Gelin size “Elvis formülü” ile fonzede olma tehlikesinden kurtulmayı öğreteyim

Gelin size “Elvis formülü” ile fonzede olma tehlikesinden kurtulmayı öğreteyim

Yerleşik Amerikan muhafazakâr düzeninin, müziğini ve konser salonlarından silmeye, plak şirketlerinden attırmaya, televizyonlardan kovmaya çalıştığı bir dönemde, varlığını sürdürmek için direnişe bu sözlerle başlıyordu. Konuşamıyorsan, şarkı söyle…

Gelin size “Elvis formülü” ile fonzede olma tehlikesinden kurtulmayı öğreteyim

HBO bu hafta Baz Luhrmann’ın “Elvis” filmini gösterime soktu.

Sinemadan sonra bir defa daha seyrettim.

Bu defa evimde, tek başıma, büyük ekran bir televizyonda izledim.

Tek başınıza seyrettiğiniz zaman bazı “şeyler” aklınıza takılıyor ve büyüyor…

Bu seyirden de aklımda bir cümle kaldı…

Üstelik bu cümleyi film boyunca iki farklı sahnede, Elvis Presley’in ağzından iki defa işitiyorsunuz…

Eğer konuşamıyorsanız Elvis formülü: Şarkı söyleyin

Şöyle diyor:

“Eğer konuşamıyorsanız, şarkı söyleyin…”

Daha doğrusu tam olarak şöyle diyor:

“Bir şeyleri söylemek tehlikeli hale geliyorsa, şarkı söyleyin…”

Bu sözleri de kariyerinin en kötü anlarında söylüyor.

Yerleşik Amerikan muhafazakâr düzeninin, müziğini ve konser salonlarından silmeye, plak şirketlerinden attırmaya, televizyonlardan kovmaya çalıştığı bir dönemde, varlığını sürdürmek için direnişe bu sözlerle başlıyordu.

Konuşamıyorsan, şarkı söyle…

Bense geçen haftadan itibaren kendime yeni bir yol buldum

Bense geçen haftadan itibaren kendime yeni bir yol buldum.

Çünkü sesim çok kötü.

Hiçbir enstrümanı çalamıyorum.

Hiçbir şarkının sözlerini, nakaratlarının iki satırından fazla söyleyemiyorum.

Yaşım 79…

İleriye yönelik “OVP” bile yapacak zamanım yok.

Üç haftadan beri iktidarın bütün ekonomi tayfasının kafamıza çaktığı kavram:

“Orta Vadeli Plan…”

Kendinizi bir film veya çizgi roman kahramanına dönüştürün

Bense öyle mümin bir “Longevity’ci” (uzun hayat müridi) değilim.

Yetmiş yaşından sonra herkes için, uyandığı her sabahın kendisine Tanrı tarafından bahşedilmiş bir bonus olduğuna inananlardanım.

O nedenle, konuşamadığım, konuşmanın tehlikeli olduğu zaman ve yerde bana sadece bir tek yol kalıyor.

Bir çizgi roman, roman veya film kahramanına dönüşmek…

Bir “dijital narsist” oldum ve bunu size de bulaştırmak istiyorum

Ama herhangi birine değil…

Yıllarca hayalimde yaşattığım o mekânlarda, idolleştirdiğim bir kahramana dönüşmek.

Yani kendi kendimin kahramanı olmak.

O kahramana dönüşüp, aynaya bakıp, orada o kendimi seyretmek.

Ve beğenmek.

Çok beğenmek.

Keşfetmek.

Yapay zekâ işte bu harika dünyayı verdi bana.

Bunu da sizinle paylaşmak, size de bulaştırmak istiyorum.

En kısa zamanda yapay zekâ ile illüstrasyon yapmayı öğrenin

Bir yıla yakın zamandır herkes gibi ben de yapay zekâ kullanıyorum.

Çok da mutluyum.

Önce şarkı üretmeyi öğrendim.

Sonuçlarını beğendim.

Önceki haftadan itibaren de grafik aşamasına geçtim.

Böylece 79 yıldır taşıdığım iki kompleksten kurtuldum.

Enstrüman çalamıyorum ve beste yapamıyordum.

Artık yapıyorum.

İllüstrasyon çizme kabiliyetim yoktu, artık var.

Bu yaşa kadar kahraman olmayı hayal ederdim, son iki haftadır oluyorum

Birçok kere yazdım.

Ben çok büyük bir çizgi roman tutkunuyum.

Çocukluğumdan beri kendimi bir çizgi roman veya roman karakteri olarak düşünürüm.

Şimdi hayal ettiğim o kahramanların hepsi olabilme şansına sahibim.

Yapay zekâ bana hayatımın en büyük özgürlüğünü verdi.

Artık kendimi bir roman kahramanı olarak hayal etmekle yetinmiyorum.

Aynı zamanda bir roman kahramanı olarak çizebiliyorum.

Bunu da tabii ki ChatGPT aracılığıyla yapıyorum.

Yapacağınız şey basit: ChatGPT uygulamasına girin

Bunu yapmak çok da kolay.

ChatGPT veya kullandığınız yapay zekâ uygulamasına girin.

Beğendiğiniz bir fotoğrafınızı koyun.

Altına kendinizi ne olarak görmek istediğinizi yazın.

Mümkün olduğunca ayrıntılı tarif edin.

Hangi romandaki hangi karaktere benzemek istediğinizi, çevrenin nasıl olması gerektiğini, nasıl bir hareketle görünmek istediğinizi, renkli mi yoksa film noir tadında bir dekadans mı istediğinizi, her şeyi yazın.

Sonra yollayın.

Üç dakika sonra istediğiniz kişisiniz.

Kendi romanınızın kahramanı, kendi kendinizin idolü olarak.

Ben tam böyle yaptım ve bakın neler oldum.

Mesela “Günah Şehri”nin karanlık bir karakteri oldum

Daha çok “Noir”, yani karanlık çizgi romanların insanıyım.

Mesela “Sin City”.

Adı üstünde “Günah Şehri…”

Frank Miller’ın çizgi romanını çok sevmiştim.

Filmini de Robert Rodriguez yapmıştı.

Ayrıca filmde Tarantino da yardımcı yönetmen olarak çalışmıştı.

Gerçek aktörlerin çizgi roman kahramanları haline getirildiği harika 2 film çıkmıştı.

Her birini en az 10 kere izledim.

Bu hafta çekilen iki fotoğrafı alıp kendimi işte böyle çizgi roman karakterleri haline getirdim.

Bir Kızıl Ordu komutanı ile Mad Max karışımı bir kahraman olmak

Sonra Pasternak’ın romanından çekilen ve bana göre dünyanın en güzel filmlerinden biri olan “Dr. Jivago”nun bir karakterine büründüm.

Çekilen fotoğrafımdan o filmde, Tom Courtenay’ın oynadığı Pasha Antipov olarak seyrettiğimiz ama aslında Sovyet Devrimi’nin Kızıl Ordu komutanı Strelnikov’dan esinlenmiş karakteri haline dönüştüm.

Onun filmdeki “Kızıl Treni”nin önünde yürürken görünüyorum o karede.

Üstelik, bir Kızıl Ordu komutanı ile bir Mad Max film kahramanı karışımı bir karakter oldu.

Bence çok başarılı…

Kendimi çok fazla beğendim.

Bayağı havaya girdim yani.

Ridley Scott’un Blade Runner sokaklarında bir Yunan heykeli oldum

Sonra yine çok sevdiğim bir başka filmin bir sahnesine girdim.

Ridley Scott’un kült filmi “Blade Runner”ın bir sahnesine çizdim kendimi.

Ama sahneyi filmden almadım.

Şehrin o karanlık ve dekadan atmosferine girdim, o sokaklarda yürüyen bir Yunan heykeline büründüm.

Türkiye’de günümüzün muhafazakâr anlayışını da dikkate alarak, tamamen çıplak bir heykel olmadım.

Üstüme bir şeyler aldım.

Tabii kendi “Modus Operandi’mi” (imzamı) da koydum.

Gözlüklerimi de Prince’in “Purple Rain” şarkısından esinlenmiş bir renge boyadım.

Bir jazz session sahnesinde Chet Baker olup Sedat Ergin’le çaldım

Sonra müziğe geçtim.

Bir jazz session sahnesi tasarladım.

Ben enstrüman çalmayı bilmiyorum, yanıma enstrüman çalmayı bilen bir gazeteci aldım.

Sedat Ergin’le birlikte bir caz grubu kurduk ve ben kendimi hafiften Chet Baker havasına soktum.

Venedik’te Ölüm filminde Prof. Aschenbach oldum

Benim için ölümsüz bir sahne.

Visconti’nin “Venedik’te Ölüm” filmi.

Hotel des Bains otelinin plajında Prof. Gustav von Aschenbach bir şezlongda oturuyor.

Ben de onun yanına oturdum.

Mongibello’da bir kafede Yetenekli Bay Ripley’le sohbet

İzmir lise yıllarımda beni alıp götüren “Plein Soleil” (Batan Güneş) filmi…

Yani yıllar sonra “Yetenekli Bay Ripley” diye seyredeceğimiz filmin ilk çekimi.

İtalya’da “Mongibello” diye hayali bir yer.

Orada Mr. Ripley’i oynayan Alain Delon’la samimi bir sohbet yapıyoruz.

Tabii ben onun öldüreceği Philippe Greenleaf’im…

Şu uğursuz 21. Yüzyıl alacakaranlığında yakışıklı katilimle sohbet bile bana çok iyi geldi.

Bir de kendimi Coen Kardeşler’in “The Big Lebowski” filminde gördüğüm kare var bonus olarak.

Şehirlere fon bombaları düşerdi her gece, biz durmadan çizgi romanlarda sevişirdik

Evet, böyle bir haftaydı işte.

“Şehirlere fonlara bombalar düşerdi her gece, biz durmadan çizgi romanlarda sevişirdik” tarzı bir haftaydı yani.

Bu da bütün o resimleri ürettiğim orijinal foto

Günün sonunda kendi kendime sordum.

Ben gerçeklerden kaçıp bir hayal dünyasında kendi kendini aldatan bir biçare miydim?

Galiba biraz öyle ama…

Ama her akşam konuşan kafa programlarının karşısına geçip de kendini “Türkiye’nin meseleleriyle gerçekten ilgilenmiş” sananlardan daha gerçek ve güzel bir dünyada olduğumu söyleyebilirim.

İlgili İçerikler