Bugün Bodrum mevsimini kapatarak İstanbul’a dönüyorum…
Her yaz sonu yaşadığım o duygu yine çöktü içime…
Derin bir “sayfiye hüznü”…
Bu hüznü ilk defa çocukluğumda, ekim ayında Çeşme’ye gittiğimde hissetmeye başlamıştım…
Boşalan plajlar, tenhalaşan kasabalar, terk edilmiş duygusu veren evler bana hep bir şeylerin kuşlar gibi uçup gitmekte olduğunu hatırlatır.
Üstelik yaz sonu, terk edilmiş yalnız kedilerin ve köpeklerin mevsimidir.
1973 yılında bir sayfiye filmi hayatıma girdi ve kaldı
Ama 1973 yılında seyrettiğim bir film, yaz sonu hüznüme siyasi bir boyutu da ağır bir angarya gibi yükledi.
Marco Leto’nun “La Villeggiatura” isimli filmiydi.
Türkçeye “Sayfiye” olarak çevirebilirsiniz.
Mussolini döneminde geçen bir filmdi.
Faşist rejime bağlılık yemini etmeyi reddettiği için bir adaya sürgün edilen Profesör Rossini’yi anlatıyordu.
Onu gözetleyen polis komiseri, baskı uygulamak yerine nezaket, ayrıcalıklar ve rahat bir yaşam sunarak direncini kırmaya çalışıyordu… Profesörün ailesiyle bir villada yaşayabilmesi, diğer siyasi sürgünlerle arasındaki mesafeyi de büyütüyordu…

O filmi ve sonunu 53 yıldır unutamıyorum
Film, iktidarın bir aydını konfor ve ayrıcalıklarla uzlaşmaya çekebileceği şüphesini içime sokuyordu.
Sürgünün tatile benzetilmesine yönelik ironik bir ismi vardı filmin.
İşte o yüzden sahiller boşalmaya başladığında içime bir “Villeggiatura hüznü” çöker.
Her yaz sonu bu filmi hatırlarım.
Bodrum’da yaz mevsimini Maça Kızı’nın arkasındaki Ayla kapattı
Bodrum’dan ayrılırken tanıdığım bir kadının ölüm haberi geldi.
O kadını daha önce yazmıştım ama bir yaza daha veda ederken, hayata veda eden bu kadını bir kere daha yazmak geldi içimden.
Çünkü onun hayatı da bir tür “Villeggiatura hikâyesi”…
Bu, dün kaybettiğimiz Ayla Emiroğlu’nun hikâyesi…
Yani artık bütün dünyanın tanıdığı “Maça Kızı” otelini ve plajını kuran kadının…
Dünkü ölüm ilanında onun için “Sahir Erozan’ın oğlu” diye yazıyordu.
Ama tanıyanlar için o, Ayla Emiroğlu’ydu…
Yani Sahir onun oğluydu aslında…

Maça Kızı, aynı burjuvazinin Türkbükü’nü parasız aydınlardan devralma olayıdır
Benim için Ayla’nın hikâyesi, Türkiye’nin ilk “Villeggiatura sürgünü” ile başlayıp önce parasız sanatçı ve aydınların “Cape Cod’u”, sonra da Türkiye burjuvazisinin “İbiza”sı hâline dönüşümüyle biten 60 yıllık bir dönemin nehir romanıdır.
Bu hikâyenin başında da Bodrum’un ilk siyasi sürgünü Cevat Şakir (Halikarnas Balıkçısı) vardır.
Ama o nehir roman, bir sonraki sayfada müthiş, cıvıl cıvıl bir kadının hikâyesiyle devam eder.
Herkes onu Ayla Erozan olarak tanıdı.
Dünkü ölüm ilanlarında ise genç kızlık soyadıyla Ayla Emiroğlu olarak duyuruldu.
Hayat dolu bir kadının Bodrum Azmakbaşı’nda başlayan hikâyesi
Ayla Emiroğlu, 60’lı yılların sonu ve 70’lerin başında Bodrum’a ilk gelen İstanbullulardandı.
Maça Kızı’nın hikâyesi onunla başlıyor ama oraya gelinceye kadar uzun bir yolu var.
“Bodrum benim özgürlüğüm” diyen özgür bir kadın
İlk mekânını 1977’de Azmakbaşı’nda açıyor.
Onu 1980’de Gümbet ve 1990’da Torba’da Bodrum’un ilk “Beach Club”ı izliyor.
1995’te ilk Maça Kızı’nın Gölköy’deki mekânları geliyor.
2000’de ise Türkbükü’nde, bugünkü efsane Maça Kızı doğuyor.
Yani bugünkü Maça Kızı bir milenyum çocuğu.

Bir Sergio Mendes şarkısıyla başlayan yemekler
Bodrum’un ilk sürgünleri kadar parasız değil ama onlar kadar idealist bir kadın.
İlk müdavimleri arasındaki lakabı “Queen of Spades”.
Yani “Maça Kızı”…
Bodrum onun adını, 1977 yılında Türkbükü’nün ucundaki o yerde açtığı küçük bir kafe-lokantayla işitmeye başlıyor.
Yerel sebze ve deniz ürünlerinden yapılan yemekleri sunan ama gün boyu kafe olarak çalışan bir mekân.
Yemek hazır olduğunda önce bir çan çalmaya başlıyor, sonra Sergio Mendes’in “Fanfarra” (Cabua-Le-Le) şarkısı…
O dönemin ilk müdavimlerinin hafızasında kalan ses bu…

Bir dönemin star gazetecilerinin, yazar ve sanatçılarının arkadaşı
Ben Ayla Emiroğlu ile tanışmadım.
Belki bir yerde karşılaşmışızdır diye düşünüyorum ama hafızamda kalmış bir anı yok.
Bugün işi sürdüren oğlu Sahir Erozan’ı ise çok iyi tanıyorum.
Sahir’le ilk defa Washington DC’de açtığı “Cities” adlı restoranda karşılaştım.
Beni oraya Hürriyet’in o günlerdeki Washington temsilcisi Sedat Ergin’le, Cumhuriyet’in Washington temsilcisi rahmetli Ufuk Güldemir götürmüştü.
Oysa benden önceki nesilden, mesela Örsan Öymen gibi gazetecilerin, yazar ve şairlerin, sanatçıların büyük dostuymuş.
Öyle bir aile ki… İlk kadın şairi çıkarmış
Öyle bir aileye gelin etmiş ki, bu da normal.
Oğlu Sahir Erozan aileyi şöyle anlatıyor:
“Ailemin en okumamış ferdi benim. Düşünsenize; dedemin babası, en son Yemen valisi İsmail Hakkı Paşa. Annesi Fehime Nüzhet Hanım şair ve Osmanlı döneminin ilk kadın tiyatro yazarı. Dedem Celal Sahir şair, Fecr-i Âti kurucusu, Atatürk’le birlikte Türk Dil Kurumu’nun 4 kurucusundan biri ve Zonguldak milletvekili. Soyadım Erozan da baba asker (er), anne şair (ozan) kelimelerinin birleşmesinden geliyor. Babamın adını da Atatürk koymuş: Türkay. Halam Berrin Nadi, Cumhuriyet gazetesinin kurucusu Yunus Nadi’nin gelini. Eşi Nadir Nadi ölünce gazetenin sahipliğini o devraldı. Amcam Yener S. Erozan ise Johns Hopkins Medical School’da kürsüsü olan tek Türk. Ne yazık, artık hiçbiri hayatta değil.”
Ayla’nın ölümü olması gereken mevsimde geldi
Ayla’nın ölümü, olması gereken mevsimde geldi.
Maça Kızı begonvillerinin de veda etmeye başladığı mevsimde yani.
Türkbükü’nü önce sanatçı ve yazarların Cape Cod’u, sonra Türk burjuvazisinin İbiza’sı hâline getiren neslin belki de son kadın üyesiydi.
Yelkenli teknelerde çektirdiği fotoğraflar bu hikâyeye 1960’ların harika İtalyan fotoromanlarının romansını veriyordu.
“Bodrum benim özgürlüğüm” diyordu.
Geriye özgürce yaşanmış bir hayat hikâyesi bıraktı.
Artık zamanı gelmiş bir “Villeggiatura ölümü” oldu onunki…
Sonbahar sayfiyelerine yakışan bir hüzün vardı elbette.
Ama uzun sürmüş zor bir hastalığın sonu olduğu için, begonvillerden oluşan bir tül o hüznü hafifçe perdeledi.
Ve Türkbükü’nden bir Ayla geçti.
(*) Cape Cod: ABD’nin Massachusetts eyaletinde, Boston’ın güneydoğusunda, Atlas Okyanusu’na kanca gibi uzanan bir yarımada. Sanatçı ve yazar hayatının merkezi, ucundaki Provincetown kasabasıydı; yakınındaki Truro ve Wellfleet de bu çevrenin önemli yerleriydi.
1940-50’lerde orada yaşayan ya da yazlarını geçiren başlıca isimler şunlardı:
Tennessee Williams, Jackson Pollock, Norman Mailer, Kurt Vonnegut, Edward Hopper, Willem de Kooning, Franz Kline, Milton Avery, Robert Motherwell ve Jack Kerouac.
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN
|


