Başkalarının hayatı

Başkalarının hayatı

Kızmak için kaşlarını kaldırmaya, yargılamak için haykırmaya hazır bir toplum. Doğama çekidüzen vermek bir yana tüm cilalarım, denize sızan atıklardan kurumuş balıklar gibi pul pul dökülüyor. Datça’nın doğal kalabilmiş uzak kıyılarına vurarak yolculuğumu teskin ediyorum. Ama sükûnet uzun sürmüyor

Başkalarının hayatı

“Biz kendimizi bilmiyoruz, biz bilenler, biz kendimiz, kendimizi bilmiyoruz: İyi bir nedeni var bunun. Hiç aramadık kendimizi; nasıl olacak da bulacağız kendimizi günün birinde?”

- Friedrich Nietzsche

Gölgelerin uzadığı, güneşin leylekleri, leyleklerin yazı uğurladığı ağustos ayına geldik, iklim bizim yarıkürede güz mevsimine doğru seyrekoyuldu.

Ben de güneş güz mevsiminin gölgesine çekilmeden önce, maviye doğru yola koyuldum.

Yakamdan düşmeyen kozmik kaşıntımı, sivrisinek ısırıklarının, deniz bitlerinin kaşıntısıyla takas edeceğim.

Neden böyle huysuz ve huzursuz olduğumu biliyorum.

Umutsuzca umutlanmak, sürekli yediklerimin kalorisini, adımlarımı saymak, toplumla patolojik çatışmamı yatıştırmaya, yalnızca iyi değil, iyi ve sakin bir insan olmaya çalışmak yoruyor.

Bu yüzden de doğal hâlim epey makyaj istiyor.

Ta üç yüz yıl önceden şair Alexander Pope diyor ki “Gerçek zekâ insan doğasının giyinmiş hâlidir. Herkesin aklına geleni güzel ifade etmektir.”

Doğamı doğayla giydirmezsem, zekâma da söze de kavuşamayacak gibiyim.

Kesinlik seven dürüst yanım, duygudaşlığıma ve inadıma dayanan umuduma tutunmama mâni oluyor.

Umutla gerçek arasındaki kapanması olanaksız o uçurumu, uzgörümle apaçık seçiyorum. Karşımda aptallık, zorbalık dev bir canavar, ben onun gölgesinde begonvillere tutunmaya gidiyorum.

Zihnimi dağıtayım ki dikkatim toparlansın, gevşeyeyim ki istencim bilensin, gündüz vakti yatıp ummana ve begonvile dalayım istiyorum.

Nietzsche’nin bir türlü gerçekleşmeyen ütopyasındaki o yeri arar gibiyim:

“Masmavi bir gökyüzünün altında, çokça gölgesi bulunan ve denizden gelen rüzgârların sabahtan akşama estiği fakat hiçbir fırtınanın çıkmadığı yer.”

Datça çok kalabalık, uğultulu ve kirli.

Söylenmemeye karar veriyor “mutsuz değilsem mutluyumdur” diye kendimi yatıştırıyorum.

Üstelik geçimleri, yaz aylarındaki kalabalıkla ilişkili yerleşikleri de düşünmeliyim.

Ama “turizm çok kötü, yalnızca dondurma ve gazoz tüketiyorlar, maalesef kuru kalabalık” diyor esnaf.

Kalabalıkların kuruması ülkedeki ekonomik durumun işaretlerinden biri.

Kendi hâline bırakılmış, duşsuz, kabinsiz, çöp kutularından taşan kesif kokuların deniz kokusunu bastırdığı sahillerde, insan seli var.

O kalabalıklar, belediyenin sahilde açtığı kabinler ve duşlara çok fena şeyler, söylemeye dilim varmıyor, yaptıkları için, artık kabin ve duş konulmuyormuş.

Ziyaretçiler, begonvil ve ayna bulunan her köşede, Can Yücel’in evinin duvarı önünde, Instagram için fotoğraflar çektiriyorlar.

Sanki Datça’daki meydana bir dizi çekim seti kurulmuş.

Sert etkileşimli, acı soslu dizilerdeki kadın ve erkek karakterler poz veriyor.

Neşe yok, coşkuya benzeyen bir şey yok, her an kızgınlıkla kalkmaya hazır kaşlar sertçe çatılmış.

Etrafla pek ilgileri yok.

Bu yaşantının da yaşamla pek ilgisi yok.

Bizim coğrafyada bu olanlarla, Pope’un şu ünlü lekesiz zihninin ilişkisi olabilir mi?

“Dünyayı unutan, dünya tarafından unutulan. Lekesiz zihnin ebedî güneşi! Her dua kabul edilmiş, her dilek teslim edilmiş?”

Bana daha çok anestezi altındaki bir toplumu çağrıştırıyor.

Kızmak için kaşlarını kaldırmaya, yargılamak için haykırmaya hazır bir toplum.

Doğama çekidüzen vermek bir yana tüm cilalarım, denize sızan atıklardan kurumuş balıklar gibi pul pul dökülüyor.

Datça’nın doğal kalabilmiş uzak kıyılarına vurarak yolculuğumu teskin ediyorum.

Ama sükûnet uzun sürmüyor.

Telefonumda sosyal medyayı kurcalarken fark ediyorum ki yine başkalarının hayatına musallat olmayan birine musallat olunmuş.

Ciğerleri sönmüş toplum önce tıksırıyor, sonra son nefesini de toplayıp kükrüyor.

Parlak, ışıltılı, aykırı bir fenomen olan fotoğraf sanatçısının, özgür cinsellikten söz ederken vibratörden dem vurması tüm kutsalcıları haykırtıyor.

Sirenlerin sesi gibi, sağır eden bir uğultu eşliğinde sanatçı gözaltına alınıveriyor.

Sanatla ve akılla bu yıkıcı döngüyü kırabileceğini zanneden faniler olarak binlerce yıl sonra Odysseus ve Gılgamış’ın peşine düşüşümüz boşuna değil.

Onlardan beri yazılmış ve anlatılmış daha iyi bir hikâyemiz yok.

Belki de yalnızca o hikâyelerden saçılmış, bir daha cümleye varamayacak kırık dökük sözcükleriz.

Ya da bu anlar, bizim topluca yerkürenin kabuğuna çekilmezden önceki, son demlerimiz.

Bu sağır eden kuru gürültü, izlediğim ve çok etkilendiğim bir filmi anımsatıyor.

Başkalarının Hayatı (Florian Henckel von Donnersmarck, 2006, Das Leben der Anderen) Doğu Almanya’daki baskıcı rejimin gözetim mekanizmasını, insan ruhunun bu baskı altındaki dönüşümünü büyüleyici bir sessizlikle işleyen bir başyapıt.

Filmde, Stasi yüzbaşısı Wiesler, başkalarının hayatını gözetlemekle görevli, partiye körü körüne bağlı, duygusuz ve kusursuz bir sorgu uzmanı.

Ancak, tiyatro yazarı Dreyman ve aktris Christa-Maria Sieland’ın evini yirmi dört saat dinlemeye başladığında fark etmeden onların hayatına dâhil oluyor.

Dinleme cihazının ucundaki soğuk izleyici konumundan, onların hayatını, zaaflarını ve sanatını koruyan sessiz bir koruyucuya evriliyor.

Bir sahnede, Dreyman, rejim baskısına dayanamayan arkadaşının intiharının ardından piyanoya geçip “İyi Bir İnsan İçin Sonat” bestesini çalmaya başlıyor, o sırada da Lenin’in Beethoven’ın Appassionata (Op. 57, Piyano Sonatı No. 23) hakkındaki sözlerini hatırlıyor:

“Appassionata’dan daha iyi bir şey bilmiyorum... İnsanların ne kadar harika şeyler yaratabildiğini düşündükçe gururlanıyorum. Ama bu müziği sık sık dinleyemem, devrimi bitiremem. İnsanların başını okşamak geliyor içimden...”

Wiesler’in, gözetlediği evden gizlice aldığı Brecht’in şiir kitabını okuduğu sahneler de çok etkileyici.

Okurken yaşadığı dönüşüm, Brecht'in ideolojik kalıplara sığmayan, insanı kendi çelişkileriyle yüzleştiren, özgürleştirici gücünün bir yansıması.

Brecht'in Doğu Almanya ile ilişkisi, "sosyalizm idealine olan inanç ile bu idealin devletleşmiş bürokratik biçimine duyulan derin güvensizlik" arasındaki gerilim hattında tanımlanabilir.

Son zamanlardaki salgın ve savaşlarla birlikte uygarlığın insana sağladığını düşündüklerimi epeyce eksilttim.

Ama anlaşılıyor ki elimizde son kalan, düzen ve bireysel özgürlük gibi kazanımlarımız da uçup yitmekte.

Şimdi ne zihinsel ne duygusal bir hijyene eremeyen tatilimden, mavi bir gökyüzüne dahi muhtaç olacağım şehrime dönüş yolunda en iyisi Nietzsche’nin Şen Bilim’ine dalmak diye düşünüyorum.

Çünkü henüz yüzünü görmediğimiz yeni bebekler doğacak ve onların doğumu ölümü yenecek.


T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN

İlgili İçerikler