Biraz çetrefilli, az biraz da muğlak (5): “Terörizm” ve “karşı terörizm” çalışmalarının geleceği

Biraz çetrefilli, az biraz da muğlak (5): “Terörizm” ve “karşı terörizm” çalışmalarının geleceği

Geleceğin terörizm projeksiyonunda, korkunun üretimi ve yönetimi, şiddetin kendisinden daha belirleyici olacak; “terör” örgütleri, devletler ve teknoloji şirketleri arasında korkunun dolaşımını kimin nasıl şekillendireceği üzerine bir mücadele yaşanacak gibi görünüyor

Biraz çetrefilli, az biraz da muğlak (5): “Terörizm” ve “karşı terörizm” çalışmalarının geleceği

Oldukça çetrefilli ve muğlak bir araştırma sahasına sahip olan “terörizm” ve “karşı terörizm” çalışmalarına dair kaleme aldığım bu yazı dizisinin son kısmında “terörizm”in geleceğine bakmadan önce daha önce nelerden bahsetmiştim; kısaca bir hatırlayalım.

Öncelikle, tanımlama sorunlarına değinmiş, daha sonra da “terörizm”in özünü oluşturan elementler üzerinde durup, aslında kavramın yaygın olarak kabul edilen ortak bir tanımı olmadığını vurgulamıştım. Ardından, birisinin “terörist” diyerek lanetlediği bir kişiyi, bir diğerinin “özgürlük savaşçısı” olarak kahramanlaştırması meselesi ile “terör” örgütü listelerinin tutarsızlığını irdelemiştim. Bu genel çerçeveden sonra, akademide “terörizm ve karşı terörizm” çalışmalarının kapsamını ve çalışma sahasında yaşanan zorluklar ile geçerlik ve güvenirliğe dair kimi kuşkulara değinmiştim. Son olarak da “terörizm” ve “karşı terörizm”in hem gündelik hayatta hem siyasette hem de akademide ne gibi ön kabulleri olduğunu tartışmaya çalışmıştım.

Tüm bu kapsam etrafında değerlendirildiğinde, konuya dair ne ulusal ne de uluslararası düzeyde bir fikir birliği var gibi görünüyor. Peki, dikkatli ilerlenmesi gereken bu hassas meselede, şimdiye kadar yapılanlar üzerinden, gelecek çalışmalara dair nasıl bir projeksiyon geliştirilebilir? Özellikle, “terörizm” çalışmalarında hangi araştırma konularında eksikler var, hangileri revaçta ve hangi alternatif tartışmalar sürüyor?

Öncelikle, “terörizm” çalışmaları disiplininde, Alex Schmid, Andrew Silke ve Magnus Ranstorp gibi önde gelen akademisyenler ve International Center for Counter Terrorism (ICCT) gibi merkezlerin araştırmalarından yola çıkarak, henüz yeterince çalışılmayan veya az çalışılan bazı önemli alanları şöyle sıralamak mümkün:

(1) Birinci elden bilgi ve katılımcı perspektifin eksikliği: 1980’ler ve 2000’lerin başında yapılan araştırmalarda, “terörizm”i doğrudan deneyimlemiş bireylerden, yani “terörist”lerden veya mağdurlardan elde edilen birinci elden verilerin oldukça sınırlı olduğu vurgulanmıştır. Bu durum, “terörizm”in motivasyonları ve iç dinamikleri hakkında derinlemesine anlayışın geliştirilmesini engellemiştir. Bu alanda daha fazla saha çalışması ve doğrudan görüşme yapılması gerekir.

(2) Teknoloji ve yeni medyanın “terörizm” araştırmalarına entegrasyonu: “Terörizm” araştırmaları, teknolojideki hızlı değişimlere ve yeni medya araçlarının (örneğin, sosyal medya ve şifreli iletişim uygulamaları gibi), “terör” örgütleri tarafından kullanımına henüz tam anlamıyla adapte olamamıştır. Bu alanda, “terörist”lerin dijital stratejileri, propaganda teknikleri ve siber “terörizm” üzerine derinlemesine analizler sınırlıdır.

(3) Risk ve “terörizm”e katılımın psikolojik ve toplumsal dinamikleri: Andrew Silke’nin çalışmalarında da belirtildiği üzere, “terörizm”e katılım nedenlerinin bireyin psikolojik durumu, sosyal çevresi ve risk algısı üzerinden değerlendirilmesi gerekmektedir. Ancak bu bağlamda, özellikle risk değerlendirmesi ve bireysel karar verme süreçleri üzerine kapsamlı ve nicel araştırmalar hâlâ azdır.

(4) Eleştirel “terörizm” çalışmaları: Özellikle Hollanda ve Birleşik Krallık’ta bazı akademik merkezlerde eleştirel “terörizm” yaklaşımları geliştirilmekte olsa da bu perspektifin genel “terörizm” araştırmaları içinde yaygınlaşması ve daha fazla benimsenmesi gerekmektedir. Bu yaklaşım, devlet politikalarının ve güvenlik stratejilerinin “terörizm”i nasıl şekillendirdiğini sorgulayan çalışmaların artırılmasını da sağlar.

(5) Tipolojiler ve kavramsal çerçevelerin geliştirilmesi: Alex Schmid ve arkadaşları tarafından yapılan çalışmalar, “terörizm”in farklı biçimlerini ve politik şiddet türlerini sınıflandırmaya yönelik tipolojiler geliştirmiştir. Ancak, bu tipolojilerin güncel olaylara ve yeni “terör” dalgalarına uyarlanması ve daha dinamik ve esnek kavramsal çerçevelerin oluşturulması alanlarında eksiklikler bulunmaktadır.

(6) Uluslararası ve bölgesel farklılıkların derinlemesine incelenmesi: “Terörizm” küresel bir olgu olmakla birlikte, farklı bölgelerdeki “terör” örgütlerinin motivasyonları, yöntemleri ve etkileri farklılık göstermektedir. Bu bağlamda, bölgesel uzmanlık ve yerel bağlamların daha detaylı analiz edilmesi gerekmektedir; kaldı ki mevcut çalışmalar çoğunlukla Batı perspektifine odaklanmaktadır.

(7) Akademi ve siyasiler arasındaki mesafe: Akademisyen ve araştırmacıların yaptığı bilimsel çalışmalardan siyasilerin daha fazla istifade etmesi gerekirken, ne yazık ki yapılan çalışmalarla üretilen politikalar arasında çok fazla ilişki var gibi görünmemektedir. Ayrıca, bu alanda çalışan akademisyenlerin, çalışma sahasının en önemli paydaşlarından olan siyasilerle bilimsel etik çerçevesinde daha fazla etkileşim halinde bulunması gerekir. Bunun yanında, araştırmacıların tarafsız, etik ve evrensel normlara uygun çalışmalar yapabilmesi için hukuksal açıdan koruyucu düzenlemelerin yapılması da esas olmalıdır.

Özetle, “terörizm” araştırmalarında daha fazla birinci elden veri toplanması, teknolojik gelişmelerin çalışmalara entegre edilmesi, psikososyal risk faktörlerinin incelenmesi, eleştirel yaklaşımların güçlendirilmesi, kavramsal çerçevelerin güncellenmesi ve bölgesel farklılıkların kapsamlı analizi gibi alanlar halen önemli boşluklar barındırmaktadır. Bu boşlukların doldurulması, “terörizm” ile mücadele stratejilerinin etkinliği açısından büyük önem taşır.

Peki, akademik araştırma alanında hangi konular daha popüler?

2025 itibariyle “terörizm ve karşı terörizm” çalışmalarında en çok öne çıkan konular arasında siber terörizm ve dijital güvenlik, “terör” örgütlerinin internet ve sosyal medyayı propaganda ve koordinasyon için kullanması nedeniyle kritik önem taşımaktadır. Aşırı radikalleşme, özellikle dinî ve ideolojik temelli radikalizmin oluşumu ve önlenmesi, psikolojik ve toplumsal boyutlarıyla yoğun şekilde incelenmektedir. “Terörizm”in finansmanı ve kaynaklarının kesilmesi ile kara para aklama gibi yöntemlerin önlenmesi, çalışmaların merkezindedir. Yapay zekâ ve büyük veri analitiği gibi teknolojilerin “terör” ile mücadelede kullanımı yaygınlaşmış, geleneksel “terör” örgütlerinin dönüşümü ve hibrit tehdit modelleri araştırma konuları arasında yer almıştır. İnsan haklarına uygun ve demokratik değerlerle uyumlu “terörle” mücadele yöntemleri geliştirmek, sivillerin korunması ve insani boyutun gözetilmesi de önemli bir odak noktasıdır. Ayrıca, uluslararası iş birliği, istihbarat paylaşımı ve çok taraflı stratejilerle küresel ve bölgesel “terör” dinamiklerine karşı etkili mücadele yöntemleri geliştirilmesi, Orta Doğu, Afrika ve Asya’daki bölgesel çatışmaların “terörizm”e etkileriyle birlikte ele alınmaktadır. Bu alanlar, “terörizm”in evrimi ve küresel güvenlik ortamının değişimine paralel olarak 2025 yılında, her ne kadar hala çok eksikler olsa da “terörizm ve karşı terörizm” çalışmalarının merkezinde yer almaktadır.

Son olarak, alternatif ve eleştirel çalışmalar açısından baktığımızda ne söyleyebiliriz?

Eleştirel “terörizm ve terörizm karşıtı” çalışmalar, giderek yalnızca şiddet eylemlerinin askeri-politik boyutlarını değil, aynı zamanda bu şiddetin toplumsal, kültürel ve teknolojik bağlamlarını da tartışmaya açıyor. Örneğin, kadınların ve LGBTİ+ların “terör” örgütlerinin hedefi, öznesi ya da söylem aracı haline gelişi veya “terörizm karşıtı” politikalarında marjinalleştirilmeleri; ekolojik krizlerin, iklim göçlerinin ve “ekoterörizm” söyleminin güvenlik siyasetine nasıl malzeme edildiği; yapay zekâ ve dijital gözetim teknolojilerinin özgürlükleri bir yandan daraltırken öte yandan “terör” örgütleri tarafından propaganda, siber saldırı veya otonom şiddet araçları için kullanılması gibi konular eleştirel çalışma sahasında öne çıkıyor. Bunun yanı sıra “ırk”sallaştırılmış güvenlik pratikleri, post-kolonyal eleştiriler, neoliberal güvenlik endüstrisinin çıkar ilişkileri, sosyal medyada mizah ve meme kültürünün radikalleşmeye aracılık etmesi, hatta “terörizm karşıtı” politikaların toplumsal hafızada “devlet terörü” algısıyla nasıl kesiştiği gibi tartışmalar da alternatif ufuklar açıyor. Böylece alan, yalnızca güvenlik stratejilerinin etkinliğini değil, aynı zamanda kimlik, ekoloji, teknoloji, ekonomi-politik ve kültürün, “terörizm” ile iç içe geçmiş çok katmanlı ilişkilerini çözümlemeye yöneliyor.

Sonuç yerine:

Hem mevcut dünya düzeni hem de “terörizm” çalışmalarındaki güncel tartışmalar üzerinden düşündüğümüzde, geleceğe dair projeksiyon çizmek istersek bunu üç eksen etrafında yapabiliriz: korku kültürü, korku yönetimi ve direniş biçimleri.

Yirmi birinci yüzyılın geri kalanında “terörizm”in yönünü belirleyecek en temel unsur, şiddetin kendisinden çok, onun toplumsal algı ve korku üretme kapasitesi olacak gibi görünüyor. Korku kültürü; medya, sosyal ağlar ve algoritmik içerik akışları aracılığıyla kitleselleşirken, küçük ölçekli eylemler dahi küresel kriz hissi yaratabilir. Devletler, bu korku kültürünü yalnızca bastırmaya değil, kimi zaman da yönetmeye ve yönlendirmeye çalışabilir; böylece “terörizm karşıtı” çalışmalar, yalnızca güvenlik değil, aynı zamanda bir biyopolitik yönetim teknolojisi haline de gelebilir. Özellikle yapay zekâ tabanlı gözetim, yüz tanıma, duygu analizi ve sosyal medya taraması gibi araçlar, “korkunun haritalandırılması” için kullanılabilir ve bu da mahremiyetin erozyonuna yol açabilir.

Öte yandan, iklim krizi, zorunlu göç, kaynak kıtlığı gibi ekolojik faktörler, yeni radikalleşme dalgalarını tetikleyebilir; “ekoterörizm” ya da devletlerin çevreci hareketleri kriminalize etmesi, geleceğin önemli tartışma alanlarından biri olabilir. Aynı şekilde, toplumsal cinsiyet, kimlik, “ırk” gibi meselelerde dışlanmış toplulukların direniş biçimleri, yeni “terörizm” tartışmalarının eksenine kayabilir. Kimi zaman şiddetsiz protestoların dahi “terör” olarak kodlandığı bir güvenlik düzeninde, “devlet terörü” ile “karşı terörizm” arasındaki çizgiler bulanıklaşabilir.

Sonuç olarak, geleceğin terörizm projeksiyonunda, korkunun üretimi ve yönetimi, şiddetin kendisinden daha belirleyici olacak; “terör” örgütleri, devletler ve teknoloji şirketleri arasında korkunun dolaşımını kimin nasıl şekillendireceği üzerine bir mücadele yaşanacak gibi görünüyor. Buna karşılık, yeni direniş eksenleri—örneğin dijital aktivizm, ekoloji temelli toplumsal hareketler veya kimlik temelli dayanışmalar—bu korku siyasetine karşı alternatif güvenlik ve özgürlük tahayyülleri geliştirmeye çalışacak diye düşünüyorum.

Son söz olarak, bu yazı dizisini Gazze ve Filistin halkına ithaf ederek bitiriyorum; burada yaşanan zulmün bir an önce sona ermesini ve özgür bir Filistin’i hayal ederek ve dileyerek.

Dizinin omurgasını oluşturan ders notlarımın çıkışı olan “Terörizm ve Karşı Terörizm” dersi hocam Edwin Bakker’e de ayrıca teşekkürlerimi sunarım.

İlgili İçerikler