“Terörizm” özellikle yirminci yüzyılın sonlarından itibaren çağımızın sosyo-politik tasviri yapılırken en sık referans verilen kelimelerden biri. Gazete manşetlerinden, hükümet sözcülerinin demeçlerine, iş dünyasından sıradan yurttaşa kadar herkesin bir şekilde kendi anlamını oluşturarak kullandığı çetrefilli ve muğlak bir kavram. Özellikle “çatışma”, “güvenlik”, “istikrar”, “uzlaşma” ve “barış”a dair konuşmalarda mutlaka öyle ya da böyle adı geçiyor. Ancak tam olarak ne anlama geldiği ya da nasıl ve neden bir tehdit oluşturduğu, bu tehdidin doğası ve muhatapları ve bir korku unsuru olarak gücü, bir hayli tartışmalı ve sorunlu bir alan. Ben, birkaç haftaya yayacağım bu yazılarda, ülkece tam da Türkiye Cumhuriyeti Devleti-PKK arasında yürütülen “terörsüz Türkiye” süreci içinde olmamızdan, “terörizm” ve “karşı terörizm” çalışmalarının, “terörizm” konseptine nasıl baktığını, kabaca ve informatif olarak betimlemeye çalışacağım. Bunu yaparken, geçmiş yıllarda Edwin Bakker’den aldığım “Terörizm ve Karşı Terörizm” dersi notlarımdan yararlanacağım. Burada amacım, mevcut literatürü özetleyerek, kamuoyunda çok sık kullanılan “terör”, “terörist” ve “terörizm” kelimelerine, en azından söylem açısından, biraz daha serinkanlı ve derinlikli bakmanın öneminin naçizane altını çizmek.
Her şeyden önce, “terörizm”in bir fenomen ve birtakım amaçları gerçekleştirmek üzere kullanılan bir araç olduğunu belirterek başlamak gerek. Buradan hareketle, “terörizm”in, akademide ne gibi tanımlar etrafında tartışıldığını belirledikten sonra, “terörizm” ve “karşı terörizm” araştırmalarının nasıl yapıldığı, “terörizm” kavramına dair beş ön kabul, “karşı terörizm”e dair beş ön kabul ve son olarak “terörizm”le mücadele yöntemlerinden bahsederek diziyi bitireceğim. Böylece, “terörizm” tanımlamalarının önemi yanında zorluğu ile bu alanda yapılan çalışmaların kapsamı ve sınırlılıkları üzerinden, bu kavrama nasıl yaklaşmamız gerektiği ile ilgili bazı ipuçları edinebiliriz. Belki de herkese bol bulamaç “terörist” demekten vazgeçeriz. Kim bilir!
Bu giriş yazısında, öncelikle “terörizm”in kısaca tarihi, tanımları, tanımlamadaki zorluklar, “terörizm” tanımının gerekliği ve elementleri üzerine eğilmek istiyorum. Bununla birlikte, “terörizm”i çok geniş ölçekte almadığımı belirteyim. Kapsamıma, yer yer değinecek olsam da örneğin “trafik terörü” ya da “devlet terörü”nden ziyade, devlet dışı politik aktörleri alıyorum.
Öncelikle, “terörizm”in ilk etapta aklımıza getirdikleri üzerinden çok da yeni bir kavram olmadığını, modern öncesi dönemlerde de çeşitli otorite ve elitlere karşı siyasi şiddet eylemlerinin var olduğunu biliyoruz. Buna bir örnek olarak, 11. yüzyılda Orta Doğu’da Suikatçılar (Haşhaşiler) adı verilen grubu verebiliriz. Haşhaşiler; dönemin valileri, komutanları ya da siyasi figürlerini, intikam ya da ittifak amacıyla çeşitli suikastlar yoluyla infaz ediyorlardı. Mesela, Selçuklu Veziri Nizamülmülk’ün 1092’de infazı, bunların en önemli eylemlerinden biri kabul edilir. Modern sonrası dönemde “terörizm”in başlangıcını ise 19. yüzyılın ikinci yarısındaki anarşizm ile başlatabiliriz. 1870 ve 1880’lerde özellikle Fransa başta olmak üzere Avrupa ve ABD’de şiddet eylemli propaganda yapan anarşistler, eğer aynısını günümüzde yapmış olsalardı, onlara kesinlikle “terörist” denileceğini ifade edebiliriz. Bu anarşistler, devlete karşı hareket eden, onu eleştiren hatta dönüştürmeye çalışan, devrimci ya da toptan devlet fikrine karşı çıkan, sınıf bilinci yüksek, genelde entelektüel birikime sahip ancak şiddeti meşru gören karmaşık gruplardan oluşuyordu. Örneğin, 1800’lerin sonunda “Özgürlük ya da Ölüm” sloganı ile Osmanlı İmparatorluğuna karşı çatışan İç Makedon Devrimci Örgütü’nü, İmparator gözüyle bakarsak, erken modern dönemin bir “terörist” örgütü olarak niteleyebiliriz. Kısaca, aşırı soldan milliyetçi ayrılıkçılara kadar geniş bir spektrumda taktikleri, sloganları ve politiklikleriyle benzeşen çok fazla grup; devlet başkanlarını, fabrikatörleri, önemli dini ya da kanaat önderlerini ya da doğrudan halkı hedef alarak, kendi bölgelerinde ya da uluslararası kamuoyunda ses getirecek şekilde eylemlilik içine girmişlerdir.
Buradan hareketle, kimi araştırmacılar, erken dönem anarşizmiyle günümüzde “terörizm” addedilen faaliyetler arasında karşılaştırmalar yaparak çeşitli trendler yakalamaya çalışmışlardır. Mesela, “terörizm” çalışmalarına yoğunlaşan akademisyen David C. Rapoport, tarihsel olarak “terörizm”i dört ana dalgaya ayırarak inceler. İlki, 1880’lerdeki anarşizm hareketidir. İkincisi, 1920’lerden itibaren ortaya çıkan sömürgecilik karşıtı dalgadır. Üçüncüsü, 1960’larda başlayan yeni sol dalga ya da kızıl “terörizm” ve sonuncusu 1979’da başlayan dini dalga. Rapoport, ilk dalganın Rusya’da 1870’lerde başladığını ve oradan dünyaya yayıldığını söyler. Anarşistler, özellikle doktrinerler Bakunin ve Kropotkin’in eserlerinden, terörün stratejik amaçlı nasıl kullanılacağına dair çıkarımlar yapmışlardır. Dönemin medyasını ve yeni teknolojisini çok iyi kullanmışlardır. Örneğin, Rusya’da Narodnaya Volya örgütü, Rus Çarı da dahil pek çok kişiye suikast düzenlemiş ve dünya kamuoyunda tanınır olmuştur. İşin ilginci, Rapoport’a göre, bu dönemin örgüt üyeleri de kendilerini “terörist” olarak adlandırmışlar ve 1890’ları “Suikastların Altın Çağı” ilan etmişlerdir. Bu ilk dalgada, ABD Başkanı McKinley ve Avusturya ve İtalya gibi önemli ülkelerin kral ya da kraliçeleri suikastlar sonucu öldürülmüştür. 1920’lerde ortaya çıkan ikinci dalganın ana odağında ise sömürge halklarının kendi kaderini tayin veya tam bağımsızlık söylemleri etrafında şekillenen eylemlilikleri vardır. İlk dalgadan farklı olarak bu eylemlilikler, daha çok “vur-kaç” gibi gerilla taktikleri üzerine kuruludur. Yine farklı olarak, bu dalgada mücadele edenler, kendilerini “terörist” değil, özgürlük savaşçısı olarak nitelendirmişlerdir. Tam tersi, onlar “terörist” olarak karşı tarafı nitelemiş ve bir sömürgeci “devlet terörü”nden bahsetmişlerdir. Bunlardan en ünlüleri arasında, İrlanda’nın bir bütün olarak bağımsızlığını savunan IRA (İrlandalı Cumhuriyetçi Ordu), Cezayir’in Fransa’dan bağımsızlığını sağlamaya çalışan Cezayirlilerin oluşturduğu FLN (Ulusal Özgürlük Cephesi) ve İngiliz otoritelerine karşı savaşan ve Kudüs’te King David Oteli baskınıyla dünya kamuoyunda tanınan militan bir Siyonist örgüt olan IRGUN sayılabilir. Üçüncü dalgayı ise daha çok Soğuk Savaş kapsamında ve özellikle Vietnam Savaşı bağlamında değerlendirmek gerekir. Yeni sol dalga ile politize olan Kızıl Tugaylar ve Weather Underground gibi örgütler Vietnam Savaşı’ndan Üçüncü Dünya’nın savunusuna, gelişmiş ülkelerin hegemonik baskılarına karşı direnç oluşturmaktan kapitalist sistemin yıkılması amacına kadar geniş ancak benzer bir çizgide ilerlemişler ve dünyanın çoğu yerinde kendilerine taraftar bulmuşlardır. Örneğin, Filistin Özgürlük Örgütü, Türkiye’deki sol gruplar dahil pek çok örgütün desteğini almıştır. Taktikler, üçüncü dalgada daha çok uçak kaçırma ya da rehine alma gibi eylemler etrafında kümelenir. Mesela, 1972 Münih Olimpiyat Oyunlarında, Black September grubunun oyuncuları rehine olarak alması, dünya basını tarafından canlı yayınlarla takip edilmiştir. Uçak kaçırma teması ise özellikle Holywood sinemasının, ideolojik aygıt olarak halk arasında önce komünizm sonra da İslamiyet fobisi yaratmada kullandığı önemli bir medyum olacaktır. Bu dalgada amaç daha çok iktidarın ya da kamuoyunun ilgisini belirli bir meseleye çekmek veya belirli kişilerin serbest kalmasını sağlamaktır. Son dalga ise İran İslam Devrimi sonrası ortaya çıkan dini dalgadır. Bir yandan Hizbullah ve El-Kaide gibi çeşitli İslami gruplar, öte yandan Punjab’ta Sikhler, Yitzhak Rabin gibi Yahudiler veya kürtaj karşıtı çeşitli Hristiyan tarikatlar ya da Aum Şinrikyo Tarikatı gibi örgütler, otoriterler ile çeşitli dini amaçlar etrafında çatışmalara girmişlerdir. Bunlar, rehine alma gibi eski metotların yanında, canlı bomba/intihar saldırısı gibi yeni metotlar da kullanmaya başlamışlardır. Ancak bu yöntem, sadece dini gruplar tarafından değil PKK ve Tamil Kaplanları gibi örgütler tarafından da kullanılmıştır. Kısaca, Rapoport, dört dalgadan bahsetse de özellikle 1990’dan sonra “terörizm” kapsamına giren eylemliliklerin tanımları, hedefleri ve örgüt mensuplarının kimlik ve aidiyetleri oldukça karmaşık bir yapıya bürünmüş ve postmodernizmden “terörizm” de nasibini almıştır.
Peki, bu tarihsel art alandan yola çıkarak, “terörizm” kelimesini nasıl tanımlayabiliriz? Örneğin, 1901’de ABD Başkanı McKinley vurulduğunda, ertesi gün Philadelphia Record gazetesi Başkan’ın bir anarşist tarafından vurulduğunu yazıyordu. Ancak bir ABD Başkanı, şimdi vurulsa tüm gazeteler büyük ihtimalle onu vuranı bir “terörist” olarak tanımlayacaklardır. Dolayısıyla benzer eylemlere, farklı dönemlerde farklı isimler verilebiliyor diyebiliriz. Aynı şekilde, tamamen farklı eylemler de aynı isimle nitelendirilerek bu isim çetrefilli, muğlak, geniş ve kimin tarafından söylendiğine göre anlam değişimine uğrayacak bir hal alabiliyor. Yine de farklı dillerde farklı şekillerde isimlendirilebilse de “terörizm”, genel olarak Latince kökenli “terör” kelimesi üzerinden tüm dünyada genel kabul görmüş bir kavram gibi görünüyor. Türkçede de her ne kadar sözlükte “tedhişçilik” olarak geçse de “terörizm” kelimesi, gündelik hayatta neredeyse herkes tarafından bilinip kullanılıyor. İngilizce Oxford Sözlükte “gayri resmi ve yetkisiz şiddet kullanımı ve siyasi amaç uğruna kullanılan yıldırma”, Cambridge Sözlükte de “siyasi amaçlar için kullanılan şiddet eylemleri (tehdidi)” olarak tanımlanıyor. TDK’ya göre de “[b]ir siyasi davayı zorla kabul ettirmek için karşı tarafa korku salacak, cana veya mala kıyacak davranışlarda bulunma; yıldırıcılık, yıldırmacılık, terörcülük, tedhişçilik” olarak daha uzun tanımlanmış durumda. Hepsinde ortak hususun, siyasi bir amaca şiddet eylemleri ile ulaşma olduğunu belirtebiliriz. Ancak sözlüklerin de ilgili ülkelerin resmi ve genel politik duruşunu ve ideolojisini yansıttığını düşünürsek, bu tanımlamalar üzerinde gerek siyasetçiler ve akademisyenler gerekse sivil toplum arasında mutabık olunmadığı söylenebilir. Her ne kadar sözlükler tanımlasa da kelimenin aslında ne demek olduğu ile ilgili ne ülkemizde ne de dünyada genel bir ortaklık var. O halde, burada tanımlamada fikir birliği olmayan, çetrefilli ve muğlak bir kelimeden bahsediyoruz. Hatta özellikle korku duygusunu öne çıkaran “terörizm”, ülkemizde o kadar sık ve farklı durum için kullanılmaya başlandı ki kavramın bir noktada içi de boşalarak ve korku da dahil duyguları paralize ederek insanlara bir hissizlik vermeye başladı.
Buradan tanımlamanın zorluğuna gelecek olursak, buna işaret eden araştırmacılardan birisi, alan uzmanlarından Alex Schmid, tanımlama zorluğunu, dört temel nedene bağlar. Schmid, öncelikle “terörizm” kelimesinin tartışmalı yanına vurgu yaparak, tanımlamanın siyasi, hukuki ve toplumsal boyutları ile buna dair popüler fikirlerin birbiriyle uyuşmadığını belirtir. Yani, toplumda dolaşımda olan popüler söylemler, örneğin hukuki terminolojiden ya da bir siyasinin tanımlama biçiminden ayrılabilir. Mesela, herhangi birisi için “terörist” olan kişi, bir başkası için “özgürlük savaşçısı” olabilir. Bu tanımlamaların muğlaklığı, örneğin, Nobel Barış Ödülü almış Yasser Arafat için geçerli. Benzer husus, PKK lideri Abdullah Öcalan, El Kaide eski lideri Usama bin Ladin, Tamil Kaplanları lideri Velupillai Prabhakaran, Anders Breivik ya da Che Guevara için de geçerli. İkincisi, tanımlama sorunu doğrudan kimi grupları meşrulaştırma, gayri meşrulaştırma ve suç unsuru haline getirme ile ilgilidir. Örneğin, hem uluslararası kurumların hem de devletlerin kendi terörist listeleri var. Ancak bunlar tutarlılık sergilemiyor. Şimdiki Suriye’de eş-Şara (HTŞ) yönetiminin durumu, buna en iyi örneklerden biri. Burada önemli nokta, bu listeleme işinin lobicilikle doğrudan ilişkili olduğu. Üçüncüsü, birbirinden farklı formda ve tezahürde pek çok “terörizm” çeşidi olması. Mesela, Europol (European Union Law Enforcement Agency), ideoloji bazlı beş ayrı tür tanımlar: dini eğilimli, etno-milliyetçi ve ayrılıkçı, sol kanat ve anarşist, sağ kanat ve tekil unsurlar. Ancak ideolojik olmayan ya da sebebi olmadığı belirtilen faaliyetlerin nasıl değerlendirileceği burada bir sorun olarak ortaya çıkar. Elbette “devlet terörizmi”nin kategoriye alınmaması belki de daha büyük bir ideolojik soruna işaret eder. Schmid’in belirttiği sonuncu neden ise “terörizm”in tarihselliği. Yani, kelimenin iki yüzden fazla yıldır değişen anlamlarda kullanılan bir fenomen olmasıdır.
Tam da buradan hareketle, özellikle Batı akademisinde kavramın tüm sorunlara rağmen uluslararası arenada ortak ya da en azından benzer bir tanıma sahip olması gereği ifade edilmektedir. Bunun sebepleri arasında, öncelikle “terörizm”e karşı mücadele edilmesi isteniyorsa, uluslararası bir iş birliği olması için ortak bir tanım etrafında bir araya gelinmesi gereği gösterilir; çünkü Edwin Bekker’a göre “terörizm”, sınırları aşan bir fenomendir ve bu nedenle tanımlamada bir düzeyde genel bir mutabakat sağlanmalı ki karşılıklı veriler daha anlaşılır sağlanabilsin: örneğin “savaştığımız kim” ya da “bir grubu ‘terörist’ yapan veya yapmayan ne” gibi soruların yanıtlarının ortaklığı, elbette ortak bir tanımlamadan geçer. Bir ülkenin terörist kabul ettiğini bir başkasının etmemesinin arkasında, tanımlamanın yarattığı ideolojik örüntünün rolü büyüktür. Ortak tanımlama Bekker’e göre bu sorunun çözümüne bir katkı sağlayabilir. İkinci sebep, hukuksal perspektif. Özellikle insan hakları örgütleri, devletlerin askeri güçlerinin “terörizme karşı savaş” adı altında yürüttüğü operasyonların, kimi zaman kavramın bir bahane ya da istismar amaçlı kullanıldığına somut örnek olduğunu göstermektedir. Özellikle, otoriterleşen hükümetlerin işine gelecek şekilde, istismarın arkasındaki temel husus, kavramın muğlaklığıdır. Bu muğlaklık, “terörizm” adı altında muhalif kesimlerin sessizleştirilmesine imkân sağlar. Bu muğlaklığı giderecek belirli bir tanımlama da bu noktada önemli olabilir. Bir başka sebep de akademide güvenlik ve çatışma çözümü çalışmalarında veya “terörizm karşıtı” çalışmalarda kaynak kullanımın geçerlik ve güvenirliği meselesidir. Örneğin, küresel “terörizm” trendleri ile ilgili yapılacak bir çalışmada, Amerikan İç İşleri Bakanlığı verileri ile Europol verileri, kavramın iki kurum tarafından farklı tanımlanması nedeniyle farklı sonuçlar vereceği için bilimsel olarak da şaibe yaratabilir. Burada BM eski genel sekreteri Kofi Annan’ın çabasına değinebiliriz. Kofi Annan’ın “terörizm”in tanımı konusunda görüş birliğine varma çabasının, özellikle “devlet terörizm”i, ilhak, işgal ve bir devletin bir başka devlete savaş açması gibi konuların da “terörizm” tanımına girmesi gerektiği tartışmaları nedeniyle boşa çıkmış ve Annan’ın girişimi, başarısız olmuştur. Kısaca, bu bahsi Batı literatüründe en çok referans alan çalışmalardaan birini vererek kapatabiliriz. 1980’lerde Albert Jongman ve Alex Schmid alanda çalışan pek çok akademisyeninin yazılarını inceleyerek yaptıkları akademik bir çalışma sonrası (çalışmada 250 tanım ve “terörizm”in Fransız Devrimi’nden 2011 yılına kadar tarihsel aşamaları incelenmiştir.), “terörizm”in tanımına alınması gereken 22 tanımlayıcı içerik belirlemişlerdir. Schmid, çalışmayı 2011’de güncelleyerek bu sayıyı 12’ye indirmiştir. Buna göre; eğer ortak bir tanımlama yapılacaksa “terörizm” (1) bir şiddet eylemi pratiği ve/veya doktrini olması; (2) korku, dehşet, panik ve endişe ortaya çıkarması; (3) büyük ölçüde politik olması; (4) doğrudan kurbanları olması; (5) bir taktik olarak hangi bağlamda ortaya çıktığı; (6) niyet barındırması; (7) fiziksel şiddet veya buna tehdit barındırması; (8) doğrudan kurbanların asıl hedeflenen unsur olmaması; (9) motivasyon barındırması; (10) tehdit odaklı iletişim süreçlerine sahip olması; (11) failleri olması ve (12) bir şiddet kampanyasının parçası olması gibi içerikleri bir araya getiren bir kapsama sahip olmalıdır. Aslında, her ne kadar ortak bir tanımlama olmasa da “terörizm”in ne gibi unsurlar barındırdığını Schmid’ten hareketle bu noktada söyleyebiliriz. (Aslında Schmid, 1990’larda Birleşmiş Milletler’de bir tanım önerisi getirmiş ancak bu, Hindistan dışında kabul görmemişti. Tanım kabaca şöyledir: “terörizm, savaş suçunun barış zamanındaki karşılığıdır.”) Bu içerikten hareketle, ister devlet isterse devlet dışı aktörler olsun belirli grupların bir taktik ya da enstrüman olarak belirli bir amacı gerçekleştirmek üzere -özellikle saygı, meşruiyet ve iktidar elde edebilmek üzere- kullandığı bir fenomendir “terörizm” denilebilir. Bu noktada güç/zor kullanımı her zaman olmasa da bir amaç değil, araçtır. Korkunun oranı ve yayılımı, alan uzmanı Brian Jenkins’in de belirttiği gibi, ölü sayısının miktarından daha önemlidir ve temel amacın en önemli motivasyonlarındandır. Yapılan bir çalışma, Hollandalıların, ülkede daha az “terör” eylemleri yaşansa da İspanyollar ve İngilizlere göre daha çok korktuklarını ve ülkenin en önemli sorunlarından birinin “terörizm” olduğunu düşündüklerini ortaya çıkarmıştır. Dolayısıyla “teröristler”, öldürdükleri kişilerin sayısından ziyade bunu izleyen, takip eden insanların sayısını daha fazla önemserler. Dolayısıyla hedef, öldürülenlerden ziyade ki çoğunlukla birbirlerini hiç tanımayan kişilerden bahsediyoruz, bu eylemlerden korkacak binler hatta milyonlardır. Bu nedenle, kamusal sloganlardan biri olan “Korkmuyoruz”un, “terörizm” karşıtı söylemlerden biri olması şaşırtıcı değildir. Bu korkunun yayılmasında elbette salt eylemi düzenleyenlerin yanında medyanın ve siyasi figürlerin etkisi de yüksektir. Hatta akademisyen Ricky Tenakos, gazetecilikle “terörizm” arasında görünmeyen bir “nikah” olduğundan bahseder. Bu korkunun faturası, toplumsal huzursuzluktan ekonomik istikrarsızlığa pek çok yerde çıkar. Sonuç olarak, “terörizm”i; siyaseti ve toplumu etkilemek üzere şiddet kullanımı yoluyla korkuyu yayan bir araç, mekanizma ve/veya bir enstrüman olarak görebiliriz.
Sonuç olarak, elbette, bu fenomenin ne olduğuna ya da olmadığına dair, FBI gibi devletlerin istihbarat ve güvenlik kurumları, terörist olarak belirlenen grupların liderleri, STK’lar ve BM ve AB gibi uluslararası kuruluşlar tarafından tasarlanan ya da ifade edilen tanımları var. Bununla ilgili daha pek çok hususa değinilebilir. Nihayetinde bu, herhangi bir akademik iddiası olmayan informatif bir yazı olduğu için, kısaca “terörizm”in tarihsel arka planı, tanım sorunları ve tanımlananın gereğinden bahsetmeye çalıştım. Aşağıda konu üzerine daha fazla okuma yapmak isteyenler için birkaç İngilizce kaynak önerisi bırakıyorum. Bir sonraki yazıda akademideki “terörizm” ve “karşı terörizm” çalışmaları ile Küresel Terörizm Endeksinden bahsetmeye çalışacağım.
Okuma önerileri:
Alex Schmid. Handbook on Terrorism Research
David C. Rapoport. “The Four Waves of Rebel Terror and September 11”
Edwin Bakker. “Exclusion: Who Decides – and on What Grounds? Hizb ut-Tahrir and the HDIM”
Edwin Bakker and Beatrice de Graaf. “Preventing Lone Wolf Terrorism: Some CT Approaches Addressed”
Grugor Bruce. “Definition of Terrorism: Social and Political Effects”
Joshua Sinai. “How to Define Terrorism”
Judith Tinnes. “The Art of Searching: How to Find Terrorism Literature in the Digital Age”


