Biraz çetrefilli, az biraz da muğlak (3): "Terörizm"in beş ön kabulü

Biraz çetrefilli, az biraz da muğlak (3): "Terörizm"in beş ön kabulü

Geldiğimiz son aşamada PKK, başarılı bir örgüt müdür? Burada ilk soru hangi PKK? Türkiye’de faaliyet gösteren yapılar mı? Avrupa’daki bağlantıları mı? Irak ve Suriye yapılanmaları da buna dahil mi? Bir bütün olarak hepsi mi?

Biraz çetrefilli, az biraz da muğlak (3): "Terörizm"in beş ön kabulü

“Terörizm” ve “karşı terörizm” kavramları ve çalışmalarına dair yazımın ilk iki kısmında, “terörizm”in tarihinden, tanımlama zorluklarından, tanımlamanın neden gerekli olduğundan ve elementlerinden; daha sonra da “terörizm” ve “karşı terörizm” çalışmaları ile Küresel Terörizm Endeksinden bahsetmeye çalışmıştım. Bu yazımda da “terörizm” çalışmalarının ön kabulüne kısaca değineceğim.

Son haftalarda TBMM’de kurulan “Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu” kapsamında yürütülmekte olan çalışmaların da somut bir şekilde gösterdiği gibi “terörizme” dair tartışmaların politika üretme süreçlerini belirleme gücünün hayli fazla olduğunu söyleyebiliriz. Bununla birlikte, “terörizme” dair kuramlar ve ön kabullerin, zaman içinde bu kavramın muğlak doğası nedeniyle değişime uğrama potansiyelini sürekli akılda tutmak gerekir.

Buradan hareketle, çok uzatmadan “terörizme” dair belli başlı beş ön kabul sıralayabiliriz:

(1) “Terörizm”in kaynağı yoksulluktur.

(2) “Teröristler” psikopattır.

(3) “Terör” giderek daha da ölümcül hale gelmektedir.

(4) “Terör” eylemleri çok büyük oranda Batı karşıtıdır.

(5) “Teröristler” amaçlarına ulaşmada başarılıdır.

Şimdi, bu ön kabullerin doğru, yanlış ya da bir mit olup olmadığına bakalım.

İlk ön kabul, daha çok “terörizm”in kökenine dairdir ve yoksulluğun, “teröristleri” yarattığını söyler. Örneğin, BM eski Genel Sekreteri Colin Powell, 2002 yılında bir toplantıda “terörizmin” sebebinin yoksulluk, cehalet ve umutsuzluk olduğunu belirtmiştir. Güney Afrikalı Başpiskopos Desmond Tutu da 2007’de yaptığı bir konuşmada yoksulluk, yaygın hastalıklar ve cehaleti bitirmediğimiz sürece, “terörizmin” bitmeyeceğini ifade etmiştir. Bu görüşün arka planında, insanın iyi olma halinin engellenmesi durumunda ortaya çıkan yıkıcı öfkenin, devlete ya da iktidara nasıl yöneltildiği vardır. Genellikle yoksul ülkeler veya bölgelerden kişilerin “terör” örgütlerinde bir araya gelmesi de buna somut örnek gösterilir. Buna ek olarak, özellikle kimi radikal sol gruplar, şiddet eylemlerini yoksullar adına yaptıklarını ifade ederler. Ancak bu böyleyse, neden iktidarlar -özellikle “terörizm” ve yoksulluk arasındaki bağlantıyı da genellikle bunlar kurar- yoksulluğu önlemek için önlemler almak yerine; zaman, insan kaynağı ve parayı başka yerlere kanalize ediyorlar? O halde bu bağlantı, gerçekten var mı yoksa ön kabulümüz bir mitten mi ibaret?

Örgüt liderleri üzerinden örneklediğimiz zaman, bu kişilerin her zaman yoksul olmadıklarını görürüz. Örneğin, Usama bin Ladin, zengin bir Suudi ailesinin oğluydu. Noel bombacısı lakaplı Ömer Faruk Abdulmuttalip de Nijerya’nın önde gelen ailelerinden birine mensuptu. Yine Norveç’te 80 kişinin ölümünden sorumlu Anders Breivik veya Almanya’da Ulrike Meinhof üst sınıfa mensup ailelerden gelmekteydi. Bir başka açıdan yapılan bir çalışmada, Avrupa’da cihatçı örgütlere katılan gençlerin, genellikle göçmen ailelerin çocukları olduğu ve çevrelerinden daha yoksul olmadıkları ortaya çıkarılmıştır. Genel olaraksa, her yoksul elbette bir “terör” örgütüne katılmıyor. Her ne kadar çeşitli endekslerde en yoksul ülkeler ile en fazla “terörist” saldırı olan ülkeler arasında anlamlı bir bağ olsa da (Sahel bölgesinde olduğu gibi), refah seviyesinde en altlarda olan tüm ülkelerin buna göre “terör” eylemlerinde de aynı sırayı takip etmedikleri görülür. Bir başka örnek, refah seviyesi o dönemde de yüksek olan ülkelerden İtalya, Japonya ve Almanya’dan verilebilir. Her ne kadar gelişmiş ülkelerden olsalar da 1960-70’lerde bu ülkelerde de pek çok eylem yapıldığı bilinmektedir. Akademik çalışmalar kapsamından baktığımızda da araştırmacı James Piazza’nın Rooted in Poverty (2006) isimli çalışmasında kişi başına düşen gelir, okur yazarlık oranı, düşük yaşam kalitesi, işsizlik gibi etkilerin “terörizm” ile doğrudan bağlantılı olmadığını ortaya koyduğunu görürüz. Benzer sonuç, Alan Krueger ve Jitka Maleckova’nın yoksulluk, eğitim ve “terörizm” bağlantısını araştırdıkları Hizbullah odaklı çalışmalarında da çıkmıştır. Buna karşın, çalışmalarında “terörizm”in daha çok, onur kırıcı davranışa maruz kalınınca ortaya çıkan hayal kırıklığı gibi hislerin motive ettiği politik durumlara bir yanıt olduğu ortaya çıkmıştır. Kısaca, her ne kadar doğrudan yoksullukla bağlantılı tekil örnekler bir hayli fazla olsa da henüz “‘terörizm’ yoksulluktan doğar” ön kabulü genellenebilir bir yargı olmaktan uzak görünmektedir.

İkinci ön kabul, “teröristler”in psikopat olduğuna dairdir. Bu ön kabulde temel mesele, bir insanın, masum başka insanları, hatta kimi durumlarda kendilerini de nasıl öldürebildikleridir. Bu kabul kapsamında, “normal” bir insanın böylesi bir eylemlilik içine eğer “akıl sağlığını” yitirmediyse yeltenmeyeceği düşünülür. Ancak bu durumda, örneğin, “unabomber” Tez Kaczynski, neo-Nazi Anders Behring Breivik, bir uçağı havaya uçurmak için ayakkabısına bomba koyan Richard Reid, 9/11 saldırılarının mimarlarından Halid Sheikh Muhammed ya da Teksas’ta 13 kişinin ölümüne neden olan saldırıyı düzenleyen psikiyatr Nidal Hasan’a, akıl sağlığını kaybetmiş birer deli diyebilir miyiz?

Öncelikle, bunların “deli” ya da “psikopat” olduğunu gösteren derinlikli akademik çalışmalar yapılamamıştır. Mahkeme sırasındaki “sağlık kontrolleri”nde de buna dair bir emare bulunmamaktadır ki bu “kontroller”in de sorunlu doğasını bir kenarda tutmak lazım. Özellikle, bu ön kabulün en büyük sorunu, “terörizm”in belirli amaçları gerçekleştirmek için siyasi motivasyonlarla yapıldığı genel görüşü ile çelişmesidir; çünkü burada rasyonel-irrasyonel ikiliği ortaya çıkar. Bununla birlikte, “delilik”, “akıl sağlığı” ve “psikopatlık” gibi terimlerin oldukça öznel olması da bir başka sorunlu yandır. Spesifik olarak, “terörizm” çalışmalarında, rasyonel-enstrümental yaklaşım ile sosyal-psikolojik yaklaşımı benimseyenler bu ön kabulü yadsırlar. Örneğin, alanın önde gelenlerinden ve The Mind of the Terrorist: The Psychology of Terrorism from the Ira to Al-queda (2007) kitabının yazarı Jerrold M. Post “teröristler”in klinik olarak psikopat, fanatik, duygusal çöküntüde ya da depresif olmadığını ortaya koymuştur. Aksine, güvenlik riskinden dolayı “terör” örgütleri, özellikle duygusal savrulma yaşayanları bünyelerinde bulundurmamaktadır. Alan akademisyenlerinden Louise Richardson ve Ehud Sprinzak da bunların “deli” olmadıklarını, aksine dair ampirik kanıtların bulunmadığını belirtirler; hatta Sprinzak “teröristler”in daha çok “rasyonel fanatik” olduklarını ifade eder. Her ne kadar, hiçbir “terörist” “deli” veya “psikopat” değildir gibi bir genelleme de yapılamayacak olsa da ikinci ön kabule dair daha fazla ampirik çalışmaya ihtiyaç olduğu kesindir. Bu durumda, her ne kadar bu ön kabule mit diyemesek de yanlış bir ön kabul olduğunu belirtebiliriz.

Üçüncü ön kabul, “terörizmin” giderek daha da ölümcül hale gelmesi üzerinedir. Bu ön kabulde iki ayrı yön var: ilki eylemlerde daha fazla insanın ölüp ölmediğinin istatistiği; ikincisi bireysel “terör” saldırılarının istatistiği. Her ikisinde de çıkış noktası, özellikle 9/11’den sonra “terörizm”in küresel ölçekte daha ölümcül hale geldiği ve dünyanın en büyük derdi olduğu görüşleri. ABD’li Başkan Bush’un yardımcısı Dick Cheney’den, Avustralya Dışişleri Bakanlığına, ünlü akademisyen Peter Neumann’dan Donald Trump’a kadar pek çok figür, son yirmi yıldır şiddet ve sembolik değerin, “yeni terörizm çağı”nda bir dolu sivilin hayatına kastedecek şekilde ortaya çıkmasının nasıl rutinleştiğini ve bu rutine nasıl-özellikle silah sanayi içinde-önlemler alınması gerektiği konusunda ahkam kesmekteler. İşte, bu ön kabul de tam bunların orta yerinde duruyor. Hatta alan uzmanlarında Bryan Jenkins, 1975’te belirttiği “teröristlerin amacı, az insan öldürerek çok insanın izlemesini sağlamaktır” görüşünü 2006’da “teröristlerin amacı çok insan öldürerek çok insanın izlemesini sağlamaktır” şeklinde güncellemiştir. Bunda yeni silah türleri, kitle imha araçları ve benzerinin teknolojik ilerlemelerle daha komplike hale gelmesinin de etkisi muhakkaktır. Ancak küresel endeksler incelendiğinde -bunlardan bir tanesine bir önceki yazımda yer vermiştim- eylemlerde düzenli bir istatistiki artış olmadığı lakin sürekli inişli çıkışlı bir ivme olduğunu gösteriyor. Özellikle bölgesel olarak istikrarsız olan yerlerde bu eylemlerin kümelendiğini de belirtmek gerek. Buna rağmen “terörizm”in tüm dünyada giderek artan bir şekilde daha da ölümcül olduğunun altının çizilmesinde silah sanayinin bereketli politikaları olup olmadığını, konuyla ilgili eğitim almamış bir insan da rahatlıkla irdeleyebilir. James Piazza’nın çalışmalarında da gösterildiği gibi her ne kadar 1960’lardan itibaren toplamda daha fazla insan bu saldırılarda öldürülüyor olsa da (ki küresel nüfus artışını da burada hesaba katmak gerekecek); bu çalışmaların bir yönünü çürütecek şekilde saldırı başına ölen kişilerin sayısının arttığı gibi bir trendi henüz yakalayamıyoruz. Dolayısıyla bu ön kabul için ne tamamen yanlış ne de tamamen doğru diyebiliriz.

Dördüncü ön kabul ise “terörizm”in büyük ölçüde Batı karşıtı olduğuyla ilgili. Ama gerçekte öyle mi?

Bu ön kabule iki açıdan bakılabilir: öncelikle “teröristler”in hedefi, genellikle hep Batılı ülkeler ya da Batılı olanlar mı? Burada Batı’dan kastımız da önemli. Batılı derken, Batı Avrupa, ABD, Kanada, Avustralya ve Yeni Zelanda’yı anlıyoruz daha çok. İkincisi, bu örgütlerin retorik söylemleri mi Batı karşıtı? Bu ön kabulde elbette şu da var. Demek ki “teröristler” Batılı olmayanlar. George W. Bush, 9/11’den sonra yaptığı açıklamalardan birinde şöyle demişti: “Amerikalılar, onlar (Batılı olmayanlar) neden bizden nefret ediyorlar diye soruyorlar. Tam olarak burada gördüklerinden (yaşam biçimimizden) nefret ediyorlar. Demokratik olarak seçilmiş hükümetten (nefret ediyorlar) (çünkü) onların liderleri, kendi kendilerini başkan ilan ediyor. Bizim özgürlüklerimizden, din özgürlüğümüzden, ifade özgürlüğümüzden, seçme ve seçilme özgürlüğümüzden nefret ediyorlar.” Bush başta olmak üzere, el Kaide gibi örgüt liderleri de, alanda çalışan pek çok akademisyen de örgütlerin önemli kısmının Batı karşıtı olduğunda birleşiyorlar. Örneğin, cihatçılık üzerine birçok çalışması bulunan Walid Fharis veya Martha Crenshaw, “terörist” grupların ve bireylerin cihadı Batı’ya karşı, özellikle Batı medeniyeti ve demokrasisine karşı bir çağrı olarak algıladığını belirtirler. Burada elbette “cihat” ve “terör” kelimelerinin eş anlamlı hale getirildiği ön plana çıkartılarak, örgütlerin Batı’nın adaletsiz, eşit olmayan ve ayrımcı tutumuna yönelik politik eleştirilere ya yer verilmez ya da yüzeysel olarak verilir. Peki, tüm bunlar dini ayrımcılığı yayan, tektipleştirici, İslamofobik bir genelleme ortaya çıkarıyorsa? Bu da nefret söylemini artırarak toplumsal huzursuzluğu yaratarak bir ahlaki paniğe yol açıyorsa? Bunu biraz test etmek için, “terörist” ilan edilen örgütlerin hedef kitlelerinin Batılı olup olmadığına bakmak da gerekir. Örneğin Küresel Terörizm Endeksinde, ölümlerin ezici çoğunluğunun Batılı olmayan yerlerden olduğunu görüyoruz (örneğin Sahel bölgesinden). Yani, “Müslüman örgütler”, “Müslüman”ları öldürüyor gibi görünüyor. Yani, örgütlerin retorikleri Batı karşıtı olsa da hedefleri Batılılar olmuyor genelde. Endekslerde Batı’da meydana gelen saldırılarda da Batı karşıtı söylemlerden ziyade milliyetçi, ideolojik söylemler veya bireysel saikler var. İşin doğrusu, bu ön kabulün ortaya çıkmasında, Batı karşıtı grupların, medyanın da katkısıyla, “terörizm” kapsamının önemli bir alanını işgal etmesi. Endekslere bakınca da bunun aksini belirtmek çok mümkün görünmüyor. Her ne kadar söylem düzeyinde Batı karşıtlığı olsa da reelde ya da insanların hayatını ne uğruna kaybettiği meselesinde Batı karşıtlığı olarak Batılı ölümleri göremiyoruz. Kısaca, ön kabulün söylem düzeyinde kısmen doğru olsa da fiilen doğru olmadığını söyleyebiliriz.

Son ön kabul ise “terörizm”in amaçlarına ulaşmada başarılı olduğunu savunur. Burada öncelikle başarının tanımı önemlidir. Eğer, “terörizm”, politik amaçlara ulaşmak için yapılan şiddet eylemleri kapsamında değerlendirilecekse burada örgütlerin/bireylerin bu eylemleri sonrası amaçlarına ulaşıp ulaşamadıklarına bakılmalıdır. Lakin başarıdan kasıt eğer kitleleri korkutmak ve/veya kamuoyu, medya ya da politikacılar etrafında gündeme gelmekse / gündemde kalmaksa burada farklı bir ölçmeye gidilmesi gerekir. İlki üzerinden araştırma yapan Max Abrahms, 28 örgütü incelediği çalışmasında, bunlardan %7’sinin amaçlarına ulaşabildiğini bulmuştur. Bunun yanında, sivillere yönelik saldırıların, askeri birliklere yapılan saldırılardan, başarıya ulaşma konusunda, daha etkili olduğunu ortaya koymuştur.

Peki, hedeflerine ulaşmada başarı oranı bu kadar düşükse o halde neden bu örgütler eylemlerine devam ediyorlar? Araştırmacı Paul Wilkinson’in buna cevabı, örgüt mensuplarının, eylemlerinin iktidarları yıldırması yönünde hep umutlu olmaları. Bu noktada, “terörizm”in kimi örgüt mensupları arasında romantik bir araç olarak da konumlandığı söylenebilir. Benzer şekilde akademisyen Brian Jenkins de her ne kadar günümüzde finansman, iletişim ve örgütsel modellemelerde teknolojik yenilikler olsa da başarı konusunda örgütlerin performansının düşük olduğunu belirtir. Evet, örgüt taktiksel olarak başarılı olur, ilgi çeker, histeriye neden olur ve karşısındaki iktidara bir maliyet yaratır lakin belirttiği somut amaçlara neredeyse hiç ulaşamaz. Bu yönüyle de “terörizm” başarısızdır, der Jenkins.

Buradan yola çıkarak örneğin bu son ön kabulü PKK üzerinden kısaca irdeleyebiliriz. Geldiğimiz son aşamada PKK, başarılı bir örgüt müdür? Burada ilk soru hangi PKK? Türkiye’de faaliyet gösteren yapılar mı? Avrupa’daki bağlantıları mı? Irak ve Suriye yapılanmaları da buna dahil mi? Bir bütün olarak hepsi mi? Bu noktada Abdullah Öcalan’ın yıllar içinde değişen paradigmalarını da hesaba katmak gerekir. PKK mensuplarının tam olarak güncel amaçları ne? Örneğin “demokratik konfederalizm” ile Öcalan ne anlatmak istiyor? Devletler bundan ne anlıyor? Örgütü ne anlıyor? Türkiye, Irak, Suriye ve İran’daki halklar ne anlıyor? Hatta sivil toplum ve akademi ne anlıyor? Buradaki muğlaklık, on yıllar içinde, örgüt içindeki kimi yapıların başlangıçtaki bağımsızlık ülküsünden demokratik konfederalizme evrilen amaçlar yelpazesini de göz önünde tuttuğumuzda, önemli bir sorun teşkil ediyor. Öcalan, başarıyı, geçtiğimiz aylarda yaptığı açıklamada “Kürt varlığının tanınması” olarak belirtmiş ve örgütünün feshini istemişti. Bu “başarı” tam ve somut olarak neye karşılık geliyor? Burada daha çok ileride kazanılacak bütünlüklü bir başarının yolunun, kendini imha sürecinden geçtiği gibi bir açı görünüyor. Örgütün bu noktada yukarıda değinilen on yıllardır gündeme gelme / gündemi belirleme konusunda başarılı olduğu muhakkak ancak belirttiği somut hedefleri gerçekleştirmedeki başarısı muğlak. Kısaca, bu ön kabul için de gündem oluşturmada örgütlerin başarılı olduğunu ancak politik hedeflerini gerçekleştirmede başarılı olmadıklarını belirterek bu kısmı bitirebiliriz.

Bir sonraki yazıda ise “terörizm karşıtı” beş ön kabulden bahsederek diziye devam edelim.

İlgili İçerikler