Pazartesi Yazıları | Dedem, kurdelem, kitaplarım ve kızağım

Pazartesi Yazıları | Dedem, kurdelem, kitaplarım ve kızağım

Aslında size 1987’de İstanbul’da 50 saat aralıksız yağan kardan yola çıkarak El Nino’yu anlatacaktım bugün. Ama yazarken bazen böyle olur. Yazı seni alır ve götürür. Dedemi ve kızağımı anlattığım bir “Pazartesi Yazısı” çıktı ortaya. Varsın öyle olsun. El Nino’yu başka zaman yine anlatırım

Pazartesi Yazıları | Dedem, kurdelem, kitaplarım ve kızağım

Yıllardan 1987. Aylardan mart. İlkokula gidiyorum. Birinci sınıfa.

Ayıptır söylemesi, etraftan “zeki” olduğumu söyleyenler oluyor. Etraftan diyorum, zira o zamanlar şimdiki gibi aileden gelmezdi bu tür yakıştırmalar. Şimdi kime sorsanız evladı süper zekâ!

Aksine “ayıp” diye bir şey vardı o zamanlar ve ayıp bacak arasında değil, kendi evladını evlat sahibi bir başka ebeveynin yanında övmekte aranırdı. “Seninki geri zekâlı” demek gibi bir şeydi, çocuğunu bir başkasının yanında abartarak övmek. (Gerçi bizimkiler de övmemenin suyunu çıkarmadı değil. Özgüvenimizi biraz olsun okşasalardı fena da olmazdı.)

Neyse, hakkımda “zeki bu oğlan” diye lakırdılar oluyor ama aylardan mart ve yakamda kurdele yok! Yeni nesil bilmiyor olabilir, okumayı sökene kurdele takıyorlar. Kırmızı.

Neredeyse sene bitecek, ben okuyamıyorum. Nasıl zekâ bu?

Sonra bir şey oluyor. Martın tam başında. Gece halıda oynarken (evet, biz oyun diye halının desenlerinden otoban yaparak araba yarıştırıyorduk) birden kafamda bir şimşek çakıyor. Ne şimşeği diye sormayın, ben de bilmiyorum ve tarif edemiyorum.

Lakin şöyle özetleyeyim: Birden okumayı söküyorum. Durduk yere. Kafamda harfler yan yana diziliyor ve ben onları okumaya başlıyorum. Zihnimde kelimeleri yazılı halleriyle görmeye başlıyorum. Üstelik onları gecikmeme nazire yaparcasına su gibi okuyorum.

Koştum bir gazete aldım elime. (İlk okuduğum şeyin gazete olması da biraz “Çocukken ütünün fişinden mikrofon yapar şarkı söylerdim” diyen şarkıcıların hikâyelerine benzedi.) Baktım gerçekten okuyorum, babaanneme (hafta içlerinde babaannem ve dedemle kalıyordum) “Bana birkaç kelime söyle de yazayım, bakayım yazabiliyor muyum” dedim. Okumanın söyleneni yazabilmek olduğuna artık nasıl akıl erdirmişsem… Zekâdan mı yoksa!

Babaannem pat diye sorulunca ne kelimesi bulacak, hiç unutmuyorum, “Peynir” diyor, “zeytin” diyor, “yumurta” diyor.

Aaaa! Hepsini yazıyorum valla. Koşarak annemi arıyorum: “Anne ben okumayı söktüm.”  “Nasıl söktün, dün okuyamıyordun oğlum.” “Valla bilmiyorum, söktüm işte. Salonda otururken.”

Herkeste bir mutluluk. Oğlan “geri zekâlı” değilmiş!

Ertesi sabah bir uyanıyoruz… Hoppala! Yer gök bembeyaz. Bütün gece kar yağmış. Yağmaya da devam ediyor. Ama nasıl yağmak. Göz gözü görmüyor. Babaannem durup durup, adeta bir tekerleme gibi tekrar ediyor: “Eeee, mart kapıdan baktırır, kazma kürek yaktırır.”

Okulum biraz uzak. Aslında evin karşısında Mehmetçik İlkokulu var ama benim ikameti halamlarda gösterip uzaktaki “iyi” okula yazdırmışlar. İyi dediğim, devlet okulu tabii. Ama namı olan bir ilkokul. Hatta okula girerken küçük bir sözlü bile yapmışlardı, hatırlıyorum. Bakkal mesaim çok olduğundan rakamlarla aram iyiydi de bereket, sözlüyü geçmiştim.

Diyeceğim o ki, normal şartlarda okula servisle gidiyorum. O sabah da başlıyorum servisi beklemeye. Gelen giden yok. On dakika gecikiyor, yirmi dakika… Derken yarım saat.

Ya okumayı sökmüşüm, sınıfa gidip hava atmam lazım. Kurdele takacağım. Alkış filan. O okula ulaşmam şart.

Evdekilere hiçbir şey söylemeden, bir arkadaşımı da ikna edip başlıyorum yürümeye. Şimdi düşünüyorum, yetişkin birinin okula yürümesi yirmi dakika filan sürer. Lakin boyumu yetişkin bölü iki olarak hesaplarsak haliyle adımlar küçülüyor. De ki, 35-40 dakika.

Fakat yerdeki kar da var. Yürüdükçe biraz ilerideki yokuşun ötesinde kar kalınlığının bizim kapının önündeki gibi olmadığını fark ediyorum. Neredeyse belime kadar kardayım. Okul aşkıyla tutuşan iki velet bata çıka karla mücadeleye başlıyoruz.

O kurdele benim olacak!

Ben diyeyim bir saat, siz deyin bir buçuk, okula ulaşıyoruz. Soluk soluğa ve sırılsıklamız. Okulda kapı duvar. Hayda!  Kapıya iki elimle gölge yapıp içeriyi görmeye çalışıyorum, bir Allah’ın kulu yok ortalıkta.

Dön evine değil mi? Hayır! Kurdele! Kapıya vurmaya hatta bir noktadan sonra tekmelemeye başlıyoruz.

Neden sonra koridorun sonunda tekmelerimizle deliye dönmüş bir hademe beliriyor. Bize “Ne var” ve başka anlamlara da gelen bir el hareketi yapıyor önce. Bakıyor, gitmiyoruz kapıya kadar geliyor.

“Ne var, ne geldiniz? Manyak mısınız? Niye tekmeleyip duruyorsunuz kapıyı?”

Nasıl yani? Soru mu bu? Derse geldik. Açsana. Kurdele…

“Ya delirdiniz mi oğlum siz? Bu havada okul mu olur? Kapalı okul. Yürüyün gidin evinize.”

Kapı yeniden kapanıyor. Şimdi düşünüyorum, “Bu çocuklar nasıl geldi? Sırılsıklam olmuşlar, nasıl dönecekler? İçeriye alıp ısıtsam mı?” gibi şeyler yok. “Gidin evinize.”

Haydi hademe düşüncesiz diyelim. Yedi yaşında iki çocuk evimize uzak sayılacak bir yere, ortalıkta in cin top oynarken tek başımıza gelmişiz, bizde de korku filan yok. Başımıza bir şey gelir mi, düşüncesi yok. Öyle bir Türkiye’deyiz. Rüya gibi.

Yanımda İlker’le beraber kös kös eve dönüyorum. Okulun kardan tatil olabilen bir kurum olduğunu o gün öğreniyorum.

Tam kurdele gününde…

Sonra gelsin karda kayma zamanları. Okullar hafızam beni yanıltmıyorsa toplam on beş gün kapalı kalıyor. Mahallede arabalar yokuşları çıkamadığı için ebeveynler de işe gidemeyip mahsur kalıyor. Tüm mahalle yokuşlardan kayıyoruz. Sabahtan akşama kadar.

Yine hafızam beni yanıltmıyorsa, TRT 2 de o sıralar yeni açılıyor. Daha doğrusu yayın başlamış ama programlar yok. Banttan test yayını yapılıyor. Koca ülke henüz ikinci televizyon kanalını açamamış. Öyle zamanlar.

Fakat TRT 2’nin test yayınında sürekli çizgi film veriyorlar. Okul tatil, tatil pat diye geldiği için (ve şimdiki gibi Whatsapp filan olmadığı için) ödev yok, dışarıda sürekli kayılabilecek jilet gibi bir kar kütlesi erimeden duruyor ve televizyondaki iki kanaldan biri durmadan çizgi film yayınlıyor. Cennet böyle bir yer olsa gerek!

İlk gün herkes gibi büyük çöp poşetleriyle kayıyorum ben de. Keyfim gıcır. Aylarca çok istememe rağmen okumayı beceremememin intikamını, seri okumakta zorlanmamamla alıyor ve ince hikâye kitaplarına filan hiç yüz vermeden doğrudan roman ve ansiklopedi okumaya başlıyorum. Elime ne geçerse. Önce evdekiler bitiyor, sonra babaannem yüzünü kızartıp komşuların kapısını çalıyor: “Bizim oğlan evdekilerin hepsini okudu da sizden kitap ödünç alabilir miyiz?”

Karda kayma, çizgi film, tatil ve kitap. Bu kış hiç bitmesin!

Tatilin hemen başında, ikinci gün bir şey daha oluyor. Rahmetli dedem kalkıp gömleğini, pantolonunu ve evden her çıkışında olduğu gibi kravatını giyinip kuşanıyor ve gidiyor.

Tamam, bazı günler birkaç saat kahveye giderdi Hüsamettin Bey ama bu havada kahve mi olur yahu! Çıkıp gidiyor ve epey uzun bir zaman da dönmüyor. Neden sonra yeri göğü kaplayan bembeyaz örtünün ucunda silueti beliriyor.

Belli ki ev alışverişini yapmış, bir elinde torbalar. Artık hangi fırını, bakkalı açık bulabildiyse. Fakat. O da ne! Diğer elinde bir şey daha var. Yaklaştıkça o “şey” belirginleşiyor. Aklım çıkacak gibi oluyor. Doğru mu görüyorum?

Ahşap bir kızak!

Otuz saattir hiç durmadan yağan o karda, benim dedem ne yapıp ne ettiyse açık bir marangoz bulmuş yahut birinden rica edip dükkanını açtırmış ve bana bir kızak yaptırmış. Bana.

Gıcır gıcır bir kızağım var artık. Mahallede kızakla kayan tek çocuk benim! Her sabah altını büyük bir özenle sabunluyorum. (Onu da dedem öğretti.) Sık hastalanan bir çocuk olduğum için iki saat boyunca en büyük yokuşlardan dedemin aldığı kızakla kayıyorum.

Sevdiğim arkadaşlarıma da bir tur veriyorum tabii.

Kim takar kurdeleyi! Dünyanın en güzel okumayı sökme hediyesi benim!


Not 1: Aslında bu hikâyeyi kısa tutup size 1987’de İstanbul’da 50 saat aralıksız yağan kardan yola çıkarak El Nino’yu anlatacaktım bugün. Ama yazarken bazen böyle olur. Yazı seni alır ve götürür. Dedemi ve kızağı anlattığım bir “Pazartesi Yazısı” çıktı ortaya. Varsın öyle olsun. El Nino’yu başka zaman yine anlatırım. Ruhun şad olsun Hüsamettin Bey! Tanıdığım en iyi insandın. Bana kızak yaptırmadan önce de.

T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN

İlgili İçerikler