“Serendipity” ve dünya 40 yılda nereden nereye geldi?

“Serendipity” ve dünya 40 yılda nereden nereye geldi?

Birkaç hafta önce anlattığım ABD’nin “Altın Kubbe” füze kalkanı projesi 40 yıl öncesini anlatan bir filmde çıktı karşıma. Meğer zamanın ABD Başkanı Reagan ve Sovyetlerin başındaki Gorbaçov tüm dünya için büyük silahsızlanma fırsatını bu proje yüzünden tepmişler. Bugün ise silahsızlanmayı konuşan bile yok.

“Serendipity” ve dünya 40 yılda nereden nereye geldi?
Soğuk Savaş döneminde Sovyetler Birliği Komünist Partisi Genel Sekreteri Mihail Gorbaçov ile ABD Başkanı Ronald Reagan tarafından 8 Aralık 1987'de imzalanan Orta Menzilli Nükleer Kuvvetler Antlaşması, 500 ile 5 bin 500 kilometre menzili olan tüm karadan fırlatılan balistik ve seyir nükleer füzelerinin imha edilmesini gerektiriyordu.

Zor ama belki hatırlayan olur, ilk yazılarımdan birinde “serendipity” kelimesini anlatmıştım. Pek sevdiğim bir kelimedir. Hem fonetiği nefistir hem de anlamı.

Vaktiyle İngiliz parlamentosunda siyasete soyunan ama mimariye olan düşkünlüğü ve yazarlığıyla da bilinen Horace Walpole kazandırmış İngilizceye bu güzel kelimeyi. Walpole’a ilham veren “Serendip’in Üç Prensi” isimli İran masalı olmuş.

Hafızam beni yanıltmıyorsa yıllar önce Yıldırım Türker bir yazısında Türkçe karşılığı olarak “serendipçe” kelimesini önermişti.

Bir tesadüfü, bir denk gelişi anlatmak için kullanılır “serendipity.” Bir şeyi ararken ansızın, hiç beklenmedik bir şekilde bulmak gibi…

Şanstan biraz farklıdır ama. Bulmak için aramanız gerekir ve o aradığınız şey kutlu bir tesadüfle karşınıza çıkar. Şans, talih… Bunlar iradenin dışındayken serendipçe iradeyi dışlamaz, bilakis iradenizle aklınızı yatırdığınız meselelerde çıkar karşınıza.

Bu hafta bana da öyle oldu. Daha birkaç yazı önce size ABD’nin “Altın Kubbe” planını anlatmıştım. Özetle kendine yapılacak herhangi bir saldırıya karşı uzaya yerleştirilecek ve lazer güdümlü füzelere sahip uydularla bir kalkan oluşturmak istiyordu Amerika.

Yazıya hazırlanırken haliyle Altın Kubbe’nin tarihçesine bakmış ve ta İkinci Dünya Savaşı’na uzanan ama asıl olarak Reagan döneminde gündeme gelen benzer bir kalkan planı olduğunu görmüştüm.

Lakin yazıyı kısa kesmek istediğimden oralara girmemiştim.

Bu hafta bir film izledim. Bu köşenin sıkı takipçileri sinemanın her türüne ama özellikle politik filmlere merakımı biliyordur. Bu da öyle bir filmdi. Önceden bir yerlerde karşıma çıktığında aklımın bir ucuna yazmıştım. Görünce hemen atladım tabii.

Filmin adı “The Brink Of War.” Yani “Savaşın Eşiğinde.” Oyuncu kadrosu nefis. Jeff Daniels, Daniel Harris ve J.K. Simmons üçlüsü bir arada sokakta misket oynasa izlerim.

Her neyse, filmi izledikçe şaşkınlığım artarak devam etti. Nedenini anlatayım: Film eski ABD Başkanı Ronald Reagan ile Sovyetler Birliği’nde Komünist Parti Genel Sekreteri Mihail Gorbaçov’un 11-12 Ekim 1986 tarihinde İzlanda’nın Reykjavik şehrinde, ıssız bir binada yaptıkları ve 30 saat süren baş başa görüşmeyi anlatıyor.

Dönemin Sovyetler Birliği Komünist Partisi Genel Sekreteri Mihail Gorbaçov ile ABD Başkanı Ronald Reagan 

Soğuk Savaş’ın sonuna doğru yaklaşırken iki düşman ülkenin en tepe yöneticileri ekipleriyle birlikte aralarındaki sorunları çözmek üzere masaya oturuyorlar.

Önce şunu belirtmeliyim: Rusya yahut Çin gibi Doğu’nun güçlü ülkelerini temel alan Batı menşeli filmlere ihtiyatla yaklaşmak gerektiğine inanıyorum. Sıkı Rusya veya Çin taraftarı olduğum söylenemez lakin bu tür içeriklerde Batı’nın imbiğinden geçmiş bir tarih anlatısının aktarıldığını biliyorum.

O yüzden filmde Reagan’ın durmadan “Biz özgür bir ülkeyiz” veya “Beni halk seçiyor” ya da “Demokrasi ne güzel şey, siz bilmezsiniz” şeklindeki didaktik replikleri benim için pek bir şey ifade etmiyor.

Reagan, Gorbaçov’a “insan hakları” dersi verirken ABD destekli 12 Eylül darbesinin tutsakları hala işkence tezgahlarından geçiyordu. Reagan, ABD’nin baş düşmanlarından İran’a Adnan Kaşıkçı üzerinden silah satıyor, gelen parayla da Nikaragua’da sosyalist Sandinista hükümetini devirmek için sağcı Kontra milislerini eğitip donatıyordu.

O yüzden yemezler!

Lakin filmde beni şoke eden nokta, Reykjavik’te 30 saatlik zirveyi başarısız kılan şeyin ABD’nin “Altın Kubbe” projesinin ilk hali, yani o zamanki adıyla “Stratejik Savunma Girişimi / Strategic Defence Initiative” üzerine yaşanan anlaşmazlık olmasıydı.

Gorbaçov Reyjavik’te masaya ABD’nin hiç beklenmediği bir telifle oturmuştu: Silahsızlanalım. Görüşmenin başlarında balistik füze sayısının azaltılması tartışılmıştı.

Sovyetler ABD’nin Batı Almanya’daki füzelerini çekmesini istemiş, Amerikan tarafı “Siz de Varşova Paktı ülkelerindeki füzelerinizi geri çekin” yanıtını vermişti.

Olurdu, olmadı derken Gorbaçov bir numaralı adamı Eduard Şevardnadze’yi de şaşkınlığa uğratan bir şekilde eli yükseltmiş ve “Sıfır Nükleer” fikrini ortaya atmıştı.

Soğuk Savaş’ın iki düşman ülkesi bir anda basbayağı nükleer silahsızlanmayı konuşmaya başlamıştı.

Diğer ülkelerdeki nükleer başlıkların ne olacağı gibi sorular (ve sorunlar) devam ediyordu ama taraflar bu fikri ciddi şekilde tartışıyordu. Liderler dinlenirken ekipler uykusuz bir şekilde olasılıkları rapor haline getiriyor, sonra iki lider başlıklar üzerinden tartışmaya kaldığı yerden devam ediyordu.

Reykjavik Zirvesi’nden dünyada daha önce hiç yaşanmamış ölçüde büyük bir anlaşmayla ayrılma ihtimali ufukta görünüyordu. Düşünsenize, nükleer silahsız bir dünya…

Derken 30 saatin sonunda masaya uzaydan ABD’yi koruyacak füze kalkanı meselesi geldi. (Film bu konuda diretmesi için Gorbaçov’a Şevardnadze’nin “gaz verdiğini” iddia ediyor ama tarihi bilgilerin önemli bir kısmı aksine Şevardnadze’nin anlaşmanın imzalanması için ısrarcı olduğu yönünde.)

Gorbaçov füze kalkanına kesinlikle “hayır” diyor, Reagan bu kalkanı kendilerini korumak için inşa edeceklerini dile getiriyordu. Reagan bir ara kalkanın teknolojisini Sovyetlerle paylaşmayı bile teklif etmişti. Sovyet tarafı böyle hassas ve ileri bir teknolojinin gerçek anlamda kendileriyle paylaşılmayacağı inancıyla bu öneriyi reddediyordu.

Reagan ve ABD heyeti son bir çözüm önerisi olarak kalkan projesini on yıl ertelemeyi öneriyorlardı. Gorbaçov buna doğrudan itiraz etmemişti.

Fakat tartışılan taslak metinde tek bir kelimenin yarattığı kriz aşılamıyordu: Reagan füze kalkanını kurmayacaklarını fakat bu konudaki bilimsel çalışmalarına devam edeceklerini ifade etmişti.

Gorbaçov buna da tamam diyor ama işte tam o noktada devreye o kritik kelime giriyordu: “Yalnızca laboratuvar ortamında çalışmalarınızı sürdürebilirsiniz.”

Reagan ise atmosferin hemen dışına kurulacak kalkanı geliştirebilmek için sahada test yapmaları gerektiği konusunda ısrar ediyordu. “Laboratuvar” kelimesinin metne eklenmesine ABD tarafı karşı çıkıyordu.

İnanması güç ama bu kriz aşılamadı. Sovyet ekibi görüşmeden çekildi ve nükleer silahsızlanma adına devasa bir adım olabilecek Reykjavik Zirvesi sonuçsuz kaldı.

Reykjavik Zirvesi müzakerelerinden

(Tabii ki, bu “tek kelime” meselesi filmin sinematografik yanı düşünülerek özellikle vurgulanmış. Tarafların tam olarak anlaşamadığı insan hakları, nükleer denizaltıların durumu vs… gibi başka başlıklar da var. Lakin Sovyetlerin gözünü asıl olarak füze kalkanı projesinin korkuttuğu da bir gerçek.)

İşte bundan tam 40 yıl önce nükleer silahlara veda anlamına gelebilecek bir büyük adımı engelleyen füze kalkanı meselesi bugün de gündemde. Üstelik 40 yıl önce Reagan bu kalkanı “tamamen kendilerini korumak için” inşa ettikleri konusunda rakibini ikna etme gayreti içindeydi; bugünse Trump hiç çekinmeden “Gerekirse saldırmak için de kullanırız” deyiveriyor.

Nükleer silahsızlanma ihtimalini konuşan bile yok. Hatta bir lider çıkıp “Nükleer silahlara tamamen veda edelim” dese alay konusu olur.

Nereden nereye… 1986’da neo-liberalizmin ayak sesleri duyulur olmuştu. Serbest piyasa ve sermayenin özgürce dolaşımı güya tüm dünyada katı rejimlerin sonunu getirecekti. Tüketim ekonomisi Doğu’yla Batı’yı yakınlaştıracak, medeniyetler arası kavgayı sona erdirecekti.

Büyük sosyal bilimcilere göre bile “tarihin sonuna” gelmiştik.

Aradan 40 yıl geçti, teknoloji aldı başını gitti. Kapitalin beşiği ABD’nin en büyük şirketleri bütün fabrikalarını Çin’e, Tayvan’a, Hindistan’a taşıdı.

Bugünkü dünyaya bakınca aranızda barış ve huzur içinde yaşayan medeniyetler gören var mı? Doğu-Batı çatışmasında bir arpa boyu yol gidildi mi? Dinler arası diyalog sağlandı mı?

Demek ki neymiş? Zengini daha zengin, fakiri daha fakir kılan serbest pazar ekonomisi ve yaldızları pul pul dökülen neo-liberal anlatı genişlemeci, daha doğrusu istilacı küresel güçlerin dünyanın geri kalanı daha kolay yutsun diye tatlı tatlı içirdiği zehirden başka bir şey değilmiş.

İyi haftalar.


T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN

 

 

İlgili İçerikler