İspanya ve Arjantin ilk kez bir Dünya Kupası finalinde karşı karşıya geliyor. 19 Temmuz 2026 Pazar günü, ABD’nin New Jersey eyaletindeki MetLife Stadı’nda oynanacak maçta kupanın yeni sahibi belli olacak. Peki, son Avrupa ve Copa America şampiyonları olan İspanya ve Arjantin arasında gerçekleşecek bu tarihi finalde kimi tutacağız?
Bu sorunun cevabı elbette sadece futbolla ilgili değil. Dünya Kupası’nda hangi takımı tuttuğumuz, tarihle, sömürgecilikle, hafızayla ve kendimizi dünyada nereye ait hissettiğimizle de ilgili.
Hele de karşımızda İspanya gibi sömürgeci bir devletle, onun eski sömürgelerinden biri olan Arjantin varsa.
Ne var ki, buradaki mesele eski sömürgeci ile eski sömürge arasındaki hesaplaşmadan ibaret değil. Aslına bakılırsa, sömürgecilik mirasının iki farklı ulusal kimlik içinde nasıl dönüştürüldüğünü ve yeniden sahiplenildiğini gösteren sembolik bir karşılaşmadan söz etmek daha yerinde olur.
Kim kazanırsa kazansın, Hispanidad mı kazanacak?
İspanya-Arjantin finalinin harekete geçirdiği en temel politik çağrışım, “Hispanidad” yani “İspanyol dünyası” anlatısı. Bu anlatı, İspanyolca konuşan toplumlar arasındaki kültürel yakınlığa işaret ediyor.
Malum, Dünya Kupası finali aynı dili konuşan iki ülke arasında oynanacak. Fakat bu ortak dil, eşit koşullarda kurulmuş bir kültürel yakınlığın değil, sömürgeleştirmeyle biçimlenmiş bir tarihin mirası.
Oysa Hispanidad anlatısında, sömürgeleştirme arka plana itiliyor ve İspanya, sömürgeci bir güçten çok Amerika’ya dil, din ve kültür kazandıran bir “anavatan” gibi sunuluyor.
Bu anlatıya göre, İspanya-Arjantin finali, iki ulusu karşı karşıya getiren bir mücadeleden çok, İspanyol dünyasının kendi içinde gerçekleşen “aile arasında” bir karşılaşma olarak görülüyor. Yani kim kazanırsa kazansın, aslında Hispanidadkazanacak.
Bu noktada, İspanya kamuoyunda son dönemde öne çıkan sömürgecilik mirasıyla ilgili tartışmalara değinmekte fayda var.
12 Ekim 1492’de Kristof Kolomb’un La Pinta adlı gemisinde, sabahın ikisinde İspanyol denizci Rodrigo de Triana’nın “kara göründü” diye bağırmasıyla başlayan ve bugün “Latin Amerika” dediğimiz coğrafyayı üç yüzyıldan uzun süre kolonileştiren süreç, günümüzde hâlâ tartışılan bir tarihsel döneme işaret ediyor. Öyle ki, bir Dünya Kupası finali bile bu tarihi yeniden kurmaya yetebiliyor.
“İspanyolca zorla öğretilmedi” iddiası
İspanya’da sömürgecilik geçmişiyle ilgili tartışmalarda en sık duyulan argümanlardan biri, İspanyolcanın Amerikan yerlilerine zorla öğretilmediği yönünde. Bu argümanı savunanlar, İspanyol İmparatorluğu’nun yerli dilleri yasaklamadığını, misyonerlerin Nahuatl, Quechua, Guaraní gibi diller için sözlükler hazırladığını ve kilisenin bu dillerde eğitim verdiğini söylüyor.
16. ve 17. yüzyılda misyonerlerin yerli dilleri öğrendiği ve birçok dilin ilk gramerlerinin yazıldığı doğru. Ancak eleştirel tarihçilere göre, bu bilgi yerli dillerin eşit kabul edildiği anlamına gelmiyor. Zira İspanyolların amacı hiçbir zaman yerli hakların kültürlerini korumak olmadı. Misyonerlerin amacı yerlileri Hristiyanlaştırmaktı ve bunun için yerlilerin İspanyolca öğrenmesi elzemdi. Ayrıca 18. yüzyıldan itibaren yerli diller kamusal alandan giderek daha çok dışlanmaya başladı.
Sömürgeciliğin ilk yıllarında yerlilerin katledilmesi üzerine detaylı bir rapor yazan İspanyol rahip Bartolomé de Las Casas sayesinde İspanyolcanın ve Hıristiyanlığın yerlilere zorla ve işkenceyle dayatıldığını biliyoruz. Ancak bu bile İspanyol sömürgeciliğini savunmak için bir argüman olarak kullanılabiliyor. İspanyollardan başka hiçbir imparatorluğun kendi fetihlerini bu kadar erken tartışmadığı öne sürülüyor. Bu doğru bir gözlem olabilir. Ancak tartışmanın yapılması sömürgeci düzeni ortadan kaldırmadı. Las Casas ile Sepúlveda arasında gerçekleşen ünlü Valladolid Tartışması’nın (1550-1551) ardından Kral V. Carlos, yerlilere daha insani davranılmasını emreden yeni yasalar çıkardıysa da bu yasalar hiçbir zaman uygulanmadı.
“İngilizler kadar kötü değildik” söylemi
İspanyolların kurdukları sömürgeci düzeni meşrulaştırmak için dayandıkları en temel argüman, yerlilerin barbar olduğu ve medenileştirilmeleri gerektiğiydi. Las Casas’a göre ise esas barbar, yerlilere zulmeden İspanyollardı. Las Casas’ın yazdıkları, 16. yüzyıldan itibaren tüm Avrupa’da hızla yayıldı ve İspanyolların barbarlığı hakkındaki söylentiler “kara efsane” (leyenda negra) olarak anılan propagandaların temelini oluşturdu.
Elbette “kara efsanenin” tek dayanağı Amerika’nın fethi (conquista) ve yerlilere yönelik şiddet değildi. 1492, aynı zamanda İspanya’daki Endülüs varlığına son veren “Yeniden Fetih” (Reconquista) hareketinin zafer kazandığı yıldı. Bu zaferin ardından Katolik Kilisesi “sapkın” kabul ettiği kişileri Engizisyon mahkemelerinde yargılamaya ve cezalandırmaya başladı. Bu süreçte Yahudilerin ve Müslümanların İspanya’dan sürülmeleri “kara efsane”nin giderek yayılmasına yol açtı.
Ne var ki, İspanyollara göre, “kara efsane” İngiltere, Fransa ve Hollanda’nın ürünüydü. Zira o dönemde İspanya bir dünya gücüydü ve rakip güçler İspanya’yı karalamak ve yıpratmak için bu propagandayı yayıyorlardı.
Günümüzde de hâkim olan bu görüş, “kara efsane”nin siyasi çıkarlar uğruna kullanıldığına vurgu yapıyor. Buna göre, “kara efsane” özellikle İngiltere gibi sömürgeci devletlerin kendi suçlarını örtbas etmek için başvurdukları abartılı bir söylem olarak görülüyor.
Bu görüşü savunan İspanyollara göre, sömürgeciliğin asıl adresi İngiltere ve hiç kimse bu konuda İngilizlerle boy ölçüşemez.
Üstelik “kara efsane”ye tepki olarak gelişen ve sömürgeciliği idealize eden “altın efsane”de (leyenda dorada), İspanya, Amerika’ya medeniyet, din ve kültür götüren bir güç olarak sunuluyor. Altın efsane, genellikle milliyetçi-muhafazakâr kesim tarafından benimsenen bir söylem. Ne ki İspanyol solunun başvurduğu “ortak tarih” söylemi de bunun yumuşatılmış bir versiyonundan fazlası değil.
İspanyol solunun sömürgecilikle imtihanı
Meksika’nın ilk solcu Devlet Başkanı Andrés Manuel López Obrador (AMLO) 2019’da İspanya Kralı VI. Felipe’ye bir mektup göndererek sömürgecilik döneminde yerlilere yapılan haksızlıklar ve katliamlar için özür dilenmesini talep etmişti.
AMLO’ya diplomatik cevap Pedro Sánchez liderliğindeki sol hükümetten geldi. Sánchez hükümeti bu talebi kesin bir dille reddetti ve geçmişteki olayların bugünün ölçütleriyle yargılanamayacağını belirtti.
2024’te AMLO’nun halefi olarak göreve başlayan Claudia Sheinbaum, Kral VI. Felipe’nin bu mektuba yanıt vermemesi ve özür dilemeyi reddetmesi nedeniyle İspanyol Kralı’nı yemin törenine davet etmedi. Pedro Sánchez, kralın bu şekilde dışlanmasını “kabul edilemez” olarak nitelendirdi ve İspanya törene temsilci göndermedi.
Tören krizinin ardından İspanya’da sömürgecilikle ilgili tartışmalar yeniden alevlendi. Sánchez hükümeti, ısrarla 500 yıl önceki olayların bugünün ahlaki ve hukuki ölçütleriyle yargılanamayacağını savunuyor ve özür yerine “ortak tarih”, “ortak dil”, kültürel yakınlık ve iş birliği dilini öne çıkarıyor. Bu çizgi, fethi açıkça yüceltmeyen, fakat İspanya’nın melez bir kültür de yarattığını vurgulayan bir bakış açısının ürünü. Ve bu çizgi, sömürgecilikle gerçek bir hesaplaşmanın sınırlarını da belirliyor.
Peki ya Arjantin?
Dünya Kupası finalinin bir tarafında, sömürge geçmişini “ortak dil” ve Hispanidad söylemi içinde yumuşatan İspanya var. Peki diğer tarafındaki Arjantin’i politik olarak bunun tam karşısında konumlandırabilir miyiz? Cevap, kesinlikle hayır. Çünkü Arjantin, Meksika değil. Arjantin’den bahsettiğimizde, kendisini Avrupa’nın Amerika’daki uzantısı olarak gören bir ülkeden bahsediyoruz.
Arjantin, diğer Latin Amerika ülkelerine kıyasla daha “beyaz” bir ülke. Genellikle “Avrupalı” kökenlerine vurgu yapmayı tercih eden Arjantinliler açısından “Latin Amerikalı” olmak, Meksika gibi melez ülkelerdekine benzer bir anlam ifade etmiyor. Arjantinliler çoğu zaman kendi kültürlerini Latin Amerika’nın geri kalanından ayrı, özel bir yere koyuyorlar. Bu da onların bölge genelinde “ukala” ve “kendini beğenmiş” olarak görülmesine neden oluyor.
Arjantin, bağımsızlıktan sonra kendisini yerli ve Afro-Arjantinli unsurlardan arındırılmış, beyaz ve Avrupalı bir ulus olarak tahayyül etti. Ülkede yerli ve Afrika kökenli miras uzun süre görünmez kılındı. Bu tahayyül yalnızca söylem düzeyinde kalmadı. 1853 Anayasası’nın 25. Maddesi Avrupa’dan göçü özellikle teşvik ediyordu. Hedef, 19. yüzyılın sonlarından itibaren milyonlarca İtalyan ve İspanyol göçmeni ülkeye çekerek nüfusu bilinçli biçimde “Avrupalılaştırmaktı”. Aynı dönemde yerli halklar “Çölün Fethi” (Conquista del Desierto) adı verilen askerî kampanyalarla topraklarından sürüldü ya da katledildi.
Bu açıdan Arjantin’in kendi içindeki yerli halklara yönelik fetih, toprak gaspı ve beyazlaştırma siyasetiyle aynı sömürgeci modernitenin mirasçısı olduğunu söyleyebiliriz. Bu mirasın yanı sıra, Arjantin’in mevcut hükümetinin ideolojik tutumundan da bahsetmek gerekir.
Milei’nin Hispanidad anlatısı
Arjantin’in aşırı sağcı Devlet Başkanı Javier Milei, İspanyol fethini ortak dil ve medeniyet mirası üzerinden yücelten söylemiyle, “altın efsane” anlatısına İspanya Başbakanı Pedro Sánchez’den çok daha yakın duruyor.
Milei hükümetinin, 12 Ekim 2024’te, Kolomb’un gelişinin 532. yıldönümünü “Irk Günü” (Día de la Raza) olarak kutlaması, bunun en açık işareti. 1917’de dönemin Devlet Başkanı Hipólito Yrigoyen, 12 Ekim’i ulusal bayram ilan etmiş ve İspanyol kökenini gururla sahiplenmek amacıyla bu bayramı “Irk Günü” olarak adlandırmıştı.
2010’da, dönemin solcu Devlet Başkanı Cristina Fernández de Kirchner tarafından imzalanan bir kararnameyle, bayramın adı “Kültürel Çeşitliliğe Saygı Günü” (Día del Respeto a la Diversidad Cultural) olarak değiştirildi. Buna gerekçe olarak da “Irk Günü” adlandırmasının İspanyol hâkimiyetini merkeze alarak yerli halkların uğradığı katliamları ve asimilasyonu görmezden gelmesi gösterildi. Yeni isim ise Amerika kıtasındaki yerli halkların (pueblos originarios) haklarını teslim etmeyi ve kıtanın çok kültürlü yapısını onurlandırmayı amaçlıyordu.
2023’te seçilen Milei ise 12 Ekim’i yeniden “Irk Günü” başlığıyla andı. Hükümetin resmi açıklamasında Kolomb’un gelişi “fetih” değil “keşif” olarak adlandırıldı. Bu “keşfin” İspanya’nın kültürünü Amerika’ya yaydığı, Hispanik dünyayı ortak dil ve kültürün birleştirdiği ve bu “ortak miras”a gururla bakılması gerektiği savunuldu. Açıklamada “Irk Günü”, “geçmişe gururla ve geleceğe umutla bakarak bu ortak mirası kutlamak için bir fırsat” olarak değerlendirildi.
Milei, kendisini sadece Arjantin’in değil, küresel sağın ve liberter hareketin öncülerinden biri olarak görüyor. İspanya’daki aşırı sağcı Vox partisiyle yakın ilişkisi de bunun bir göstergesi. Onun için sömürgecilik geçmişiyle gurur duymak, solculuğa ve çok kültürlülüğe karşı açılmış ideolojik savaşın bir parçası.
Dünya Kupası finalini, “uğurlu” olduğuna inandığı için evinde izleyecek olan Milei, karşısında sadece bir futbol devi görmüyor. Onun için İspanya’yı yenmek, sol tarafından yönetilen bir ülkeye karşı zafer kazanmak demek.
Pazar günü, Dünya Kupası finalinde solun yönettiği eski bir sömürgeci ülkeyle sağın yönettiği eski bir sömürge ülkesinin karşılaşmasını izleyeceğiz. Ne sömürülen tarafın ne de diğer taraftaki solcuların geçmişle hesaplaşmak gibi bir derdi var. Futbolun sadece futbol olmadığını bir kez daha hatırlatarak soralım: böyle bir maçta taraf tutabilmek gerçekten mümkün mü?


