Latin Amerika, diktatörleriyle ünlü bir bölge. Öyle ki bunun için özel bir kelime bile icat edilmiş: Caudillo!
Caudillo, aslında 19. yüzyılın başlarındaki bağımsızlık savaşlarında öne çıkan askerî liderleri tanımlamak için kullanılmış bir kavram. Latincede “baş” anlamına gelen caput kelimesinin küçültülmüş hali olan capitellus’tan türetilmiş. “Elebaşı” ve “komuta eden kişi” gibi anlamlara geliyor.
Bağımsızlık savaşlarında kitleleri etkileyen ve harekete geçiren karizmatik liderler caudillo olarak anılmış. Ancak bağımsızlık kazanıldıktan sonra iktidara gelen bu güçlü liderler, bütün gücü ellerinde toplayıp baskı rejimleri kurdukları için caudillo zamanla “diktatör” ile eş anlamlı hale gelmiş.
Öyle ki caudillo, kimi zaman Almanca führer ve İtalyanca duce kelimelerinin İspanyolca karşılığı olarak kullanılıyor. İspanya’yı 36 sene yöneten ve “son faşist diktatör” olarak anılan Francisco Franco’nun caudillo lakabını gururla sahiplenmiş olmasının bunda payı olduğu aşikâr.
Elbette Franco, bu kelimeye olumsuz bir anlam atfetmiyordu. “Caudillo” bugün hâlâ tartışmalı bir kavram ve kimilerine göre kelimeyi pejoratif anlamından sıyrılıp ilk haliyle kullanmak gerek. Zira, güçlü liderliğin, “olumlu” ve “gerekli” bir olgu olduğu ve Latin Amerika tarihindeki kimi caudillo’ların yapıcı bir potansiyele sahip olduğu vurgulanmak isteniyor.
Bütün caudillo’ların aynı kefeye konamayacağı görüşü de bu bağlamda öne çıkıyor. Buna göre, “barbar caudillo’lar ve “medeni caudillo’lar” arasında bir ayrım yapmak gerek.
Bugün caudillo denilince akla gelen ilk şey ise basmakalıp bir Latin Amerika diktatörü imgesi. İktidarlarını kişiselleştirmekte en ileri safhaya geçerek ülkelerini bir “aile şirketi” haline getiren Nikaragualı Diktatör Anastasio Somoza ve Dominik Cumhuriyetli Diktatör Rafael Trujillo, bu imgeyi canlandıran en ünlü örnekler arasında.
Ve elbette, sadece sıradan insanları değil kendi askerî tabanını da olağanüstü bir şekilde manipüle edebilen ve “caudillo supremo” haline gelen, yani caudillo olgusunu en üst seviyeye taşıyan Şilili Diktatör Augusto Pinochet…
Caudillo geleneğinin, Latin Amerika siyasetine çok güçlü bir miras bıraktığı söylenebilir. Bu geleneğe dayalı siyaset biçimi (caudillismo) günümüzde çoğunlukla karizmatik liderlik, bürokratik otoriteryanizm, popülizm ve hiper-başkanlık ile ilişkilendiriliyor.
Bu tartışmaları başka bir zamana bırakarak, bir diktatörü ortaya çıkaran koşulları kurmaca bir eser aracılığıyla ele almakta fayda var. Nitekim 1961’de yayımlanmış bir diktatörlük romanının güncelliğinden hiçbir şey kaybetmemiş olması da tartışılmayı sonuna kadar hak ediyor.
José Almayo: Roman Gary’nin kurmaca caudillo’su
Litvanya doğumlu Fransız yazar Romain Gary (1914-1980), 20. yüzyıl edebiyatının en önemli isimlerinden biri. Sadece usta bir kalem değil, aynı zamanda savaş pilotu, diplomat, senarist ve yönetmen. İkinci Dünya Savaşı’nın vahşetini, sömürgeciliği, faşizmi, açlığı, yoksulluğu ve yaşlılığı hep o kendine özgü mizahi üslubuyla kaleme alan ve yürek burkarken bir yandan da gülümsetebilen eşsiz bir yazar.
Benim için onu özel kılan ise yalnız yaşayan yoksul bir kadın tarafından yetiştirilmiş ve annesinin hayat mücadelesi sayesinde feminist bakış açısını çok erken yaşta içselleştirmiş olması. Onun roman kahramanları, her zaman fahişeler, metresler ve başkaları için “günahkâr” ve “ahlaksız” olan kadınlardır. Eserlerinde öne çıkan isyan duygusunun bu kadar güçlü olması, hayatı boyunca ayrımcılığın her türlüsüne karşı durabilmiş olmasından kaynaklanır. Irkçılığa, cinsiyetçiliğe ve sınıfsal eşitsizliklere karşı direniş, onun için hep aynı mücadeledir. Başka türlüsünün de mümkün olamayacağını iliklerimize kadar hissettirir.

Sel Yayınları bir süredir, Gary’nin Türkçe baskısı tükenmiş olan eserlerini yeniden yayımlıyor. İlk baskısı 1998’de Can Yayınları tarafından yapılmış olan Yıldızyiyiciler de bu yıl Sel’in yeni edisyonuyla, Birsen Uzma’nın Türkçesiyle okuyucularla buluştu.
Yıldızyiyiciler, zalimlikte sınır tanımayan bir diktatör tarafından yönetilen hayali bir Orta Amerika ülkesinde geçiyor. Ancak Gary’nin resmettiği toplumsal koşullar o kadar tanıdık ki tiranlarla halk kesimleri arasındaki o eski hikâye bir kez daha canlanıyor gözümüzde ve şu temel sorular üzerine düşünürken buluyoruz kendimizi: “Bir diktatör nasıl yetişir?”, “Diktatörlükler nasıl filizlenir, nasıl hüküm sürerler?”, “Diktatörü iktidarda tutan şey nedir?”
Ya da Rus yazar Mihail Şişkin’in ifadesiyle:
“Diktatörler ve diktatörlükler mi bir köle nüfusunu yaratır, yoksa kölelerden oluşan bir topluluk mu diktatörleri doğurur?”
1956-1961 yılları arasında, Soğuk Savaş’ın en gerilimli aşamasında Fransa’nın Los Angeles Başkonsolosu olarak görev yapan Gary, belli ki bu dönemde ABD-Latin Amerika ilişkilerini yakından gözlemlemiş ve bu sorular üzerine epey kafa yormuş.
“Soğuk Savaş”, iki süper gücün doğrudan sıcak bir çatışmanın içine girmemiş olmasıyla tanımlansa da ABD ve SSCB, en temelinde Asya ve Güney Amerika’daki diktatörlükler üzerinden çarpışmıştır.
Gary ne Amerikan ne de Sovyet yanlısıdır. İki süper güce karşı tam bağımsızlıktan yanadır, güçlü bir “De Gaulle’cüdür” aslında. Eserlerinde hep bir “özgürlük düşü” öne çıkar. Onun kahramanları her zaman özgür olmaya can atan insanlardır.
1956’da Gary, ABD’de diplomat olarak göreve gelir gelmez Güney Amerika ülkesi Bolivya’ya işgüder olarak atanır. Üç ay boyunca La Paz’daki Fransız Büyükelçiliği’ni yönetir. 1952’deki devrimin ardından çalkantıların sürdüğü ülke her an “patlamaya hazır” durumdadır. Dört bin metre yükseklikteki bu eski sömürge ülkesi, Yıldızyiyiciler romanına da esin kaynağı olur.
Roman ilk olarak 1961’de İngiltere’de The Talent Scout (Yetenek Avcısı) adıyla ve John Markham Beach çevirisiyle yayımlanır. Ne var ki bu bir çeviri değildir ve “John Markham Beach” de Gary’nin kullandığı lakaplardan (maskelerden) yalnızca biridir. Tıpkı “Romain Gary” ve “Emile Ajar” isimleri gibi bunu da kendisi uydurmuştur. Gary, İngilizce yazdığı eseri Fransızcaya Jean Rosenthal ile beraber çevirir ve bu çeviri, 1966’da Fransa’da Les Mangeurs d'étoiles (Yıldızyiyiciler) adıyla yayımlanır.
Romandaki hayali Latin Amerika ülkesi, tıpkı Bolivya gibi bir yerli (Kızılderili) ülkesidir. Roman kahramanlarından biri, bu bölgeye “Latin Amerika” denmesini “hayatında işittiği en tuhaf şaka” olarak tanımlar. Zira “Latinlik” ile kastedilen “İspanya ya da Hıristiyan medeniyetleri” ise bu yerli ülkesinde bunların pek bir anlamı olmadığı açıktır (s.31).
Hayali ülkenin diktatörü General José Almayo, bölgede “lider maximo” olarak anılır. Bu lakap, kendisini “Jefe Máximo” (Nihai Şef) ilan eden ve 1928’de görev süresi dolduktan sonra da 1934’e kadar ülke siyasetinde son söze sahip olan Meksika Devlet Başkanı Plutarco Elías Calles’i hatırlatır.
General Almayo, yerlilerin yaşadığı “sefaletin, cehaletin ve umutsuzluğun ortasından” gelip de 37 yaşında bölgenin en korkulan ve en tehlikeli güçlerinden biri olmuştur. Kitabı bugün okuyanlar, 38 yaşında iktidara gelen ve Latin Amerika’nın ilk “millennial” diktatörü olan El Salvadorlu Nayib Bukele’yi düşünecektir ister istemez.
Gary’nin kurmaca halkı, Cujon yerlileri, sürekli yanlarında taşıdıkları mastala yapraklarını çiğnerler. Tıpkı Bolivya’nın Aymara yerlilerinin yüksek rakıma iyi gelen koka yaprağı çiğnemeleri gibi. Ancak Gary’nin mastala’sı, ilaç işlevi gören kokadan farklı olarak, çok sert bir uyuşturucudur, güçlü halüsinatif etkilere sahiptir ve insanları gerçekliklerden uzaklaştıran bir kaçış yolu gibidir. Romanın adı da buradan gelir, yıldız şeklindeki mastala yapraklarını çiğneyen köylülere Cujon lehçesinde “yıldızyiyiciler” denir.
Bir Cujon yerlisi olan Almayo, iktidara ABD desteğiyle gelmiştir. Ancak “ilk defa bir Cujon yerlisinin iktidara gelmesi”, demokrasinin açık bir zaferi, hatta “demokratik bir devrim” olarak görülür.
Almayo, resmî törenlerde annesini yanına alarak kökenlerine sahip çıktığı imajını verir. Cujon kadınları da Aymara kadınları gibi gri melon şapka takar ve günlük hayatta geleneksel kıyafetlerini giyerler. Kültürün ve geleneğin taşıyıcısı olma rolünün kadınlara yüklenmiş olmasının; kadınların “geleneksel”, erkeklerin ise “modern” olanla ilişkilendirilmesinin bir örneğini görürüz burada. Modern devlet başkanı, geleneksel annesiyle kameralara poz verir.
“Almayo’nun devrimi”, sıradan insanlara, “köylülerin de şansı olduğunu, bir gün belki diktatörü devirip yerine geçebileceklerini” düşündürür (s.40). Ne de olsa bir lider, onu izleyenlerin her biri onda “kendini gördüğünde” gerçekten bir liderdir. Caudillo’ların Latin Amerika popülizmine en temel mirasıdır bu.
Gary’nin romanına ilham veren Aymara kadınları
İktidarda kalmanın beş yolu
General José Almayo, olaylara dışarıdan bakıp gerekli sonuçları çıkarmayı daha 12 yaşındayken öğrenmiştir ve o zamandan beri dünyayı kimin yönettiğini çok iyi bilmektedir. Hitler hayranıdır ve dünya tarihindeki diğer diktatörlere bakarak çıkardığı bazı önemli dersler vardır. Buna göre iktidarını korumak için kendisine bir yol haritası belirlemiştir:
1. Kötü bir dünyada “en kötü” olmak:
Almayo, dünyanın kötü bir yer olduğunu ve bu dünyada her şeye hazır bir sürü insan bulunduğunu çok erken yaşta öğrenmiştir. Herkesin onun kadar başarmaya kararlı olduğu bir yerde “yalnızca kötü olmak yetmez, en kötüsü olmak gerekir” (s.118). O, en büyük günahların peşindedir. Papaza “Şeytan’ı en mutlu edecek şeyin ne olduğunu” sorar. En büyük günahı işlemeli, Şeytan da karşılığında ona “Aferin evladım, Hakikaten de yapılabilecek en kötü şeyi yaptın. Umut vadediyorsun. Senin gibi biri lazım bana” demelidir ve sunabileceği ne varsa satın alıp, karşılığında ona şan, şöhret ve güç vermelidir (s.112).
Almayo, ruhunu Şeytan’a satmaya hazırdır. Onu Şeytan’a inandıranlar, yerlileri zorla Hıristiyanlaştıran Batılılardır. Kiliseler bu topraklara “Tanrı” ile beraber “Şeytan”ı da getirmiştir. Amerikalı vaazlar her gün televizyonlara çıkıp Şeytan’ın yeryüzünde gerçek anlamda mevcut olduğunu ilan ettiklerine göre Şeytan gerçekten de vardır ve kendisiyle pazarlık edilebilir (s.187).
Almayo ve onun gibi sonsuz kötülük işleyerek zirveye çıkanlar, Şeytan’ın peşinde koşadursun, Romain Gary bize bir yandan satır aralarında ruhumuzu satın alacak bir Şeytan’ın olup olmadığını da sorgulatır:
“Beyefendiciğim, bugüne kadar ruhunu Şeytan’a satmayı başarabilen olmadı, zira alıcısı yok” (s.185).
2. Protección (korunma) sağlamak:
José Almayo’ya göre, ruhunu Şeytan’a satanların ihtiyaç duyduğu en temel şey “protección” yani “korunma”dır. Eğer yüzünüzü Tanrı’dan değil Şeytan’dan yana çevirdiyseniz sizi koruyup kollayacak başka bir “tanrısal güce” ihtiyaç duyarsınız.
Yerliler yıldızları çiğnediklerinde Tanrılarıyla iletişime geçer, onları görür, onlarla konuşurlar. Yıldızlar onlara “protección” sağlar. Tanrı’yla değil Şeytan’la ilgilenen Almayo ise hakiki yetenek ve mutlak güç peşindedir:
“José’nin de kendine ait yıldızları vardı, ama bu aynı zamanda muhteşem olana, doğaüstüne duyulan ihtiyaçtı” (s.187).
“İnsan gözünün daha önce hayranlıkla izlemediği olağandışı numaralar, sansasyonel gösteriler” peşinde koşan Almayo, “büyülü olana” ihtiyaç duyar ve zamanla efsanevi bir “Yetenek Avcısı” haline gelir. Dünyanın çeşitli yerlerinden bulup getirttiği soytarılar onun “yıldızları” olur.
“Yıldızlara” ihtiyaç duyanlar sadece yerliler değildir. Almayo’ya göre, düşmanları onu “yıldızyiyici” diye aşağılasalar da onlar da kendilerini “Amerikan üretim fazlasıyla” sürekli uyuşturmaktadır. Hem de öyle çok uyuştururlar ki uyuşturucularından asla vazgeçemezler (s.264).
3. Bedel ödemek:
Almayo’ya göre bedel ödemekten korkanlar güç sahibi olamazlar.
“Batista ödemişti bu bedeli, Trujillo da öyle ve Venezuela’dan Jiménez, Haiti’den Duvalier gibi başkaları da. Pintilik etmeden ödemeye devam ettikleri sürece, düşmanları karşısında zafer kazanmalarına olanak veren protección’dan faydalanıyorlardı” (s.100).
Fakat hepsinin korktukları bir an gelmiş, yumuşamaya başlamış ve “iyi” olanı yapmaya çalıştıkları için iktidar ellerinden gitmiştir.
“Bedelini ödemeden iktidarı elinde tutmanın kesinlikle olanaksız olduğunu” düşünen Almayo, bu bedeli ödemeyi hiçbir zaman bırakmaz (s.101).
Kendi annesini kurşuna dizdirmek, Almayo’nun bu ülkede iktidarda kalmak için ödeyeceği en büyük bedeldir. Bu da yetmiyorsa “daha ne denli bir bedel ödeyebileceğini” bilemez.
Hitler’den bile daha kötü olmaya kararlı olan Almayo, annesinin ölüm emrini keyifle verir:
“İnsan siyasette bile kendi annesini kurşuna dizdirmekten daha iyisini yapamazdı. Hitler bile bu kadar ileri gitmemişti. Dünyayı da bu yüzden ele geçirmemişti şüphesiz” (s. 283).
4. Yenilmez olduğu izlenimi vermek:
Almayo, gerektiğinde ödün vermek gerektiğini bilir. Kendisine karşı bir isyan patlak verdiğinde konuyla ilgili bakanını tutuklatarak olayları yatıştırır. Ancak ödün vermek konusunda frene basması gerektiğinin de farkındadır. Yerli halkla arasındaki güç mücadelesinde yerlilerin asla bağışlamayacağı tek şey bulunduğunu, bunun da “zayıflık” olduğunu düşünür:
“En ufak bir zayıflık emaresinde ondan korkmayı bırakacaklardı ve bu da hor görülmek anlamına gelecekti.”
Amerikan gazeteleri onun zalimliklerini yazdıkça, Almayo, “yenilmez” olduğu izlenimini güçlendirir. “Bu ünün kendine özgü bir çekim gücü bulunduğunu, propagandaların en etkilisi olduğunu” çok iyi bilir (s. 218).
5. Muhalefeti ortadan kaldırmak:
“Yenilmezlik” izlenimi vermenin en kestirme yolu elbette “muhalefeti yenmektir”. Almayo, bunun için adamlarından birini, Rafael Gomez’i “ajan provokatör” rolünü oynaması için bizzat titizlikle seçip dağlara yerleştirir ve düşmanları kendine çekip isyan etmeye zorlamak için mühimmat sağlar.
Ne var ki Gomez ona sırtını döner ve güneyde gerçek bir devrimci gerilla hareketi başlatır.
Bunun üzerine Almayo, Gomez gibi eğitimli bir insana güvenerek hata yaptığını düşünür ve Haitili Duvalier gibi bütün entelektüelleri ortadan kaldırmamış olmasına hayıflanır.
Almayo’nun belirlediği iktidarda kalmanın bu beş yolu, nihayetinde onu deviren sürecin taşlarını döşer. Romain Gary, bir kez daha karanlık bir hikâyeyi umutla bitirir ve her diktatörün elbet bir sonu olduğunu hatırlatır bize. Ve elbette şunu da unutmadan:
Caudillo’ların biri gider, biri gelir; diktatörleri besleyen koşullar değişmediği sürece bu yıkıcı güç mücadelesi ilelebet devam eder. İster Tanrı’nın ister Şeytan’ın peşinde olsun, hakikatin karanlığından sıyrılmaya çalışanlar ise uyuşmanın ve hülyalara dalmanın bir yolunu her zaman bulurlar.


