Akademinin surları, hayal-et’leri

Akademinin surları, hayal-et’leri

Belki de AKADEMİ yerle yeksan olmadıkça bir daha hiç olmayacak, çünkü bu hasar değil, bu en başından beri çürümek ve yozlaşmak

Akademinin surları, hayal-et’leri
Atina Okulu, Raffaello Sanzio (1509-1511)

“Sessizlik, ağza alınmayanın, söylenmeyenin, bastırılanın, silinenin, duyulmayanın oluşturduğu bir okyanus; konuşmasına izin verilenlerin, söylenebilenlerin ve dinlenenlerin oluşturduğu dağınık adaların etrafını çevreliyor.”

Rebecca Solnit/Tüm Soruların Anası

Bana sorarsanız “şimdi” diye bir zaman yok.

Yalnızca ölüm, felaketler ve hayaletler “şimdiki zaman” da gerçekleşiyor çünkü bunlar, dünü de olası bir yarını da şimdinin belirliliğine kilitliyor.

Şimdi, tüm dünya görüşümün dünyayı görerek sarsıldığı, ölülerin sesine kulak kesildiğim bir “hayal-et”ler mezarlığındayım.

Ve bu sarsıntıya yol açan bireysel yaşanmışlıkların seslendirilmesinin her zamankinden önemli olduğunu düşündüğüm bir sukûnet halindeyim.

Çünkü, tüm bu uğursuzlukları, güç ilişkilerini altüst edecek tek şey var, o da anlatmak, uçup gideceğinden kaygılansak da bir yerlerde kök salacağını umarak anlatmak.

Çünkü, görünür olmayanın, görünenin cilasını dökemediği yerde sessizlik bir insanlık suçudur.

Bir türlü akademi kavramıyla bağdaşamayan yüksek öğretim kurumları uzunca bir süredir ne öldürüyor ne onduruyor, tam bir hayaletler mezarlığı.

Aslında en başından ya da benim dahil olduğum an’dan itibaren de yüksek surlarla çevrelenmiş bir çöl gibiydi.

1992 yılında henüz uzmanlık eğitimini tamamlamış bir hekimken önümde iki yol belirmişti; yalnızca hekimlik ya da bir üniversitede akademik kariyer yapmak.

Hekim olmam annemin, akademik kariyer yapmam ise babamın düşüydü.

Ve o vakitler yeni şehirleşen, yüzünü uygarlığa henüz çeviren bir ülkenin seçilmiş bürokratları, çocuklarını bir hamur gibi yoğurup şekillendirirdi.

Kendi özgürlük sınırlarını çizecek katılıkta bir terbiyeden geçirilmiş bizlerse özgürlüğü, etraftaki ülkelerdeki kapalılıktan, eğitim hakkından yoksun bırakılmaktan kurtulmak, Batı değerlerine sahip çıkmak zannedecek sığlıktaydık.

Tıp ekosisteminden kimsenin çocuğu veya yakını değildim, kendi başıma becermek zorundaydım.

O vakitlerde de nepotizm hüküm sürerdi ama bir gıdım utanmak ve adalet duygusu bulunduğu için benim gibi çok gayretli olanları göz ardı etmezlerdi.

Elbette hiç değilse onlarla aynı mahalleden olmam da işimi bir parça kolaylaştırıyordu.

Zaten ben de kimsenin pek ilişmediği bir branş olan İnfeksiyon Hastalıkları’nı seçmiştim.

Cumhuriyetin ilk yıllarında, sıtma, frengi, verem, tifüs gibi hastalıklarla boğuşan ülkedeki az sayıda hekimden asker kökenli olanlar tarafından kurulmuş bir bilim dalıydı.

Eril, muhafazakar bir disiplindi.

Başlangıçta sevmedim, alışamadım.

Bizim gibi ülkelerde, şans faktörü çok önemlidir ve o şans genellikle karşınıza bir insan kılığında çıkar.

Benim bulunduğum fakültede, İnfeksiyon Hastalıkları, başka ülkelerde çalışmış, bulunduğu askeri ortamla uyum sağlayamamış, İngilizcesi ve Almancası iyi, bilimsel düşünme yöntemini içselleştirmiş bir hoca tarafından kurulmuştu.

Bana bambaşka ufuklar açtı, akademiye heveslendirdi.

Çok keyifli ekiplere, ulusal ve uluslararası çalışmalara katıldım, kariyerimi hevesle sürdürüyor, bendeki azim ve heyecanın, giderek yükselen surların gölgesinde kalan boşluğu doldurmaya yeteceğini zannediyordum.

Akademiyi, akademisyenden bağımsız canlı bir organizma gibi algılıyor, algımın olguyu olduracağına inanıyordum.

Tespit çok yanlıştı, umut dayanaksızdı.

Çünkü akademinin bünyesi, huzursuzluk ve çürümeydi.

Doldurulması mümkün değildi çünkü boşluk değil hiçlikti.

Görece özerk bir dönem olmuş mudur bilmiyorum.

12 Eylül sonrası YÖK her şeyi merkezileştirmiş, bağımsız bir akademi olasılığını hiç etmişti.

Merkezden özenle seçilerek atanan idareciler için iktidara yakınlık başat koşuldu.

O idareciler despottu, akademisyen almıyor, türlü kayırmalarla biat koşullu memurlar atıyorlardı.

Huzur dedikleri şey, biat, sessizlik ve eyyamcılıktı.

Üretkenlik tümüyle bireyseldi.

O üretkenliğe de büyük bir kıskançlıkla çelme takıp, başarısızlıklarını başkalarının başarısıyla gölgelemekten özenle kaçınıyorlardı.

En makbul akademisyen sonucu önceden kestirilebilen, bilimselmiş gibi yapılan çalışmalarla akademik skorlarını şişirirken, kendilerine otosansür uygulayıp, etliye sütlüye karışmayan “efendi tipler”di.

Ortak korkuları, yetenek ve nitelikti.

Habitat, kibir, tahakküm ve muhafazakarlık surlarıyla çevrelenmiş bir çöl gibiydi; surlar var ama bir kent yok, dip dibe bir ekosistem ama iş birliği yok.

Nefessiz kaldığım bir dönemde, yurt dışında bir çalışma olanağı yaratarak uzaklaştım.

Bilimsel düşünme biçimi ve mütevaziliğin daha önemlisi ekip çalışmasının ne denli önemli olduğunu anladığım çok yarayışlı bir deneyimdi doğrusu.

Bilim üretmeseler de işe yarar araştırmalar yapıyorlardı.

Zaten Tıp pek kendi başına bilim üretmez, temel tıp bilimlerinin çalışmalarından yararlanır.

O çalışmalardan yararlanırken de sonuç odaklıdır ve o sonuçları tüketene kadar kendisini şişirip durur.

Orada da tuhaf bir sessizlik vardı ama sükunete mani değildi.

Döndüğümde her şeyin bıraktığımdan daha kötüye gitmekte olduğunu fark ediyordum.

Yavaşlık, gıcırtı, toz ve sessizliğin uğultusu akademinin koridorlarını kaplamıştı.

Akademi, bilimsel düşünme biçiminden yoksun florası ile rahvan bir ritim tutturmuş, koridorlarda heyecan ve ilgiden çok dedikodu yankılanan bir labirente dönüşmüştü.

Akademik kurullarda, iş tanımı, liyakat ve uygunluk yerine, “İyi çocuk, terbiyeli o, onu alalım” cümleleri kuruluyordu.

2015’e doğru, örgütsel kadrolaşma iyice tırmanmaya başlamış, atananlar da ağır yıldırma politikalarını düstur edinmişti.

Var olan az sayıdaki nitelikli insansa sessizliğe ve kendilerine gömülmüştü.

 O zaman çalıştığım kurumda beni bölüm başkanlığı dahil tüm görevlerimden uygunsuzca alan ve ağır tacize maruz bırakan dekan ve rektör, sonrasında örgüt yapılanmasındaki rolleri nedeniyle hapse atıldı.

Herkes bunların başıma, yersiz ve çok konuştuğum için geldiğinden emindi.

Aslında iyi, kötüye yenilmemişti yalnızca çürümenin kokusunu alıp, dokusuna katılmak isteyen yağmacıların istilasına uğramıştı.

İçinde bulunduğum kuruma,tek bir zaman aralığında, bilimsel düşünceye ve akademiye önem verme olasılığı olan bir rektör, seçilmediği halde,atanmıştı.

Seçimler, oydaşlık temelli adam kayırmayı zirveye çıkardığı ve zaten demokrasiye dair olmadığı için bu atamayı makul bulmuştuk.

O zaman hasar var ve onarılır yanılsamasındaydık.

Ben de, bu önemli bir fırsat yanılgısıyla bölümdeki odamın kapasını kapatıp, uluslararası iş birliklerine elverişli, temeli sağlam yapılanmalar kurmak üzere danışman oldum.

Bir yılın sonunda verilen o gücün ve güç zehirlenmesinin ne olduğu ve “Homo Academicus”* olanca heybetiyle tezahür edince tekrar bölüme döndüm.

Belki de AKADEMİ yerle yeksan olmadıkça bir daha hiç olmayacak, çünkü bu hasar değil, bu en başından beri çürümek ve yozlaşmak.

Bugün içinde bulunduğum akademik çevre ve akademisyenle ilişkili hiç umudum yok.

Bu tespitimi şimdi her zamankinden daha değerli kılansa,burnumuzun dibindeki bu saf ve katı gerçekliğin,yaşanılmış olan tüm sahtelikleri, aristokrat kibrini geçersizleştiriyor olması.

Hakikatin hafızası bu.

Ve bize özgü değil...

Şimdi ABD’de tezahür edeni, küresel bir afette insanlığı kurtaran Katalin Kariko’nun umut, direnç dolu kariyerini bilmeden bağlamına oturtmak mümkün değil.

Kariko’nun işten atıldığı koridorun sonunun "Nobel Ödülü'ne” varmasını pandemiye borçluyuz

Hiçbir ünvanı yok ama düş gücü, inadı, muradı ve yılmazlığı var ve bunları biraz da göçmen olmasına borçlu.

Kendisi bir röportajında göçmenliği şöyle tarif ediyor: "Tanıdığınız ve bildiğiniz hiçbir şey yok; arkadaşlarınız, akrabalarınız yok”

Dünyayı değiştiren üç bilimsel buluştan birinin sahibi olan ve anlattıkları o zamanki akademi tarafından "Bilimsel Bir Peri Masalı” sayılan Freud’u anlatan kitabında.

“Azınlık psikolojisinin koşulladığı negatif özgürlük” diyor Serol Teber.

 Sessizlik bir hayatta kalma stratejisi değildir.

Tersine sessizliği delmenin ne denli yaşamsal olduğu, hemcinslerim ve AIDS aktivistlerince tarihe not düşülmüştür.

Kaynağını paylaştığım bir yazıdan alıntı ile bitireyim.

“Güvenilirlik gibi bir sözcüğün doğasıyla bir nevi düzenbazlık yapılıyor, projeler yazılıyor, akademik kurullarda onaylanıyor, paralar ödeniyor, teşvik puanları ve doçentlik dosyaları şişiyor. Akademi işini iyi biliyor.”


Kaynaklar:

*Fransız Sosyolog Pierre Bourdieu’nün kitabı

https://t24.com.tr/yazarlar/esin-senol/bir-bilim-kadinin-ilham-verici-oykusu-sevgili-katalin-kariko,41762

https://www.gazeteduvar.com.tr/bilim-soslu-hicbir-seycilik-ya-da-olcek-uzmani-pseudo-akademikler-haber-1616161-

İlgili İçerikler