Yunusların ıslıkları

Yunusların ıslıkları

Kazancakis’in, Odysseus’unda,  ruh ölmezden önce son bir kez sıçrar, kendi yaşamına dair tüm anıları alevleriyle sönümlendirir.  Belki de o mitteki gibi , hikayemiz kalsın ama anılarımız kalmasın istediğimiz için zamanın saatini   hatırlamak yerine unutmaya kuruyoruz

Yunusların ıslıkları

“Gerisi sessizliktir” William  Shakespeare 

Tatilciler döndü. 

Okullar açıldı. 

Ankara ‘da araba homurtuları, öfkeli insanların homurtusuna karışıyor. 

Ben, Ankara’ya dönenlerden değilim, burayı bekleyenlerdenim. 

Hiç terk etmediğin bir yere de dönemezsin zaten. 

Hiçbir yeri, hiçbir şeyi terk etmemiş olmak şu günlerde bir karardan çok yakıcı bir pişmanlığa benziyor.  

Ya da istencini bileyip tüm kararlılığınla başladığın bir diyeti, anne sofrasında bozup gaz sancısıyla kıvranmak gibi bir sızlanmaya… 

Sabah erken vakitlerde, Eylül’ü koluma takıp, yürüyüşe iniyorum. 

Eylül niyetine giydiklerim sabah üşütüyor, akşamüzeri fazla geliyor. 

Eylül üzerine düşeni fazlasıyla yapıyor. 

Büyük Mihrican, Küçük Mihrican, fırtınalar ve iklim, doğa takvimine harfiyen uyuyor. 

Sabah serinliğinde indiğim vadideki park, kuşlar, kediler, güller ve uzun yaşamak için yürüyenlerden oluşan bir yaşam ünitesi gibi. 

Evcil, uysal canlıların buluştukları, doğayı duyumsatan düzenli geniş bir bahçe aslında. 

Uysal olmayan canlıların gecelerine eşlik ettiğinde, şişeler, yaldızlı cips poşetleriyle düzeni kaçıyor. 

Gecenin karanlığına ve birbirlerine sokulanların varlıklarından saçılmış arzular, sağa sola çizilip, oklarla bölünmüş kalplerin ucundaki isimler olarak beliriyor. 

Aşklarının ya da bir tutkularının izini bırakmak istiyorlar. 

Hamlet ’in son sahnesinde, kendisinden sonra hayatta kalmasını istediği dostu Horatio’ya son sözleri “Gerisi sessizliktir” 

Hamlet yakın dostu Horatio’ nun kendisinden sonra da hayatta kalmasını çünkü hikayesinin anlatılmasını ister. 

Biz de ölümden sonra silinip gideceğimizi bildiğimizi bilmezden gelsek de, bu yüzden yaşadığımıza dair bir iz bırakmayı isteriz. 

Kulağımda “sesli yayın”, Okyanus Bilimleri Enstitüsünden, yunus iletişimi araştırmacısı Laela Sayigh dinliyorum. 

Kırklı yaşlarımda, benliğime uyarak kimliğimin bir bölümünü terk etmeye karar vermiş olmalıyım ki koluma dövme yaptırmıştım. 

Elimle, bir kâğıda acemice çizdiğim birbirine sokulmuş iki yunus, dövmeyi yapan sanatçının dokunuşlarıyla sağ omuz başımda deniz tutkuma dair güzel bir imgeye dönüşmüştü. 

Araştırıcı, yunusların ıslıkla iletişim kurduklarını, her yunus ıslığının bir imza gibi yalnızca o yunusa ait olduğunu anlatıyor. 

“Onların ıslıkları, insan isimleri gibi” diyor 

Çünkü birbirlerini çağırırken çağıracakları yunusun sesini taklit ediyorlarmış. 

Ve bizim bebeklerle “bebekçe” konuşmamız gibi bebekleriyle konuşurken çıkardıkları ıslık farklılaşıyormuş. 

Duyduklarım, özlediğim uzakları ufkuma yerleştiriyor. 

Ve sonunda “Yunuslar çok sevimli görünseler de size anlatıldığı gibi başlarını okşayıp aynı suda yüzeceğiniz canlılar değil, nasıl ki bir aslanın  sırtına atlamazsam, onların da tehlikeli olabileceğini bilirim" diyor 

İşte bu beni şaşırtıyor. 

Dövmemdeki yunuslar ne kadar sevimli ve romantik görünüyorlar  oysa. 

“Hikayelerin yalancısı değiliz, yalancıların hikayesindeyiz” notumu, Flipper adlı  TV şovuna iliştirmeyi istiyorum. 

O sırada parktaki kuşlarla kediler arasındaki gerilimi görüp izlemek üzere duraklıyorum. 

Güvecinler cips poşetlerini tırtıklamak üzere kümeleşmişler. 

Bu kümeleşmenin oluşturduğu çemberin biraz dışında bir kedi iştahla hamle yapmaya hazırlanırken, durumu fark eden birkaç güvercin öne çıkıp kediye doğru hamle yapıp kovalıyorlar. 

Doğal olmayan bu doğa parçasındaki tanıklığım beni sanki komedi izlemişim gibi güldürüyor. 

Bu manzara sonrası doğaya “Değişim de değişim, gözün başka hiçbir şey görmüyor, senin bu tutkun bizi öldürüyor” diye bir mektup bırakmak istiyorum.  

Parkta her gün aynı köşede elinde bir kitapla oturan beyefendi artık defterle gelip, deftere bir şeyler karalıyor. 

Düpedüz anılarını mı, çevrede gördüklerinin belleğinde uyandırdıklarını mı not ediyor acaba. 

Ya da henüz gerçekleşmemiş olduğu için bir büyüsü var zannettiğimiz geleceğin getireceğini umduklarını, düşlerini … 

İleri, yaşlarda da düş kurar mı insan diye merak ediyorum. 

Dövmemi yaptırırken, elinde türlü eskizlerle tüm bedenini kaplayacak dövmeler yaptırmaya gelen genç çocuğu caydırmıştım 

“Dişlerinin arasından öfke tıslayan çok muhafazakâr bir toplum bu ve ne yazık ki dövmelerinden başlayarak özgürlüğüne kastederler” demiştim. 

“Pekiyi siz?” demişti 

“Ben öfkelerini, ıstıraplarını dövmelerimden çıkaracakları yaşı geçtim” demiştim 

Acaba beni anımsıyor mudur? 

Şimdi karşılaşsak “Ölçüp biçerek yaşadığım ölçülü hayatım da beni öfkelerinden korumadı” diye itiraf ederdim.

Benim belleğimde, çocuğun silüeti o an ile silinip gitmiş. 

Kazancakis’in, Odysseus’unda,  ruh ölmezden önce son bir kez sıçrar, kendi yaşamına dair tüm anıları alevleriyle sönümlendirir. 

Belki de o mitteki gibi , hikayemiz kalsın ama anılarımız kalmasın istediğimiz için zamanın saatini   hatırlamak yerine unutmaya kuruyoruz. 

Bizim anılarımızdan oluşmayan hikayemizi başka biri bizim için anlatsın istiyoruz. 

Eylül’ü koluma taktım yürüyorum. 

Ankara’da bana ait yaşam üniteleri kuruyorum. 

Zihnimi olup bitenin esaretinden böylece kurtarıp esnetiyorum. 

“Kim bilebilir hep uzakları/Düşleyen birinin kederini/Denizini yitirmiş bir/ Yunustan başka”

Işıl Özgentürk 


T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN

 

İlgili İçerikler