişkisi devam etmiş olsa ve Özgür’ün hakkaniyetsiz yanları (varsa şayet) ortaya çıksa, Ela orada da öfkeli birine dönüşebilirdi.
- Ela içsesine yeniden güvenebilecek mi?
Ela, kendi gücünü yeniden fark ettiğinde ilişki bitse de bitmese de çok şey değişecek çünkü. İlişkinin başında Ela baskın karakterken devamında Ela’nın duygusal olarak güç kaybetmesi ve Erdem’in o kadar rahat at oynatıp, baskın tarafa kendisinin geçmesi de o yüzden. Bu hep böyle değil midir zaten? Biz değişirsek, bütün hikâye değişir…

T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN
|


