“Terörizm” ve “karşı terörizm” kavramları ve çalışmalarına dair yazımın ilk üç bölümünde, “terörizm”in tarihinden, tanımlama zorluklarından, tanımlamanın neden gerekli olduğundan ve elementlerinden; daha sonra “terörizm” ve “karşı terörizm” çalışmaları ile Küresel Terörizm Endeksinden ve en sonuncusunda da “terörizm” söylemlerinin beş ön kabulünden bahsetmiştim. Serinin bu dördüncü kısmında ise “terörizm karşıtı” beş ön kabule değinmeye çalışacağım.
Öncelikle, “terörizm”e dair ön kabullerin çoğunlukla yanlış ya da kısmen doğruluk barındırdığını hatta bazılarının mite yakın kabuller olduğunu belirtmiştim. Peki, “terörizm karşıtı” çalışmalar ve söylemlerde durum nasıl?
Öncelikle “terörizme karşıtı” çalışmalarda belli başlı beş ön kabulü sıralayalım:
(1) Herhangi birisinin, “terörist” olup olmadığını hemen anlayabiliriz.
(2) Uyumlaştırma (deradikalizasyon) mümkündür.
(3) Eğer “terör” örgütünün başı ezilirse, sorun tamamen çözülür.
(4) “Terörizm” ile başa çıkmak mümkün değildir.
(5) “Terörizm” ile en iyi mücadele, bütüncül bir yaklaşımla yapılabilir.
Şimdi, bu ön kabullerin doğru, yanlış ya da bir mit olup olmadığına bakalım.
İlk ön kabulümüz, herhangi bir kişiye baktığımızda onun “terörist” olup olmadığını hemen anlayabileceğimiz üzerinedir. Aslında, “terörizm” çalışmalarındaki en büyük problemlerden biri, genelde bu tür örgütler yer altı yapılanmaları olduğu için, “terörizm” ve “teröristler”in doğalarına dair gizemdir. Bu nedenle hem araştırmacılar hem de politikacılar için bunları çalışmak, işin muğlaklığından dolayı bir hayli zordur. “Terörizm” ile mücadelede neyle/kimle mücadele ettiğini bilmek, özellikle politikacılar için önemlidir. Bu yüzden, medyada yer alan kaynaklar dışında, “yakalanan” ya da “teslim olan” “teröristler” üzerinden bir profil çıkarılmaya çalışılır. Yani, “terörist” olanları, “terörist” olmayan çoğunluktan ayıran özellikler ortaya konur. Ancak bu profil çıkarma nasıl yürütülür? Profil çıkarma, tarihte Karındeşen Jack ve Mad Bomber gibi vakalardan da bilindiği üzere, adli bilimlerde farklı alt türlere ayrılsa da özellikle kişinin karakteristik özellikleri ve davranışları arasındaki ayrımlardan hareket eder. Yani, aranan ya da yakalanan kişinin karakteristik ve davranışsal özellikleri nelerdir? Bunlara yanıt verebilmek için bir dizi psikolojik, sosyo-ekonomik, fiziksel, davranışsal ve/veya etnik özellikler, kişilerin deneyimleri üzerinden irdelenir. Bunların nerede yaşayıp çalıştığı gibi özellikler de dahil hepsi bir araya getirilerek bir profil çıkarılır. Çıkarılan profil, veri madenciliği metotları yoluyla elde edilen ikincil indikatörler ile desteklenir. Tüm bu süreçte amaç, bir uygulama ya da araç yaratarak örnek bir profil oluşturmadır. Ancak burada sorunlu bir mesele ortaya çıkar. Örneğin, 2010’da Almanya’da havaalanlarında denenen bu profil çıkarma yöntemi, kişileri etiketlemesinin ötesinde “terörizm”in en önemli sorunlarından biri olduğu savını gündelik hayata aktardığı için, insan hakları bağlamında başarılı olamamıştır. Ayrıca yöntem, “terörizm”in hedeflerinden olan kamusal alanda korku yaratmaya da dolaylı hizmet eder. Dolayısıyla, her ne kadar buradaki temel amaç, suçlular ve “teröristler”i, “biz”den ayrı kılan unsurları ortaya çıkarmak olsa da “ırka” ve benzerine dayalı bir profil oluşturma, oldukça ayrımcı bir yaklaşımdır. Kaldı ki böylesi bir yaklaşım, örgüt mensuplarının da “profillerini” değiştirip (saçını boyatma, makyaj, kılık kıyafet, sakal kesimi ve yürüme biçimleri vb.) “sıradan” ya da etiketlenmiş profillerin dışında hareket etme eğilimine girmelerine de neden olmaktadır. Kısaca, her ne kadar Alman Federal Kriminal Polis Merkezi Başkanı Horst Herold’un, Rote Armee Fraktion üyelerini bulmaya yönelik yaptığı profil çalışmasında olduğu gibi başarıya ulaşan örnekleri olsa da bunun da kişisel özelliklerden ziyade, örgüt üyelerinin gündelik yaşamlarındaki hareket etme biçimlerinden (fatura ödeme, ev kiralama gibi) ortaya konduğunu söyleyebiliriz. Kısaca, pek çok akademisyen, kişisel profil çıkarma işinin mümkün ve işe yarar olmadığını belirtmektedir. Yani, “teröristler” ne “psikopat” ne de bizden oldukça “farklı”dır. Fiziksel özellikler veya dış görünüşe dayalı bir profil çıkarma işi, etiketlemekten ve nefret söylemini yaymaktan öteye gitmez. Bu yüzden, her sakallıya dede diyemeyeceğimiz gibi, kafamızda yarattığımız profile benzer herhangi birisine de “terörist” diyemeyiz. Bu yönüyle, bu ön kabulün tamamen yanlış olduğunu vurgulamak gerek.
İkinci ön kabul ise, “teröristler”in tutum ve davranışlarını değiştirip “terörizm”i arkalarında bırakıp bırakamayacaklarına dair olandır. Öncelikle, burada “uyumlaştırma” (deradikalizasyon) sözcüğünden bahsetmek gerek. Uyumlaştırma nedir?
Radikalleşme ve uyumlaştırma üzerine ziyadesiyle çalışması olan akademisyen John Horgan’a göre uyumlaştırma, toplumsal ve psikolojik bir süreç olarak, bireyin şiddet içerikli radikalleşmeye dahli ve adanmışlığının, artık bu tarz eylemlerde bulunmaya yönelik herhangi bir risk barındırmayacak şekilde azalması anlamına gelir. Uyumlaştırma, kimi zaman bir politika veya bir program olarak da ortaya konabilir. Araştırmacı Angel Rabasa ve arkadaşlarının, RAND Washington’da 2013’te çıkardıkları bir raporda, bunun bir süreç olduğunun altı çizilir. Yani, bireyi, bir aşırılıkçı olmaya götüren bir süreç vardır. Aynı şekilde, onu uyumlaştırmaya götüren de bir başka süreç olmalıdır. Örneğin, Arzu Demir’in Dağın Kadın Hali (2014) kitabında PKK eski üyeleriyle yapılan röportajlarda gördüğümüz gibi, uyumlaştırma, bireysel ya da grup dinamikleriyle gelişen süreçler olduğu kadar, şimdilerde yürütülmekte olan TBMM Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu çalışmalarında somutlaştığı üzere, devlet ve silahlı örgüt yönetimi arasındaki dinamiklerle de ilerlemeye çalışan süreçler olabilir. Ayrıca, bu uyumlaştırma süreçleri, bireyin örgütü tamamen bırakıp kendisine yepyeni ve örgüt ideolojisinden bağımsız bir hayat kurması şeklinde olabileceği gibi, örgüte karşı devletin yanında yer alma ya da sivil toplumun içinde şiddete karşı barış aktivizmi yapma ve benzeri farklı şekillerde de gelişebilir. Burada, genelleştirmeden ziyade bireysel ve grup olarak işleyen dinamiklere bakmak gerekir. Tam da bu yüzden, PKK örgütünün, eğer olacaksa, uyumlaştırma sürecinde, çoklu dinamikleri mutlaka göz önünde tutmak gerekir. Yani, her örgüt üyesinin, hangi amaçla ve duyguyla örgüte girdiği, bununla birlikte bunların hangi amaç ve duyguyla uyumlaşma sürecine birbirinden farklılık gösterebilir. Bu durumda eğer Komisyon alacağı kararlarda yüzeysel, üstenci ve aşırı genelleştirici bir tutum benimserse, uyumlaştırma süreci de bu doğrultuda uzun vadede boşa çıkabilir.
Bu noktada, dünyada uyumlaştırma sürecinden geçmiş çeşitli örneklere bakılabilir. Örneğin, el-Kaide finansörlerinden olan bir Vahabi kurumu adına çalışan Daveed Gartenstein-Ross, örgütle bağını kopararak Demokrasileri Savunma Vakfının başına geçmiş ve “terörizm ve karşı terörizm” çalışmalarında akademik araştırmalar yapmaya başlamıştır. İkincisi, Afganistan’da faal olan Libyalı İslami Mücadele Grubunun önde gelen figürlerinden Norman Benotman. Benotman, örgütü bıraktıktan sonra İngiliz Quilliam Vakfının kıdemli analistlerinden birisi olmuştur. Bir başka örnek de 1979’da Kuzey İrlanda’da İrlandalı Resmî Cumhuriyetçi Orduya katılan Henry Robinson’un, daha sonra buradan ayrılarak 1990’da Yıldırma ve Teröre Karşı Aileler Vakfının kurucuları arasında yer almasıdır.
Bireysel olanların dışında, yukarıda bahsettiğim gibi, devlet politikası olarak da kimi ülkelerde (Türkiye, İsveç, Danimarka, Norveç, Hollanda ve Almanya gibi) uyum yasaları (Eve Dönüş Yasası, Çıkış Modeli vb.) geliştirildiği görülmektedir. Örneğin, Norveç’teki Çıkış Modeli, İsveç’te de kullanılmıştır. Bu modelde, motivasyon ve topluma entegrasyon bağlamında oluşturulan aşamalar kullanılarak, örgütten ayrılanların topluma yeniden istikrarlı bir şekilde dahlinin altı çizilir. Norveç’in “terörizm”i önlemede kullandığı Çıkış Modeli, genel olarak bireylerin radikalleşmesini önlemek ve “terörizm”in etkilerini azaltmak amacıyla beş aşamadan oluşan bir yaklaşımdır. Bu beş aşama kısaca şöyle:
(1) Tanıma: Radikalleşmenin belirtilerinin farkına varılması. Bireylerin ve toplulukların, “terörizm”e yönelme potansiyelini anlamaları sağlanır.
(2) Bağlantı Kurma: Risk altındaki bireylerle güvenilir bir iletişim ağı kurulması. Bu aşamada, bireylerin destek alabilecekleri yerel topluluk ve sosyal hizmetlerle bağlantı kurmaları teşvik edilir.
(3) Değerlendirme: Bireylerin ihtiyaç ve risk faktörlerinin belirlenmesi. Bu aşamada, bireyin durumu ve gereksinimleri hakkında derinlemesine bir değerlendirme yapılır.
(4) Müdahale: Bireylerin radikalleşme süreçlerini durdurmak için kişiye özel müdahalelerin uygulanması. Bu; eğitim, danışmanlık veya sosyal hizmetler gibi çeşitli destek programlarını içerebilir.
(5) Takip: Uygulanan müdahalelerin etkinliğinin izlenmesi ve bireylerin uzun vadeli desteklerinin sürdürülmesi. Bu aşama, bireylerin yeniden topluma entegrasyonunu sağlamak için kritik öneme sahiptir. Kısaca, bu model, bireylerin “terörizm”e yönelimlerini azaltmayı ve toplumsal güvenliği artırmayı hedeflemektedir. Buradan görüldüğü üzere, Türkiye’deki “uyumlaştırma sürecinin” çok önemli kazanımları olan Norveç modeli özelinden her adımı itibariyle oldukça uzakta olduğunu belirtebiliriz.
Bunların dışında Endonezya ve Suudi Arabistan gibi ülkelerde uyumlaştırma daha çok psikolojik ve dinî danışmanlıklar üzerinden iknaya ve devşirmeye dayalı bir şekilde yürütülür. Kolombiya’da da uyumlaştırma her ne kadar dinî olmasa da devletle iş birliği karşılığında topluma entegrasyon vaadi üzerinden yürür.
Günümüzde yapılan akademik araştırmaların odaklarından biri, uyumlaştırma sürecinde, örgütten fiziksel olarak ayrılan bireylerin, örgüt ideolojisini ne kadar bırakıp bırakmadığına yöneliktir. Yani, kişi her ne kadar örgütle bağını fiziksel olarak kesmiş olsa da ideolojik olarak bağının derecesi önemli bir sorundur. John Horgan’a göre, uyumlaştırma; tasfiye (demobilizasyon), dezangajman, yatışma (de-escalation) ve rehabilitasyon ile aynı değildir. Bu yönüyle, Komisyonun görüşmelerinden şimdilik öne çıkanlar, uyumlaştırmadan ziyade bu üç kavrama yönelik çalışmalar gibi görünüyor bana. Ve bu da elbette, bu sürece giren örgüt üyelerinin, ileride herhangi bir durumda yine radikalleşme potansiyellerini saklı tutuyor. Bu kapsamda, Stratejik Diyalog gibi uluslararası kurumların yaptığı çalışmalardan yararlanılabilir. Bu çalışmalarda özellikle uyumlaştırma süreçlerinde gönüllülük ve bireysel kararlılığın kritik önemde olduğu vurgulanır. Elbette, burada PKK örgütünün, gönüllü olarak silah bıraktığı ve bunları yakarak sembolleştirmesi önemli bir adım olarak okunabilir. Ancak, bu son sürecin de devlet ile PKK arasında yürütülen önceki süreçlerde olduğu gibi uyumlaştırmadan ziyade dezangajman olduğunu vurgulamak gerekir. Bu yüzden, Komisyonun da eğer kalıcı bir barış ve demokratikleşme isteniyorsa, çalışmalarını dezangajmandan uyumlaştırmaya çevirmesi gerekir. (Türkiye’de uyumlaştırmaya daha yakın örnekler, İslamcı radikalleşme ile mücadele kapsamında 2006’da başlatılan “Din Hizmetleri ve Eğitimi” programı gibi aslında yetersiz kalan kimi uygulamalardır.)
Özetle, bu ön kabulün büyük oranda doğru olduğunu söyleyebilirim.
Gelelim, “eğer ‘terör’ örgütünün başı ezilirse, sorun tamamen çözülür” ön kabulüne. “Terör” örgütlerinin “başının ezilmesi” ile elbette infaz ya da idam edilmeleri kadar tutuklanmaları da kastediliyor. Bunun pek çok örneği var. 2011’de Usame bin Ladin’in, Pakistan’da ABD tarafından yapılan bir operasyonla ve yine aynı yıl Kolombiya’da FARC liderlerinden Alfonso Cano’nun öldürülmesinden, İspanya’da ETA liderlerinin infazına; Almanya’da Rote Armee Fraktion’dan, Guzman’ın 1972’de ya da Abdullah Öcalan’ın 1999’da tutuklanmasına kadar önemli bir tarihsel geçmiş var. Özellikle, iktidar partisi yetkilileri, herhangi bir tutuklama ya da infaz olduğunda bunu başarı olarak sunarlar ve örgütün sembolik ve fiziksel olarak büyük yara aldığını ve eski gücünden eser kalmayacağını hatta kısa zaman içinde dağılacağını vurgulayan kimi zaman mistik ve çoğunlukla hamasi söylevler verirler (son dönemde İç İşleri Bakanlığı yapan siyasilere bakmak yeterli.). Buradaki temel arka plan, karizmatik lideri yok ettiğinizde yerine aynı kahramanlığı gösterecek yeni bir karizmatik lider bulunmasındaki zorluktan ileri gelir. Lakin, durum gerçekte çoğunlukla öyle olmaz. Konuya dair, Jenna Jordan’ın 2009’da çıkardığı When Heads Roll: Assessing the Effectiveness of Leadership Decapitation isimli kitabı bu noktada hayli ilginç veriler sunar. 194beş-2004 arasında liderin “başının ezildiği” 300 vakayı inceleyen Jordan, şu sonuçlara ulaşmış: eğer lider ortadan kaldırıldıktan sonraki 2 yıl içinde herhangi bir örgüt eylemliliği olmazsa, ortada devlet adına bir başarı var denebilir. Özellikle, bunun etkisini değerlendirirken, grubun yaşı, çapı ve türü gibi elementleri göz önünde bulundurmak gerekir. Eğer grubun yaş ortalaması daha genç ve çapı daha darsa, dağılma o kadar hızlı olur. Ancak yaş ortalaması yüksek ve hacmi de geniş olan örgütlerin, bu gibi durumlardan daha rahat sıyrıldığı ve toparlandığı görülmektedir. Özellikle dinî ve ayrılıkçı grupların bu tarz “başını ezme”lere karşı oldukça dirençli olduğunu ortaya koyar Jordan. Bu vakaların sadece %7’sinde, lider ortadan kaldırıldıktan sonra örgütün çözüldüğünü gösterir. Hatta, örgütlerin, liderlerinin öldürülmesi veya tutuklanmasından sonra daha da güçlendiğini ifade eder. Dolayısıyla, ona göre, bu ön kabul kesinlikle gerçeği yansıtmaz.
Brian Price’ın 2012 yılında yazdığı In Targeting Top Terrorists: How Leadership Decapitation Contributes to Counterterrorism adlı çalışması ise Jordan’dan biraz ayrılır. Price da “terör” örgütlerinin liderlerinin hedef alınmasının, “terörizm” ile mücadeledeki etkilerini inceler. Price, liderlerin ortadan kaldırılmasının örgütlerin yapısını, işleyişini ve genel olarak “terörizm”i nasıl etkilediğini araştırdığı çalışmasında, liderin “başını ezmenin”, “terörist” grupların dinamikleri üzerindeki etkileri analiz ederek, bunun hem olumlu hem de olumsuz sonuçlar doğurabileceği ortaya koyar. Price, bunun, “terörist” grupların dağılmasına veya yeniden yapılandırılmasına yol açabileceğini vurgular. Elde edilen sonuçlar arasında, “baş ezmenin”, “terörist” örgütlerin işleyişinde önemli değişiklikler yaratabileceği, bazen örgütün dağılmasına neden olabileceği, liderlerin kaybının örgütlerin iç yapısında istikrarsızlığa yol açabileceği, yeni liderlerin seçimi ve örgütsel hedeflerin yeniden belirlenmesi gibi zorluklar doğurabileceği, “baş ezmenin”, örgütün yeniden yapılanmasına ve yeni liderlik yapıları geliştirmesine yol açabileceği, bunun da örgütün daha radikal veya farklı bir yönelime girmesine neden olabileceği, liderlerin kaybının özellikle dinî yapıdaki örgütlerin üyeleri arasında moral düşüklüğüne ve motivasyon eksikliğine yol açabileceği ancak bazen de üyelerin daha kararlı bir şekilde hareket etmesine neden olabileceği, yine “baş ezmenin” özellikle ayrılıkçı “terörist” grupların stratejilerinde değişikliklere yol açabileceği ve yeni liderlerin farklı taktikler ve hedefler belirleyebileceği, kısa vadede başarılı olan lideri yok etme eylemlerinin uzun vadede örgütün daha da güçlenmesine veya yeniden doğmasına yol açabileceği gibi karmaşık sonuçların bulunduğu yer almaktadır.
Ayrıca, bu tür “baş ezme operasyonlarında” kullanılan drone veya diğer savaş araçlarının, insan hakları açısından sakıncalarının da altını çizmek gerek. Bu operasyonlarda, sadece liderlerin değil, çevrelerinde bulunan sivillerin de hayatını kaybettiği birçok örnek bulunmaktadır. Kısacası, bu ön kabulün kısmen doğru ve önemli oranda yanlış olduğunu söylemekte fayda var.
Dördüncü ön kabul, “terörizm”in kesinlikle ortadan kaldırılamayacağına yönelik olandır. Öncelikle kimi politikacılar (George W. Bush veya Kral Abdullah gibi) veya ordu liderleri (Sir David Richards gibi), “terörizm” ile savaşın kazanılamayacağı veya “terörizm”in asla yok edilemeyeceğini belirtirler. Buna da gerekçe olarak “kötülüğün” her zaman var olacağını gösterirler ve mücadelenin (elbette silah sanayiine yatırımlar ile!) bu yüzden kalıcı olması gerektiğini söylerler. Buradaki sorunlu nokta, “terörizm”in aslında toplumda korkuyu sürdürülebilir kılarak hükümetlerin veya resmî ideolojilerin iktidarını perçinlemek üzere bir araç olarak kullanılmasının gizlenmesidir. Bir grubu, salt “kötülük” ile özdeşleştirdiğinizde ortada uyumlaştırmaya, barışa ve demokratikleşmeye doğru atılacak adımlar da kalmaz. Burada, Seth Jones ve Martin Libicki’nin “terörizm”in nasıl sonlandığına dair yaptıkları How Terrorist Groups End: Lessons for Countering al Qa’ida başlıklı araştırmaya bakabiliriz. 2008’de yayınladıkları raporda, 1968-2006 yılları arasında 648 “terörist” grubun nasıl sonlandığına dair dört temel sebep belirtmişlerdir. İlki, yerel polis ve istihbarat servislerinin uygulamalarının etkisi. Bunların arasında, örgüt üyelerine dair topladıkları bilgiler, etkili hücre uygulamaları, kilit isimlerin tutuklanması ve çeşitli “terörizm” karşıtı yasalarla bu tarz eylemlerin kriminalize edilmesi sayılabilir. İkincisi, devletin askeri gücü. Askeri güç, caydırıcılık anlamında önemli görünse de aslında toplam vakaların sadece %7’sinde başarılı olduğunu ortaya koyması bakımından önemlidir. Hatta, bu tarz uygulamalar bölge haklarını da yabancılaştırdığından -bunun örneği 90’larda Güneydoğu’da sıkça yaşandı ve etkileri günümüzde de sürüyor- negatif etkisinin daha fazla olabileceği belirtilir. Üçüncüsü, örgütün, ülkenin meşru siyasi süreçlere dahil olması. Burada rapor, örgütün amaçlarının daraldıkça, “teröristlerin” bunları başarmada o kadar zorlanacağı ve şiddet içerikli olmayan süreçlere katılım motivasyonunun da o oranda artacağını gösterir. Raporda, örgütlerin %48’inin böyle bir süreç katılımı ile fesholdukları belirtilmektedir. Ancak bu yönüyle “terörizm”, devlet eliyle “ortadan kaldırılmış” yani “yenilmiş” oluyor diyebilir miyiz? Elbette hayır. Burada gönüllü bir müzakere ve siyasete katılım süreci var. Öte yandan, siyasi sürece katılımın ön şartı ya da dayanağı olarak şiddetin savunulmasının önünü de açabilir bu sav. Dördüncüsü, “terörist” grupların zafer kazananlar olarak lanse edilmesi. Araştırmaya göre, kapsama dahil edilen örgütlerin %10’u siyasi amaçlarına ulaştıkları için örgütlerini feshettiklerini belirtmiştir. Bu savda da yine “terörizm”e boyun eğdirilmediği tam tersi, tam da eylemleri nedeniyle örgütlerin başarıya ulaştıkları sonucu çıkarılabilir. Bunun dışında, bitirildiği düşünülen kimi örgütlerin farklı isim ve daha küçük yapılarda yeniden örgütlendikleri meselesi de yine beşinci bir ek etken olarak raporda geçiyor. Özetle, her ne kadar tekil durumlarda “terörizm”in ortadan kaldırıldığı örnekler olsa da bu ön kabul için büyük oranda bir mit diyebiliriz.
Sonuncusu ise, “‘terörizm’ ile en iyi mücadele, bütüncül bir yaklaşımla yapılabilir” ön kabulü. Öncelikle bütüncülden kasıt ne?
Aslında bütüncül yaklaşım, kimi yerlerde “kapsamlı yaklaşım”, “geniş açılı yaklaşım” veya “büyük strateji” olarak da geçiyor. Burada temel nokta, ulusal güvenliği sağlamada tüm paydaşların etkilerini hesaba katıp her türlü sert ya da yumuşak önlem üzerine düşünmek. Böylece, “terörizm ve karşı terörizm”in karmaşık ve çok boyutlu doğasına dair daha nitelikli çözümlemeler ortaya konabileceği düşünülür. Peki, bu yaklaşım, işe yarıyor mu?
BM eski Genel Sekreteri Ban Ki-moon ve Pakistan eski Başbakanı Raja Pervez Ashraf, bütüncül yaklaşımın önemini, özellikle “terörizm” ile mücadelede ordu ve askerin kullanımının sınırlılığı üzerinden vurgulamışlardır. 2006’da BM, bu konuda yapılan ilk çerçeveyi Küresel Karşı Terörizm Stratejisi ismiyle sunarak, bu yaklaşımı tüm ülkelere önermiştir. Burada dört unsur belirtilmiştir:
(1) Terörizmin yayılmasına yol açan koşulların ele alınması,
(2) Terörizmin önlenmesi ve terörle etkin bir şekilde mücadele edilmesi,
(3) Devletlerin kapasitesinin güçlendirilmesi ve BM’nin bu konudaki rolünün artırılması,
(4) Terörle mücadele ederken insan hakları ile hukukun üstünlüğünün sağlanması. Her ne kadar pek çok sivil toplum kuruluşu, siyasetçi, akademisyen ve barış çalışmaları araştırmacıları gibi farklı gruplar bu yaklaşımı desteklese de eleştiriler genellikle bunun ne kadar gerçekçi, uygulanabilir ve kısa vadede de etkili olduğu üzerinedir. Yani, bu yaklaşım SMART mıdır: spesifik, ölçülebilir, başarılabilir ve ilgili mi ve de takvimlendirilmesi nasıl yönetilir?
Bu strateji belgesi üzerinden örneğin Endonezya’da yapılan “terörizm karşıtı” çalışmaları kısaca irdeleyebiliriz. Bu bize, şu anda yürütülen Komisyon çalışmaları için de bir fikir verebilir.
BM Küresel Karşı Terörizm Stratejisi’nin dört temel unsuru doğrultusunda değerlendirildiğinde Endonezya, özellikle 2002 Bali saldırıları sonrası önemli ilerlemeler kaydetmiştir: BNPT’nin (Ulusal Terörle Mücadele Ajansı) kurulması, polis ve istihbarat kapasitesinin güçlendirilmesi, uluslararası iş birliklerinin artırılması ve uyumlaştırma programlarının hayata geçirilmesi bunların başlıcalarıdır. Topluluk tabanlı uyumlaştırma, dinî liderlerle diyalog ve mahkûmlara yönelik rehabilitasyon girişimleri güçlü yanlar olarak öne çıkar; ayrıca “terör” finansmanı, sınır güvenliği ve kriz müdahalesi alanlarında mevzuat ve uygulama geliştirilmesi sağlanmıştır. Buna karşın programların kalite ve yaygınlığının bölgeden bölgeye farklılık göstermesi, uyumlaştırma uygulamalarının etkisini gösteren bağımsız ve güvenilir değerlendirmelerin sınırlı olması ve yapısal sosyo-ekonomik etkenlere yönelik daha bütüncül yatırımların gerekmesi önemli eksikliklerdir. Güvenlik odaklı tedbirlerin zaman zaman insan hakları ve hukukun üstünlüğü açısından eleştirilmesi, kanunların geniş yorumlanabilen ifadeleri, gözaltı uygulamaları ve adli süreçlerde şeffaflık sorunları da dikkat çeken zayıflıklardır. Ayrıca yerel idareler, polis ve jandarma arasındaki yetki paylaşımı ve koordinasyon sorunları ile karmaşık davalarda adli kapasitenin (uzman hâkim, adli bilişim ve delil yönetimi gibi) yetersiz kalması, uygulamadaki diğer zayıflık alanlarıdır. Bu çerçevede ülkedeki uzmanlar tarafından önerilen öncelikler şunlardır: uyumlaştırma programlarının düzenli ve bağımsız etki değerlendirmelerine tabi tutulması ve iyi uygulamaların ölçeklendirilmesi; gençlik, istihdam ve eğitim gibi sosyo-ekonomik müdahalelerin “terörle mücadele” stratejilerine entegre edilmesi; operasyon sonrası hesap verebilirlik ve hukuki denetimin güçlendirilmesi; güvenlik güçlerine insan hakları eğitimi verilmesi ve şeffaf şikâyet süreçlerinin işletilmesi; yerel düzeyde istihbarat-toplum iş birliğinin artırılması; adli süreçlerde uzmanlaşma için savcı ve hâkim eğitimlerinin geliştirilmesi ve BNPT başta olmak üzere kurumların bağımsız denetim ve değerlendirme mekanizmalarıyla şeffaflığının yükseltilmesi. Genel olarak Endonezya, kapasite artırma, uyumlaştırma ve uluslararası iş birliğinde kayda değer ilerleme içinde olsa da uygulamaların tutarlılığı, insan haklarıyla güvenlik arasında sürdürülebilir denge ve etkin izleme-değerlendirme mekanizmalarının eksikliği temel zayıflık alanları olarak kalmakta; bu alanların güçlendirilmesi de hem iç güvenlik hem de toplumsal uyum açısından stratejinin etkinliğini artırabilir.
Ezcümle, literatürde, “terörizm karşıtı” çalışmaların etkisine dair, geçerlik ve güvenirlik açısından nitelikli ve değerlendirici çalışmaların az olduğunu görüyoruz. Her ne kadar konuya dair daha kapsamlı araştırmalar yapılması gerekse de yine de teorik olarak bu yaklaşımın tarihsel örnekler üzerinden kısmen doğru olduğunu çıkartabiliriz.
Kısaca, bu yazıda “terörizm karşıtı” söylem ve çalışmaların beş ön kabulünden bahsetmeye çalıştım. Hem “terörizm”e hem de “karşı terörizm”e dair ön kabullerin bir bütün olarak değerlendirilerek geleceğe dair açılımların yapılması, daha gerçekçi planlamaların da önünü açacaktır. Dr. Jamie Shea, “terörizm”in bir sosyal ağ meselesi olduğunu, dolayısıyla çözümün de bu ağ ile oluşturulabileceğini söyler. Buradan hareketle, PKK ile yürütülen “yeni çözüm süreci”nde Suriye, Irak ve Türkiye’deki paydaşların tamamı ile bir ağ çerçevesinde demokratikleşme sorunlarının çözülebileceği aşikâr diyerek yazıya son verebilirim.
Bir sonraki yazımda ise akademik çalışmalarda güncel tartışma meseleleri ile “terörizm”in geleceğine dair akademinin projeksiyonu nedir sorusuna odaklanarak bu diziyi bitireceğim.


