“Sanki aynı dünyayı paylaşıyorduk ama bambaşka diller konuşuyorduk.”
Brezilyalı yönetmen Petra Costa’nın bu sözleri, sadece kendi ülkesindeki güncel durumu değil aşırı sağın ve yeni muhafazakârlığın yükselişe geçtiği birçok yerde siyasetin aldığı biçimi özetliyor.
Buradaki mesele sadece toplumsal kutuplaşma değil. Bu süreçte siyasal tavır ve konumlar, iki karşıt grupta yoğunlaşmakla kalmıyor. Aynı dili konuşan, aynı dine inanan, aynı kültürel değerleri paylaşan insanların, kendilerine ve kendileri dışındaki dünyaya dair anlatıları birbirinden o kadar ayrışıyor ki, iki ayrı uca savrulanlar, karşılarında düşmanlarını görmeye başlıyorlar.
Bu anlatılarda iyilik ve kötülükten anlaşılan şey farklılaşıyor, biri Tanrı’nın lütfuna diğeri gazabına sığınıyor, birinin ütopyası diğerinin distopyası oluyor.
Siyaseti “iyiler” ile “kötüler” arasındaki bir meydan savaşına dönüştüren Trump ve Bolsonaro gibi otoriter popülist liderler, şeytanlaştırdıkları “öteki”lere karşı kendilerini “Tanrı tarafından seçilmiş kişi” ilan ediyorlar.
“Karanlığa karşı savaşıyoruz” diyerek siyasetin “ruhani bir süreç” olduğuna işaret ediyorlar. Sadece kendilerine değil takipçilerine de ilahi bir üstünlük atfetmeleri boşuna değil. Savaşa hazırlanırken İsa’nın adıyla zafere yürümek istiyorlar.
“Kutsal” olduğu söylenen, dolayısıyla sadece kilisenin üstlenebileceği türden bir savaş bu. Doğrudan laik devleti hedefleyen tutucu bir savaş.
Geçen ay Netflix’te gösterime giren, Oscar adayı Petra Costa imzalı Tropiklerde Kıyamet adlı belgesel, bu savaşın Brezilya’da süren muharebesini gözler önüne seriyor.
Brezilya’da “Laik bir devlet olmayacak, burası Hıristiyanların ülkesi” diyenlerle dinle devletin ayrılması gerektiğini savunanlar arasındaki çatışma, ülke siyasetinin güncel dinamiklerinin anlaşılması açısından önemli.
Zira Brezilya, insanlık tarihinin en hızlı din değişimlerinden birini yaşadı. Son 40 yılda Evanjeliklerin nüfustaki oranı yüzde 5’ten 30’a çıktı. Belgeselde bu sürecin Brezilya demokrasisini nasıl tehdit ettiğini ayrıntılarıyla görmek mümkün.
Birleştiren İsa’dan ayrıştıran İsa’ya
Kurtarıcı İsa (Cristo Redentor) heykeli
Rio de Janeiro’da Corcovado Dağı üzerinde yer alan Kurtarıcı İsa (Cristo Redentor) heykeli, sadece kentin değil ülkenin de en önemli sembollerinden biri.
Yapımına 1922’de başlanan ve 1931’de tamamlanan heykel, yılda bir milyondan fazla turist çekiyor.
Kollarını herkese açmış, bütün şehri kucaklayan dev İsa heykeli, Brezilya’yı tanımlayan iki temel değeri, barışı ve misafirperverliği sembolize ediyor.
Ne var ki son dönemde Brezilya siyasetine damgasını vuran Evanjelikler, barışçıl, çoğulcu ve misafirperver bir İsa figürü yerine kutuplaştırıcı söylemlerle İsa’ya gönderme yapıyorlar.
Petra Costa, belgeselde şöyle anlatıyor:
“19. yüzyılda birçok kişi İsa’nın bin yıllık barıştan sonra döneceğine inanıyordu. Yani insanların acılarını dindirmek için ne kadar çok çabalanırsa İsa da o kadar çabuk dönecekti. Ama 1827’de genç İrlandalı papaz John Nelson Darby, bu fikri tamamen tersine çevirdi. Bunun Brezilya siyasetinde bu kadar etkili olacağını hiç beklemezdim.”
Buna göre, Darby, Vahiy Kitabı’nı daha önce kimsenin okumadığı şekilde okumuş ve “bu yozlaşmış dünyanın Tanrı’nın nihai gazabıyla yüzleşeceğini, işlerin kıyamet kopana kadar kötüleşmeye devam edeceğini” öne sürmüş.
Darby’nin öğretileri Evanjelik düşünceyi derinden etkilemiş. Dünyadaki durum ne kadar kötüleşirse İsa’nın o kadar çabuk döneceğine inanan tutucu bir hareketin doğmasına yol açmış.
Bu tabloda, Tanrı’nın gazabını ve kıyameti coşkuyla bekleyenler giderek artıyor. Bekledikleri İsa, barışçıl, sevgi dolu bir İsa değil. İntikam almaya gelen, kırbacını şaklatan bir Mesih bekliyorlar.
Evanjelizm’in yükselişi
“Evanjelik” kavramı genellikle Protestan Kilisesi’nin muhafazakâr kanadındakileri tanımlasa da bu kavramın Latin Amerika’da genellikle tüm Protestanları kapsayacak şekilde kullanıldığını belirtmek gerekir.
Latin Amerika’daki Protestanların yüzde 80’i Pentekostal’dir. 20. yüzyılın başlarında kilisenin sunmaya başladığı çeşitli eğitim ve sağlık programlarının da etkisiyle alt sınıflarda hızla yayılan Pentekostalizm, kutsal olanı bireysel deneyimlerde arayan, Mesih’in gelişinin yakın olduğunu ve “Tanrının Krallığını” kurabilmek için “Kutsal ruh vaftizi” ile tecrübe edilebilecek bireysel dönüşümün şart olduğunu vurgulayan mistik ve eskatolojik bir hareket olarak tanımlanabilir.
1980’lerden itibaren yükselen “Neo-Pentekostalizm” ise takipçilerine şifa, bolluk ve bereket müjdelemesiyle ve dünya işleriyle daha haşır neşir olmaya yatkın “burada ve şimdi” vurgusuyla öne çıkar.
Kutsal ruhu tecrübe eden bireylerin maddi kazanımlar elde etmeleri Tanrının lütfuna işaret olarak görülür. İlahi müdahalelerle kazanılan manevi gücün günlük hayatta da bolluk ve bereket getireceğine inanılır.
Brezilya’da yolu ya da hastanesi olmayan ücra yerlerde ve gecekondu mahallelerinde sosyal hizmet sunan Evanjelik kiliselerin hızla yayılmasında, bu “maddi kazanç” vurgusunun etkisi yadsınamaz.
Tropiklerde Kıyamet belgeselinde Evanjelik kiliseler
2002’de 50 kişi olan Evanjelik meclis grubunun bugün 142 kişi olması, bu sürecin siyasete ne kadar hızlı bir şekilde yansıdığının göstergesi.
Siyasetteki bu hızlı değişimi, Tropiklerde Kıyamet belgeselinde Evanjelik bir vekil şu sözlerle açıklıyor:
“Sol sayesinde. Onlar bize meydan okudukça büyümeye devam ediyoruz.”
Brezilya’da dinle siyasetin kadar iç içe geçtiğini, sadece bu sözlerle bile anlamak mümkün.
Evanjelik kilisenin solun en ünlü sloganlarından birini alıp kendine göre kullanması da yine meselenin boyutlarını gözler önüne seriyor: “Birleşik bir kilise asla yenilmez!”
Bolsonaro ve laik devlete saldırı
Ortanca ismi “Mesih” anlamına gelen ve takipçileri tarafından “O Mito” (Efsane/Mucize) olarak anılan Jair Messias Bolsonaro, 2018’deki aşırı sağcı seçim kampanyasını “Brezilya her şeyin, Tanrı herkesin üstündedir” sloganı üzerine kurmuştu. Bu slogan, Tanrı’nın ve ulusun egemen gücünü kendi liderliğiyle özdeşleştiriyordu.
Bu süreçte Tanrının Krallığı Evrensel Kilisesi (IURD) başta olmak üzere Neo-Pentekostal kiliseler, Evanjelik lideri olan bir ulusun kutsanacağına dair propagandaya başladı. Kilise duvarları Evanjeliklerin beklenen kurtuluşunu müjdeleyen afişlerle donatıldı.
Bolsonaro’ya destek veren en önemli aktörlerden biri de aşırı sağcı Evanjelik Papaz Silas Malafaia’ydı. Televizyon programları yaptığı ve medyayı etkin bir propaganda aracı olarak kullandığı için “televangelist” olarak anılan Malafaia, aslında 2002 seçimlerinde solcu lider Lula da Silva’yı desteklemişti. Ancak Lula ile ilişkileri kötü bitti. Sonraki seçimlerde sağcıları destekleyen Malafaia, Bolsonaro ile nihayet aradığı lidere kavuşmuş oldu.
Jair Bolsonaro ve Silas Malafaia
Bolsonaro’nun zaferinin ardından yeni başkanı kilisesinde ağırlayan Malafaia, Brezilya’da yeni bir tip liderin doğuşunu duyurdu: O, Tanrı’nın hizmetindeydi. Tanrı’nın hizmetkârı olmasını sağlayan asıl şey ise “yetersiz” ve “değersiz” biri olmasıydı. Böylece herkes ona bakıp onun gibi olabileceğini düşünecekti.
“Tanrı’nın lütfu” adındaki özel uçağına atlayıp sıkı sık Başkan Bolsonaro ile görüşen Malafaia, Yüksek Mahkeme’ye Evanjelik Papaz André Mendonça’nın aday gösterilmesinde önemli rol oynadı.
Belgeselde de belirtildiği gibi, Yüksek Mahkeme’ye Evanjelik bir papazın atanması, Hıristiyan bir devlet kurma yolunda yeni bir cephe açtı.
Belgeselin vurguladığı önemli noktalardan biri de Bolsonaro’nun başkanlığını izleyen yeni bir teokratik hareketin yükselişiydi: Dominionizm.
Hıristiyanlara toplumun her alanını kontrol etmelerini öğütleyen bu teolojinin önde gelen taraftarları arsında Neo-Pentekostaller yer alıyor.
Dominion Teolojisi olarak da bilinen Dominionizm, Hıristiyanlar tarafından yönetilen ve İncil hukuku anlayışlarına dayanan bir ulus kurmayı amaçlayan aşırı sağcı bir siyasi ideoloji olarak tanımlanabilir.
Petra Costa, belgeselde şöyle anlatıyor:
“Yeni Ahit’te Babil’in Fahişesi yedi tepe üzerine oturmuş olarak betimlenir. Dominionistler için bunlar bir ulusun kültürünü, ekonomisini ve yönetimini oluşturan tüm alanları temsil eder. Hıristiyanların bu alanları şeytani güçlerden alması gerektiğini söylerler. Bu seçimle birlikte kendi kehanetlerini gerçekleştirmeye başlarlar.”
Aşırı sağın kiliselerde kısa sürede böylesine geniş bir mevzi kazanmış olması, Brezilya açısından muazzam bir değişime işaret ediyor. Zira 1960’lı yıllarda kiliseyi şekillendiren temel ideoloji Marksizm’di.
Bu değişimin anlaşılabilmesi için Petra Costa, belgeselinde “Yoksulların teolojisi” olarak bilinen Kurtuluş Teolojisi’nin ivme kaybetmeye başladığı tarihsel sürece de dikkat çekiyor.
Kurtuluş Teolojisi’nin düşüşü
Costa’nın belgeselde “Protestan Papa” olarak anılan Billy Graham’ın 1958’de ABD’de yaptığı bir konuşmaya yer vermesi dikkat çekici.
Birçok ABD’li başkana danışmanlık yapmış olan Graham, bu konuşmasında Karl Marx’ın haksız olduğunu anlatıyor. Buna göre, Marx dünyada yaşanan sorunlara bakmış ve bunların “sosyal sorunlar” olduğunu söylemişti. Marx’a göre, dünyada yaşanan sorunları çözersen insanlar da mutlu birer birey olur ve dünyada bir ütopya, bir cennet yaratabilirdi.
Oysa Graham’a göre, bu noktada komünizm ve Hristiyanlık büyük bir çatışmaya giriyordu:
“Çünkü İsa, ne kadar kötü olursa olsun asıl sorun sosyal adaletsizlik değil, daha derin bir mesele var demişti. Sorunlarımızın kaynağı olarak içimizi işaret etmiş, buna da günah demişti.”
Kurtuluş Teolojisi tam da bu fikre meydan okuyarak İsa ile Marx’ın düşüncelerini yan yana koydu.
Rahiplerin ve papazların ağzından “tehlikeli fikirler” yayılmaya başladı: “Fakirlerin kader sonucunda ya da günahları yüzünden fakir olmadığı fikri; Toplum yapılanmasının ayrıcalıklıları korumak için onları fakir tutacak şekilde şekillendirildiği fikri.”
Kurtuluş Teolojisi, mevcut güç odaklarına meydan okuyan merhametli bir İsa’yı hatırlattı.
Brezilyalı Başpiskopos Dom Helder Câmara şöyle diyordu: “Yoksulları doyurduğumda bana aziz diyorlar, neden yoksul olduklarını sorduğumda ise komünist.”
Kurtuluş, burada sadece “dini” bir kavram değil, eşitlik temelinde daha adil bir dünya inşa etmenin ta kendisiydi. 1970’ler boyunca Kurtuluş Teologları, Marksist Bağımlılık kuramlarına yakınlaşmaya devam etti.
1940’larda “Komünistlere ölüm” diye solculara saldıran rahipler, 1980’lerde sendikacıları polis saldırısından korur hale gelmişti.
Kurtuluş Teolojisi hızla yayılırken “tehlikeyi” ilk sezenlerden biri, o dönem ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı olan Henry Kissinger oldu. Kissinger,1969’da Katolik Kilisesi’nin artık bölgede güvenilir bir müttefik olmadığını söyledi.
Petra Costa’nın dikkat çektiği gibi, o sırada ABD’deki Evanjeliklerin çarkları ise tam tersine dönüyordu. Ulusal dua kahvaltılarının başladığı dönemdi. Televizyona çıkan Evanjelikler devlet başkanlarıyla ve kabinesiyle buluşup bilgi alışverişinde bulunuyor, el sıkışıyorlardı.
Belgesel ekibinin bulduğu belgelere göre, 1960’larda “Aile” isimli bir grup lobici, Brezilyalı kongre üyelerine Amerikalı misyonerler aracılığıyla İngilizce dersi vermiş ve kısa bir sürede onları Hıristiyanlığa ve kapitalizme çekmeye çalışmıştı.
Binlerce misyoner tropikal bölgelere inmişti. Hedef 15 milyon Protestan olamayan aileydi. Bu hedefe ulaşmak için 3 bin yabancı misyoner, 60 bin Brezilyalı papaz ve 3 milyon Protestan kilise üyesi seferber edildi.
Bu süreçte Papa II. John Paul öncülüğünde Vatikan, Kurtuluş Teolojisini susturmak için harekete geçmişti. Roma Katolik Kilisesi’nin giderek muhafazakârlaşması ve kilisenin ilerici kesimlerini desteklemekten vazgeçmesi, Brezilyalı Kurtuluş Teologlarının dayandığı taban cemaatlerinin faaliyetlerine büyük bir darbe vurdu.
Buna eşzamanlı olarak Brezilya’da ulusal dua kahvaltıları düzenlemeye başlandı. Bu kahvaltılar, 21 yıl süren iktidarlarında (1964-1985) askeri diktatörlüğü ve Evanjelikleri bir araya getirdi.
Askeri dikta yıllarında Brezilya’da sosyal adaletsizlik ve eşitsizlik artmış, milyonlarca insan da umudunu Evanjelizm inancında aramaya başlamıştı.
Bu büyümenin en çarpıcı örneği, Billy Graham’ın Brezilya’da komünizm karşıtı dev bir etkinlik düzenlemesiydi. Graham, 1974’te Rio de Janeiro’da toplanan kalabalığa şöyle sesleniyordu: “Bu kesinlikle Kuzey ve Güney Amerika’da İncil’i dinlemek için toplanmış en büyük kalabalık. Dünya tarihindeki en büyüklerden biri.”
Tropiklerde Kıyamet belgeselinde Evanjelik kiliseler
Demokrasiye saldırı
Bolsonaro, işte böyle bir sürecin sonunda iktidara geldi. 2018 seçimlerinde “Tanrı’nın bir aracısı” olarak kampanya yürütmüştü. 2022’de ise Lula’nın karşısında farklı bir kimliğe büründü: Gücü, Tanrı’nın gücünü elinde tutan birine.
Eski Başkan Lula’nın işi çok zordu. Yolsuzlukla suçlandığı davada 18 aydan fazla hapis yatmış; mahkumiyeti, davanın baş yargıcının taraflı olduğunu tespit eden Yüksek Mahkeme tarafından iptal edilmişti. Hapisten çıkar çıkmaz seçim kampanyasına başladı.
Bolsonaro, kiliselerden oy toplamaya devam ederken Lula laikliğe vurgu yapıyordu:
“Tanrı diye anılan iblisler var. Bir de şeytan denen samimi insanlar. Çünkü bazı insanlar kiliseyi inanç ve maneviyat aranan bir yer olarak görmek yerine siyasi emelleri uğruna kullanıyor. Ben, Luiz Inácio Lula de Silva, laik devleti savunuyorum. Ve bunu da Tanrı’ya inanan biri olarak söylüyorum.”
Seçim sürecinde yalan yanlış bilgi yayan bir dizi gönderi paylaşıldı. Buna göre Lula seçilirse Hıristiyanlara eziyet edip kiliseleri kapatacaktı.
Seçimi kaybetme riskiyle karşılaşan Lula, onlarla anladıkları dilden konuştu. Evanjelik papazlarla bir araya geldi. “Lula bir Hıristiyan, hiç kilise kapatmadı ve kapatmayacak” mesajını vermeye çalıştı.
2022 seçimlerinde Evanjeliklerin yüzde 70’i Bolsonaro’ya oy verdi. Lula kazandı ama ikinci turda, kıl payı farkla Bolsonaro’yu geride bırakabildi. Üstelik Brezilya tarihinin en muhafazakâr kongresi seçilmişti.
Bolsonaro seçim sürecinde yenilgiyi kabul etmeyeceğini belirtmiş, askeri müdahale seçeneğini gündeme getirmişti. Nihayetinde ABD’deki kongre baskınına benzer bir girişimle kendi 6 Ocak’ını gerçekleştirdi. Lula’nın resmi olarak devlet başkanlığı görevine başlamasından bir hafta sonra, Bolsonaro'nun destekçileri, Ulusal Kongre, Başkanlık Sarayı ve Yüksek Mahkeme’yi işgal ettiler.
Mahkeme, ülkenin seçim sistemiyle ilgili yalan bilgi yayması nedeniyle Haziran 2023’te Bolsonaro’yu 2030’a kadar siyasetten menetti. Kasım 2024’te federal polis Bolsonaro önderliğindeki bir grubun Lula’ya karşı darbe planladığını tespit etti. Polis ayrıca grubun Lula’ya, Başkan Yardımcısı Geraldo Alckmin’e ve Yüksek Mahkeme Yargıcı Alexandre de Moraes’e karşı suikast planladığını açıkladı.
4 Ağustos’ta Yüksek Mahkeme, darbe tertiplediği iddiasıyla yargılanması süren Bolsonaro’yu ev hapsine almaya karar verdi. Gerekçe, Bolsonaro’nun daha önce verilen tedbir kararlarını ihlal etmesiydi. Yüksek Mahkeme Yargıcı Moraes, Bolsonaro’ya geçen ay elektronik kelepçe takılması ve sosyal medyayı (üçüncü kişilerin hesapları da dâhil) kullanmaması yönünde kısıtlamalar getirmişti. Ancak Moraes, Bolsonaro’nun çocuklarının sosyal medya hesaplarından paylaşılan mesajların, bu yasağın ihlali olduğuna hükmetti.
Bolsonaro’yu kendisine çok yakın bir müttefik olarak gören ABD Başkanı Donald Trump ise bu davayı “cadı avı” olarak nitelendiriyor. Trump’ın 1 Ağustos’tan itibaren Brezilya’ya yaptırım olarak yüzde 50 ek gümrük tarifesi getirmiş olması, 2026 seçimleri öncesinde Brezilyalıları yine zorlu günlerin beklediğinin bir göstergesi.
Petra Costa, belgeselini Yunancada “apokálypsis” kelimesinin “dünyanın sonu” anlamına gelmediğini söyleyerek bitiriyor. Dünyanın sonuna değil, “açığa çıkma” ve “gözünü açma” şansına vurgu yapıyor. Birileri yalanlara sığınarak dünyanın sonunu bekleyedursun diğerleri hâlâ hakikatin peşinde.


