Elektrik kutusuna resim çizen sanatçı kimdi?

Elektrik kutusuna resim çizen sanatçı kimdi?

Bir sanatçının galeride bıraktığı en kalıcı iz, çoğu zaman sergilenen veya yüksek meblağlara koleksiyonlara dahil olan o "kusursuz" işler değil. Haluk Akakçe’nin elektrik kutusu üzerindeki çizgileri, tam da bu yüzden çok ilginç. Sanatçı hayattayken belki de yanından geçip gideceğimiz, üzerinde durmayacağımız bu detay, onun gidişiyle birlikte metafizik bir ağırlık kazanıyor. Artık orada bulunmayan birinin, mekânın dokusunda hâlâ inatla var olmaya devam edişi. İnsanda tuhaf bir his bırakıyor

Elektrik kutusuna resim çizen sanatçı kimdi?
Haluk Akakçe

Salvador Dali’nin bilinen bir alışkanlığı vardı. O, dünyanın en iyi restoranlarında yemek yer, hesap geldiğinde çek defterini çıkarır, tutarı yazar, imzalar sonra çeki vermeden önce arkasına bir şeyler çizerdi. Bazen küçük bir göz, birkaç çizgi, alelade görünen bir imge. İşletme sahipleri o çeki bankaya götüremez, çerçeveletirlerdi. Çünkü elbette Dali’nin izi, adisyondan çok daha değerliydi.

Bir galerinin gerçek hafızası yalnızca resmi arşivinde, steril çekmecelerinde ya da dijital sunucularında saklanmaz elbette. Sanatın kurumsallaşmış tarihi bize sergi listelerini, satış kayıtlarını ve parlak katalogları dayatsa da asıl hafıza bazen bir duvardaki görünmez bir çentikte, bazen yıllar önce fısıldanmış bir notta, bazen de kimsenin "sanat eseri" olarak envantere kaydetmediği küçük bir mekânsal müdahalede saklanır. Galeri, sanatçının işlerini sergileyip ticari bir podyum olmaktan çıktığı an, yani sanatçı mekândan fiziksel olarak ayrıldığında, geriye gerçekten ne kalır?

Bugünlerde Türkiye’deki köklü sanat galerilerinin ardı ardına gelen büyük yıldönümleri, bu soruyu sormak için muazzam bir eşik sunuyor. Galerist’in 25. yılı için hazırladığı Gönül İşi sergisi, yaklaşık elli sanatçının yapıtını bir araya getiren sergi, galerinin tarihini kronolojik bir takvim olarak değil sanatçılarla kurulmuş uzun soluklu dostluklar, entelektüel alışverişler ve mekânsal ortaklıklar üzerinden yeniden kuruyor. Benzer bir hafıza arayışını, 40. yılına erişen Haldun Dostoğlu yönetimindeki Galeri Nev’in arşivi ya da Maçka Sanat Galerisi’nin yarım asırlık mekân mimarisini sessiz bir tarih tanığına dönüştüren 50. yıl kurgusunda da okuyoruz. Keza Evin Sanat Galerisi’nin 30. yıl sergisi de artık üçüncü kuşağa devredilen yaşayan bir ilişki alanı olarak masaya yatırıyordu.

Efsa Aktar ve Muge Çubukçu

Bir sanatçıdan geriye ne kalır? Herkes gittiğinde bir sanat galerisinde ne kalır? 

Galerist’teki 25.yıl sergisinde resmî sanat piyasasının radarına girmeyecek kadar küçük, kişisel ve tekinsiz bir ayrıntı vardı. Müge Çubukçu bize sergiyi gezdirirken Haluk Akakçe’nin vefatından önce galerinin elektrik kutusu üzerine yaptığı çizimi gösterdi.

Bir sanatçının galeride bıraktığı en kalıcı iz, çoğu zaman sergilenen veya yüksek meblağlara koleksiyonlara dahil olan o "kusursuz" işler değil. Akakçe’nin elektrik kutusu üzerindeki çizgileri, tam da bu yüzden çok ilginç. Sıradan bir metal kutunun üzerine, anlık bir dürtüyle yapılmış bu müdahale, nesneyi sanat piyasasının tescilli ve steril kayıtlarından tamamen çıkarıyor. Karşımızdaki bir "meta" değil bir davranış, bir jest, mekânla kurulmuş mahrem bir suç ortaklığı sanki. Sanatçı hayattayken belki de yanından geçip gideceğimiz, üzerinde durmayacağımız bu detay, onun gidişiyle birlikte metafizik bir ağırlık kazanıyor. Artık orada bulunmayan birinin, mekânın dokusunda hâlâ inatla var olmaya devam edişi. İnsanda tuhaf bir his bırakıyor.

Galeri mekânı, bu yönüyle nesneleri ağırlayan bir "beyaz küp" olmaktan çıkarak karmaşık bir hafıza aygıtına dönüşür. Aslında Türkiye sanat tarihi, tam da galericilerin isimleriyle ve vizyonlarıyla özdeşleşen, sanatçının kaderini galerinin kaderine bağlayan bu türden "etle tırnak olmuş" efsanevi ortaklıklarla kurulmuştur.

Bugün Türk çağdaş sanatının temel taşlarından bahsediyorsak, Yahşi Baraz’ın ismini anmadan geçemeyiz. Baraz, sadece bir galeri sahibi değil, Burhan Doğançay’dan Mehmet Güleryüz’e kadar bir kuşağı kelimenin tam anlamıyla "keşfeden", inşa eden ve onlarla ömür boyu sürecek sarsılmaz bir sadakat köprüsü kuran bir hamidir. Doğançay'ın New York sokaklarından taşıdığı duvar afişlerinin gizli geometrisi ya da Güleryüz'ün figürlerindeki o vahşi, eleştirel dışavurumculuk, Galeri Baraz'ın tavanlarında ve arşivinde silinmez izler bırakmıştır.

Benzer şekilde, Türk avangardının ve kavramsal sanatının kalesi sayılan Maçka Sanat Galerisi ve onun kurucusu Rabia Çapa, sanatçılar için ticari bir mekândan ziyade entelektüel bir sığınaktır. Füsun Onur’un mekânın kendisini bir enstrüman gibi kullandığı sessiz yerleştirmeleri unutulmaz, MSG bugün Didem Çapa ile vizyoner bakışına devam ediyor. Keza Ankara ve İstanbul sanat ortamının hafıza merkezi olan Haldun Dostoğlu ve Galeri Nev denince akla hemen Alev Ebüzziya Siesbye’nin o zamansız, kusursuz seramik formlarının ya da Nejad Melih Devrim’in renklerinin gelmesi tesadüf değildir. Dostoğlu, temsil ettiği sanatçıların sadece işlerini sergilememiş, onların monografilerini, düşünsel altyapılarını ve sanat tarihindeki yerlerini bir kuyumcu titizliğiyle galerinin kimliğine kazımıştır. Galeri Nev tüm arşivini 40 Yılda Bir adlı bir sergi serisiyle kutlamaya hazırlanıyor.

Tıpkı dünya sanat tarihinde Pablo Picasso’nun kendisini var eden Daniel-Henry Kahnweiler’i Kübist prizmalarla paramparça edip bizzat galeri mekanının bir parçası olarak resmetmesi veya Jackson Pollock’un  fırçasından taşan kontrolsüz, bedensel enerjisinin Peggy Guggenheim’ın  galerisinin duvarlarında yarattığı o kaotik hafıza gibi... Bizde de Baraz, Çapa, İyem ya da Dostoğlu gibi kurucu figürler, galeri duvarlarını sadece birer sergileme yüzeyi olarak görmedikleri için sanatçının izini kurumsallaştırabilmişlerdir.

Bugün Türkiye’deki galerilerin 25, 30, 40 ya da 50. yıl sergilerinde ortaya çıkan asıl mesele, her türlü güçlüğe rağmen kurumların uzun yıllardır ayakta kalabilmeleri.

Bir sanatçı, galeride bıraktığı izi, bilerek ya da bilmeyerek bir sonraki sanatçıya devreder

Galerist’in koridorlarında, Hussein Chalayan’ın 25. yıl anısına gümüşün simgeselliğiyle parlayan Airmail Dress’ini izlerken ya da İpek Duben’in galerinin ofis alanına sızan yerleştirmesinden ilhamla Elif Uras’ın ürettiği seramiğe bakarken, hafızanın organik bir bayrak yarışına dönüştüğünü hisseder, 1938 doğumlu Nil Yalter’in videolarını şaşkınlıkla izleriz.  

Airmail Dress, Hussein Chalayan
İpek Duben
Elif Uras

Sözleşmeler, tapular, davetiyeler ve faturalar galerinin kurumsal aklını oluşturur. Fakat bir sanatçının elektrik kutusuna gizlice bıraktığı o çizgi, bir asistanın yıllar önce şahit olduğu bir atölye hikâyesi ya da duvarın sıvasına sinmiş görünmez bir boya lekesi de aynı hafızanın, belki de en hakiki parçasıdır.

Çünkü bazen sanatçının en güçlü etkisi, galerinin bilerek kaydetmediği, satamadığı ve piyasaya sunamadığı izdir. Sanatçının ölümünden sonra o küçük fiziksel kalıntı, artık üretim sürecinin doğrudan ve çıplak bir tanığına dönüşür. Bu, piyasanın belirlediği fiyat etiketlerinden tamamen bağımsız, felsefi bir kanıttır adeta. O deha gerçekten buradaydı, bu mekâna dokundu ve burayı bir daha asla eskisi gibi olmayacak şekilde dönüştürdü.

Kurumların tarihi, yalnızca sergiledikleri ve depoladıkları tablolardan ibaret değildir. Asıl tarih o sanatçıların mekânda bıraktıkları ve galerilerin onlarca yıl geçse bile duvarlardan, belleklerden ve sıradan nesneler üzerinden asla silemediği o uçucu izlerden oluşur.

Sanatçının izi her yerde olabilir. Bir evin duvarında. Bir çek defterinin üzerinde. Bir galerinin elektrik kutusunda…


T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN

İlgili İçerikler