Biraz çetrefilli, az biraz da muğlak (2): Akademide "terörizm" ve "karşı terörizm" çalışmaları

Biraz çetrefilli, az biraz da muğlak (2): Akademide "terörizm" ve "karşı terörizm" çalışmaları

Hangi disiplinler hangi bağlamlarda “terörizm” ve “karşı terörizm” çalışmaları yapmaktadır?

Biraz çetrefilli, az biraz da muğlak (2): Akademide "terörizm" ve "karşı terörizm" çalışmaları

“Terörizm” ve “karşı terörizm” kavramları ve çalışmalarına dair yazımın ilk kısmında, “terörizm”in tarihinden, tanımlama zorluklarından, tanımlamanın neden gerekli olduğundan ve elementlerinden kısaca bahsetmeye çalışmıştım. Bu kavramlara, belirli bir bakış ile yaklaşmanın, bizi çatışma çözümü ve barış süreçlerinde, daha serinkanlı ve derinlikli kılabilme potansiyeli olduğunun altını çizmek olarak ifade etmiştim amacımı da. Bu ikinci kısımda da akademideki “terörizm” ve “karşı terörizm” çalışmaları ile Küresel Terörizm Endeksinden biraz bahsetmek istiyorum.

Sosyal bilimler alanında, akademik camiada dersek daha doğru olacak, bu fenomene dair çalışmalar kabaca 1950’lerin sonlarına uzanıyor diyebiliriz. O dönemde, daha çok “çatışma kuramı” üzerinden yürütülen araştırmaların yoğunlaştığı sorular, özellikle insanların neden çatışmaya girdikleri ve neden şiddet kullandıkları üzerinedir. Daha çok siyaset bilimi eğitimli akademisyenler, 1960’larda özellikle Batı ülkelerinde daha organize ilerleyen ve spesifik olarak Vietnam Savaşı karşıtlığı, sömürge karşıtlığı ve temel insan hakları üzerinden mobilize olan Yurttaş Hakları Hareketi ile “isyan”, “protesto” ve “siyasi şiddet” kavramlarını incelemeye başladılar. Bu incelemeleri, daha çok Siyasi Şiddet Çalışmaları disiplini altında yapıyorlardı. İncelemeye alınan gruplar genellikle, ABD’de Weather Underground gibi, anti-emperyalist, devrimci, Marksist ve Leninist gruplardı. 1970 ve 1980’lerde ise araştırmalar daha çok bu gibi örgütlerin hedef seçimlerinde (örneğin, Almanya’da Baader-Meinhof Örgütü, İtalya’da Brigate Rosse Örgütü ya da Japon Kızıl Ordu Örgütü) hangi araç, yöntem ve teknikleri kullandıkları ve nasıl bir uluslararası ağ üzerinden hareket ettikleri üzerine yoğunlaştı. 1990’lara geldiğimizde araştırmalar, özellikle milliyetçi-ayrılıkçı (İrlanda’da IRA, İspanya’da ETA, Hindistan ve Sri Lanka’da Tamil Kaplanları, Türkiye’de PKK gibi) veya köktendinci “terörist gruplar”ın (Hamas, Hizbullah ve el-Kaide gibi) saldırılarını nasıl düzenledikleri ve devletlerin bu saldırılara nasıl yanıt verdikleri üzerine yoğunlaşsa da “terörizm” çalışmalarına dair akademide gözle görülür ilgi azlığı vardı. Ancak 11 Eylül 2001 tarihinde İkiz Kulelere yapılan saldırı, akademik araştırmalara yön veren Batı entelijensiyasının milenyumun en trend araştırma sahalarından birini, “terörizm” ve “karşı terörizm” çalışmalarına ayırmasına neden olacaktı. Bunun sebebinin, ABD’nin Soğuk Savaş sonrası ortaya çıkan küresel tehdit boşluğunu, “küresel tehdit olarak İslamcı terörizm” ile doldurma ve böylece küresel gücünün meşruiyetini ve sermayedarların ekonomik gücünü sağlamlaştırma isteği olduğunu bugün artık biliyoruz.

2001 sonrası “terörizm ve karşı terörizm çalışmaları” alanı, artık genç bir disiplin olarak sosyal bilimlerin radarına girmiş ve alanda çok sayıda akademisyen, çeşitli merkezler ve anabilim dalları çatısı altında varlık göstermeye başlamıştır. Bu alanda 9/11 öncesine göre günümüzde çok sayıda seminer, çalıştay ve konferans yapılmış; pek çok düşünce kuruluşu, danışma kurulu, bölgesel-ulusal-uluslararası kurum ve kuruluş (Uluslararası Karşı Terörizm Merkezi-ICCT’ye göre en az 200 yapı) ve en az 100 üniversite bölümü ile araştırma merkezi açılmıştır. Bunlar, genellikle hükümetlerin de politika üretirken araştırma çıktılarını kullandıkları yapılardır; çünkü burada araştırmacılar, en azından önemli ölçüde, “bizi tehdit eden ne/kim?”, “neden tehdit ediyorlar?”, “bununla ilgili biz ne yapabiliriz?” ve “doğruyu yanlıştan nasıl ayırırız?” gibi sorular etrafında araştırma desenlerini oluşturmaktadır. Buradan hareketle, kısa sürede ortaya raporlar, kitaplar, makaleler, belgeseller ve benzeri metinden oluşan yüklü miktarda literatür çıktığı söylenebilir. Bu noktada, alanda kadın akademisyenlerin sayısının oldukça az olduğunun altını çizmek isterim. Anne Speckhard, Jessica Stern, Mia Bloom, Martha Crenshaw ve Beatrice de Graff gibi kadın araştırmacıların etkili işleri olsa da siyaset bilimlerindeki genel erkek egemen durumun burada da geçerli olması hem şaşırtıcı değil hem de üzerinde düşünülmesi gereken bir durumdur.

Dünya genelinde önemli kabul edilen merkez ve okulların çoğu, ABD’de Washington D.C.’de ve Londra’da bulunmaktadır. Özellikle Maryland ve Georgetown üniversitelerinde, ilgili literatürde referans verilen pek çok çalışma yapılmaktadır. Prestijli kabul edilen yerlerden bir diğeri İskoçya, St. Andrews’de bulunan merkezdir. Ayrıca Avustralya, İspanya, Hollanda, Norveç ve İsveç’te de önemli merkezler bulunmaktadır. Batı dışında, İsrail, Nijerya ve Singapur’da da çeşitli merkezler vardır. Alanda en prestijli kabul edilen akademik yayınlar arasında ise Conflict and Terrorism, Intelligence and National Security, Terrorism and Political Violence, Critical Studies on Terrorism ve Perspectives on Terrorism sayılabilir. Buradan yola çıkarak, “terörizm ve karşı terörizm çalışmaları”nın erkek egemen ve Batı merkezli olduğunu ve bunun da oldukça tartışmalı bir alan yarattığını belirtmekte fayda var.

Her ne kadar Türkiye’de de “terör” özellikle 1980 sonrasından günümüze Türkiye’nin iç ve dış politikasını belirleyen en önemli unsurlardan olsa da Batı’ya göre bu alanda akademik çalışmaların yaygın olmadığı söylenebilir. İnsan hakları derneklerinin hak ihlallerine dayalı çalışmaları ile devletin istihbarat birimleri, kamusal birkaç kurum (NATO Terörizmle Mücadele Mükemmeliyet Merkezi, İGAM ve TÜDPAM gibi) ve üniversitelerin birkaç merkezi dışında geniş bir akademik araştırma ağından bahsedemeyiz. Ancak yine de bu alanda, Siyaset Bilimi, Uluslararası İlişkiler, Hukuk ve Güvenlik Çalışmaları gibi birkaç bölüm ve anabilim dalında çeşitli dersler verilmekte ve hatırı sayılır sayıda lisansüstü tez hazırlanmaktadır. Örneğin, Ulusal Tez Merkezi’nin verilerine göre, “terörizm” üzerine yazılmış 1.312 kayıt bulunmaktadır. Bunların özellikle Hukuk ve Uluslararası İlişkiler alanında yapıldığı göze çarpmaktadır. DergiPark akademik dergiler ağında ise Güvenlik Çalışmaları Dergisi ve Terörizm ve Radikalleşme Araştırmaları Dergisi dışında bir dergi bulunmamaktadır.

Peki, hangi disiplinler hangi bağlamlarda “terörizm” ve “karşı terörizm” çalışmaları yapmaktadır? Öncelikle, elbette siyaset bilimi akademisyenleri özellikle siyaset ve “terörizm” arasındaki ilişkiye, siyasi süreçlere, hükümetlerin bu eylemlere cevap verme stratejilerine ve karar alma mekanizmalarına etkisine odaklanırlar. Askeri Bilimler ve Savaş Çalışmaları alanında genellikle “terörizm” ile mücadelede ordunun savaş teknolojilerini kullanımına odaklanılır. Uluslararası İlişkiler disiplini, “terörizm”in neden ve kim tarafından gündeme alındığını araştırır. Ayrıca ülkeler arasındaki ilişkilerde “terörizme karşı savaş” söyleminin etkileri incelenir. İletişim Çalışmaları ve Sosyoloji alanları da “terörizmin” nasıl yayıldığı ve etkisi, medya araçlarının kullanımı, korkunun toplumda nasıl oluştuğu, toplumsal tepkinin veçheleri gibi sorunsallara yönelirler. Son olarak Psikoloji, “teröristlerin” kafalarının nasıl işlediği, ne düşündükleri, neden ve nasıl davrandıkları, sıradan insandan farkları, patolojik olup olmadıkları, grupların karakteristik özellikleri ve kimin nasıl radikalleştiği gibi meseleleri çalışır. Bunların dışında, Çatışma Çalışmaları, Hukuk, Kamu Yönetimi, Polis Akademisi İç Güvenlik, Antropoloji, İktisat, Tarih, Felsefe, İstihbarat Bilimleri, Siyasi Coğrafya ve Kriminoloji gibi disiplinler de “terörizm” çalışmalarına zaman zaman odaklanır.

Kısaca, tüm bu kapsam içinde, “terörizm” ve “karşı terörizm” çalışmalarına çok çeşitli yaklaşımlar bulunmaktadır. Ancak ilk etapta, öyle ya da böyle bu alanda çalışan araştırmacının, mutlaka siyaset bilimine bir ölçüde hâkim olması beklenir. Çalışmaya nereden başlanması gerektiği, bireylerin mi grupların mı ya da siyasi sistemlerin mi çalışılması gerektiği, çalışma özneleri olarak “terörist-özgürlük savaşçısı” unsurlarla mı “terörizme karşı savaşanlarla” mı görüşmeler yapılacağı, verilerin nasıl toplanacağı, arşiv taramalarının nasıl yapılacağı gibi daha çok yöntemsel ve sosyolengüistik sorular etrafında şekillenir bu yaklaşımlar. Bu noktada literatürde, yöntemsel sorunların çözümüne dair en fazla referans verilen 3 yaklaşıma değinebiliriz: İlki, rasyonel ya da enstrümental yaklaşım. Bu yaklaşımı benimseyen araştırmacılar, “terörizm” ve “terörist”leri, belirli siyasi amaçları gerçekleştirmeye yönelik hareket eden rasyonel aktörler olarak görürler. Maliyet-yarar ilişkisi içinden eylemleri, saldırıları ve tutumları analiz ederler. Örneğin, akademisyen Martha Crenshaw, rasyonel yaklaşımla çalışan araştırmacılar arasındadır. İkincisi, sosyal psikoloji yaklaşımı. Rasyonel yaklaşım, daha bütüncül olarak siyasi sistemler içerisinden konuya yaklaşırken, Jerrold Post gibi akademisyenler bireylerin ve küçük grupların düşünce tarzları ve eylemleri arkasındaki motivasyonlarına odaklanırlar. Üçüncüsü ise akademik veya kuramsal yaklaşım. Bu alanda çalışan akademisyenlerin çoğu, bu yaklaşımı kullanmaktadır; çünkü buna göre “terörizm”, çoklu nedeni olan ve muğlak bir kavramdır.

Tüm bunlara kısaca değindikten sonra, “terörizm” üzerine akademik çalışmalar yapılmasının önemli handikaplarından da bahsedebiliriz. Bunlardan ilki ve en önemlisi, ilk kısımda da bahsettiğim, tanımlama sorunudur. Ortak bir kavram tanımı bulunmadığı için, fenomene dair karşılaştırmalı çalışmalar da her zaman tartışmalı hale gelmektedir. İkincisi, kavramın oldukça öznel ve politik olmasıdır. Özellikle, araştırmacıların kullandığı raporların, tutanakların ve kaynakların önemli bir kısmı resmî kurumlardan edinilir ve bunların da belirli bir ideolojik arka planla hazırlandığı açıktır. Ayrıca nicelik olarak da aynı anda (tek bir saldırıda) büyük sayılardan bahsedilemeyeceği için genellemelere ulaşmak zorlaşır. Günümüzde medyanın çeşitlenmesi ve kolay erişilebilirliği ile kaynaklara ulaşım daha kolay olsa da bu durum bir sorun olarak devam etmektedir. Bunun yanında, “terörizm”in sürekli değişen bir fenomen olması da güçlük yaratır. Buna “gizlilik” de eklenince sorun büyür. Hem “terörizm” alanında çalışan devlet yetkilileri, istihbarat ve ordu mensuplarına ulaşmak hem de “terörist” kabul edilen grupların üyelerine ulaşarak veri toplamak çok zordur. Tüm bu eylem ve karşı eylemlilikler “gizlilik” üzerinden ilerlediği için geçerli ve güvenilir veriye ulaşmak çoğu araştırmacı için riskli ve olasılığı düşük kabul edilir. Örneğin, bir gizli istihbarat servisinde ya da bir gerilla kampında katılımcı gözlemci olarak bulunmak çoğumuza ütopik gelebilir. Bu gibi çalışmalar, araştırmacının etiketlenmesine de neden olacağı için artı bir etik risk unsuru olarak, bu alandan sosyal bilimcileri uzaklaştırır. Örneğin, her ne kadar doğrudan alanda çalışma yapmasa da “terör”le ilişkilendirme ve etiketlenme konusunda araştırmacı sosyolog Pınar Selek’in maruz kaldıklarını hatırlamak yeterli. Tüm bunlara rağmen yapılabilen saha araştırmalarında ayrıca elde edilen verilerin geçerli ve güvenilir olup olmadıkları ve bunların verifikasyonu da üzerinin tuzu biberi. Yine de Jessica Stern (Terror in the Name of God kitabı) ya da Arzu Demir gibi endemik araştırmacıların (kaldı ki Arzu Demir’in çalışması Dağın Kadın Hali kitabı yasaklandı ve hakkında dava açıldı.) derinlikli çalışmalar yapabildiğini söyleyebiliriz.

Bununla birlikte, Andrew Silke ve Magnus Ranstorp gibi akademisyenler, özellikle 9/11 sonrası artan araştırmaların popülist olduğunu ve eleştirel açıdan konuya yaklaşılması gerektiğinin altını çizmişlerdir. Özellikle kitle imha silahları ve “terörizm” bağlantısı ile “yalnız kurt terörizmi” gibi daha az rastlanır konulara daha fazla eğilim gösterilmesini de doğru bulmadıklarını belirtirler. Ayrıca aslında öyle olmasa da konuya “terörizm”e “ülkenin en büyük tehdidi” gözüyle bakılarak araştırma yapılması da ayrı bir sorun addedilir. Bunun yanında, “terörizm”e dair araştırmalar sonunda ortaya çıkarılan ön kabullerin de doğrulanması gerekir. Kısaca, her ne kadar alanda giderek artan sayıda nitelikli çalışmalar yapılıyor olsa da eksiklikler oldukça fazla ve araştırma hususunda dikkatli olunması da elzemdir. Buna ek olarak, özellikle “terör” saldırılarının en az olduğu Batı coğrafyasının en fazla merkez ve akademisyeni barındırması da konfor alanı ve imkân ile doğrudan ilgilidir. Doğrudan çatışma bölgelerinde veya “terör” eylemlerinin yoğunluklu yaşandığı örneğin Pakistan’da ya da Somali’de aynı Batılı akademisyenler aynı şekilde çalışabilirler miydi bu büyük bir soru işaretidir. Çalışmaların artması ve nitelikli hale gelmesi için uluslararası projeler ve benzeri yapılması ayrı bir gereklilik olarak öne çıkar.

Buraya kadar, “terörizm” ve “karşı terörizm” çalışmalarının kapsamından ve sorunsallarından kısaca bahsetmeye çalıştım. Yazıyı, şu an bu çalışmaların Batı ekseninde nasıl yürütüldüğüne dair bir örnek teşkil etmesi adına IEP (İktisat ve Barış Enstitüsü) isimli düşünce kuruluşunun 2025 endeksinden bahsederek noktalamak istiyorum.

IEP, merkezi Sidney’de olan ve New York, Brüksel, Nairobi, the Hague ve Mexico City’de de ofisleri bulunan, kâr amacı gütmeyen bağımsız bir düşünce kuruluşudur ve ana ekseni küresel barışın ölçümlenmesidir. IEP kapsamında her yıl yayınlanan Küresel Terörizm Endeksi, Dragonfly’s Terrorism Tracker veri tabanı (açık kaynaklar üzerinden veri tabanı oluşturulmaktadır.) kullanılarak hazırlanmaktadır. Endekste, kavramı nasıl tanımladıkları ve neye göre “terörist” grupların belirlendiği üzerine herhangi bir açıklama bulunmamaktadır. Yalnızca “terörizm”, “küresel bir tehdit” olarak ifade edilmektedir ve 2024 yılında toplam 66 ülkede “terör” eylemi tespit edildiği belirtilmektedir. Endekse göre, 2024 yılında 30 ülkede şiddet eylemleri içinde bulunan en fazla ölümden (7,555 kişiden 4,204’ü) sorumlu dört “terörist” grup şöyle: İslam Devleti (IŞİD) (2024’te en fazla ölümden sorumlu olan örgüt: 22 ülkede 1805 kişi), Müslüman Nusrat el-İslam Cemaati (JNIM), el-Şabab ve Tehrek-e-Taliban Pakistan (TTP). Ancak, 2024 yılında saldırıların %36’sı herhangi bir grup/örgüt tarafından üstlenilmemiştir. Ayrıca, “terör” eylemlerinin 52’si “yalnız kurt” diye tabir edilen tek kişi tarafından yapılmıştır ve bunların neredeyse tamamı genç ya da ergen ve herhangi bir örgütle ilişkisi bulunmayan bireylerdir. Endeks, bunda dark web ve sosyal medyanın rolünün altını çizmektedir. Küresel çapta, eylemlerden en fazla etkilenen bölge Sahel, ülke ise Burkina Faso’dur. Bu ülkeyi Pakistan ve Suriye takip etmektedir. 2023’e göre, 2024 yılında genel olarak “terörist” saldırılarda nicelik olarak bir azalma olduğu da tespit edilmiştir. Terörizmin 2007’den itibaren giderek azaldığı 3 ülke Irak, Afganistan ve Tayland iken, giderek yükseldiği 3 ülke Pakistan, Suriye ve Mali’dir. Bölgesel olarak da son on yılda, saldırıların merkezi Orta Doğu ve Kuzey Afrika’dan, Sahra Altı Afrika’nın Sahel bölgesine kaymıştır. Uruguay, Bahreyn ve Paraguay ise “terörizm” bakımından en az tehdit barındıran 3 ülke. Antisemitizme de ayrıca değinen endeks, Yahudi cemaatine karşı işlenen nefret suçlarını da ayrı bir trend olarak belirtmektedir. Ancak, Gazze ya da Filistinlilere dair İsrail devleti dışı saldırılardan ya da ABD’deki nefret suçlarından bahsetmemesi ilginçtir. “Terörizm”in Orta Doğu’dan Sahel’e (Nijer, Nijerya, Sudan, Güney Sudan, Mali, Burkina Faso, Çad gibi ülkelerde yoğunlaşan) kaymasında Sahel bölgesinin çeşitli elementlerin yatağı olması gibi ekonomik sebeplerden bahsedilirken Orta Doğu’da İsrail’in saldırgan ve savaşçı tutumundan hiç bahsedilmemektedir.

Türkiye’nin ismi ise endekste 18 yerde geçiyor ve bunların önemli kısmı Türkiye’nin Suriye’deki yükselen rolüne dair. Özellikle Esad sonrası rejim döneminde Türkiye’nin rolünün arttığı ve bölgede “dominant bir güç” haline geldiği belirtiliyor. Türkiye’nin SDG’ye karşı izlediği politikanın, bölgede IŞİD’in gücünü artırabileceği ayrıca ifade ediliyor. Bununla birlikte, Haziran 2023-Mayıs 2024 arasında IŞİD’li olduğu şüphesiyle 2.733 kişinin göz altına alındığı ve bunlardan 692 kişi tutuklandığı da endekste belirtilmiş. “Terörizm”den etkilenen ülkeler sıralamasında Türkiye 2024 yılında dünya genelinde 32., Avrupa’da ise 2. sırada bulunuyor. Ancak 2016’ya kıyasla son 10 yılda saldırıların önemli ölçüde azaldığının altı çiziliyor (2024’te 7 saldırıda 7 can kaybı ancak 2016’da 247 saldırıda 591 can kaybı).

Buradan hareketle, endeksin her ne kadar genel trendleri nicelik olarak vermeye çalışsa da nesnel olmak bir tarafa politik olarak Batılı görüşü yansıttığı aşikâr ve bu durum alanda bağımsız çalışmaların akademik ve nesnel yapılması hususunda daha çok yol alınması gerektiğini de somutlaştırıyor bana kalırsa.

Buraya kadar genel kapsam ve akademik çalışmalara değinmeye çalıştım. Bir sonraki yazımda da “terörizm” ve “karşı terörizm” çalışmalarının ön kabullerinden bahsederek seriye devam edeceğim.

İlgili İçerikler