Vanity Fair, bir geleneğini bozmadı ve Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Donald Trump’ın kendisine en yakın insanlardan oluşan ofis kadrosu hakkında bir dosya yayınladı. Haber, Trump’ın özel kalem müdürü Susie Wiles ile gazeteci Chris Whipple’ın kayıtlı (on-the-record) ondan fazla kez görüşmesi neticesinde hazırlanmış ve iki bölüm halinde yayına alınmıştı. Susie Wiles’ın “cesur” ve “samimi” ifadelerine yer verilen haber metninde kimi zaman Başkan Yardımcısı JD Vance, Dışişleri Bakanı Marco Rubio ve Başkanlık Özel Kalemi Başkan Yardımcısı Stephen Miller, Elon Musk ve hatta Başkan’ın bizzat kendisi hakkında kişisel yorumları da içeriyordu. Öyle ki okurlar, Beyaz Saray dışında bilinmesi pek mümkün olmayan bazı anları bu haber vesilesiyle Başkan’ın özel kalem müdüründen öğreniyordu.
İlgili haber sosyal medya başta olmak üzere pek çok platformda bolca tartışıldı. Ancak tartışmanın esas başlığını, haberin fotoğrafları oluşturdu. Ödüllü fotoğrafçı Christopher Anderson tarafından çekilen özellikle yakın plan kareler, dergide filtresiz yayımlanınca epey bir gürültü kopardı. Özellikle Trump karşıtları açısından “alay konusu” edilen fotoğraflar, MAGAcıları epey kızdırdı.
Dergi, içeriğini kendi tutarlılığı ve habercilik anlayışı açısından savunurken fotoğrafçı Anderson ise portrelerin kendi tarzı olduğunu ve saldırı ya da farklı bir mesaj içermediğini açıkladı.
İlk bakışta haberin dilinin, fotoğraf kullanımının ve dolayısıyla içeriğin genel havasının saldırgan olduğunu düşünmek son derece doğal. Alıştığımız siyasetçi, lider, karizma ve güç görselliği ve dilinden uzak bir içerik olduğu kesin. Örneğin hiçbiri kollarını kavuşturup pahalı saatlerini gösteren pozlar vermemiş. Hatta Stephen Miller’in göbeği, Beyaz Saray Basın Sekreteri Karoline Leavitt’in pudra detayına kadar gösteren yakın plan karesi, Susie Wiles’in kocaman gözleri… epey aykırı, epey alışılmışın dışındaydı. Ancak biraz daha dikkatli bakınca söz konusu içerikte ve tarafların yaklaşımlarında son derece olumlu, hatta biz fanileri imrendirecek detaylar olduğu görülebiliyor.
Beyaz Saray Basın Sekreteri Karoline Leavitt (Fotoğraf: Christopher Anderson)
Öncelikle ilgili haberin yayınlanmasının ardından Başkan Trump, Susie Wiles’in sözlerinin çarpıtıldğını ama kendisinin arkasında durduğunu ilan etti. Bildiğimiz kadarıyla şimdilik bir dava açmadı ya da gazeteci ve fotoğrafçıya karşı bir tehditte bulunmadı. Elbette haberin “karalama” niyeti taşıdığı, “kasıtlı çarpıtma” olduğu gibi açıklamalar yapıldı ancak genel anlamda haberin özneleri, yansımaları olgunlukla karşıladı.
Vanity Fair, uzun yıllardır çizgisini koruyan, kendine has tarzıyla “Vanity Fair karesi” gibi bir tarzı sektörde yerleştirmiş, sadece Amerika’nın değil, dünyanın da konuştuğu haberlere imza atan bir yayın. Her içeriğine herkesin hayran olmadığı ama mutlaka tartışma yaratarak kendinden konuşturmayı başaran bir mecra. Üstelik her Amerikan başkanının yakın çalıştığı ofis ekibi ile ilgili böylesine haberler yapması da bir gelenek. Clinton ve Obama içerikleri internet üzerinden hala okunabilir.
Bir röportaj tarzı olarak aylar süren bir seri görüşme yürütülmesi, her görüşmenin yüz yüze olmamasına rağmen mutlaka kayıt altında olması, röportaj verenin uzun zaman boyunca farklı duygu hallerinin, bambaşka gündem içindeki yanıtlarının peşinde koşulması çok özel bir tarz. Yüz yüze yarım saatte tamamlanan, hatta bazen hiç yüz yüze bile gelinmeden yazılı alınan yanıtlarla hazırlanan, röportaj verenin her söylediğinin aynen alınarak asla bir bilgi ile tamamlanmadığı içeriklerin yavanlığına karşın son derece lezzetli bir içerikti doğrusu.
Fotoğraflara gelince… Christopher Anderson, çok saygı duyulan, kendine has tarzı olan bir Magnum fotoğrafçısı. 1970 doğumlu. Afganistan, Irak, Lübnan… dünyanın pek çok yerinde çektiği fotoğraflarla, siyasi figürlerin “X-ray”i olarak adlandırılan portreleriyle gündem yaratabilen usta bir göz. Bu yakın plan çekimler onun tarzı. 2014 yılında Le Magazine du Monde’un kapağı için çektiği Michelle Obama portresini** de görünce aslında ortaya konanın Trump ya da Obama tarafgirliği değil, fotoğrafının kendine ait bir dili olduğuna emin oluyorsunuz. Kendisine poz vermenin adeta bir ayrıcalık olduğu net bir gerçek.
Haberin temel tartışmalarından bir diğeri de elbette Wiles’in Başkan’ın yakın çalışma ekibi hakkında yaptığı yorumlar üzerine yürüdü. Musk hakkındaki uyuşturucu kullanımı iması, Vance hakkında söylediği kompolo teorisyeni ifadesi, hatta Başkan Trump için kullandığı “alkolik kişiliği” benzetmesi aslında büyük bir skandal anlamına gelebilirdi. Hatta habere dair farklı ulusal ve uluslararası medya organlarında bu konulara bolca yer verildi. Zaten genel olarak “ofisin” çarpıtma iddiaları da burada toplanıyor. Ki şaşırtıcı değil; makûl.
Bu noktada genelin gözden kaçırdığı bir şey var ki o da Başkan Trump’ın hiçbir şeyin “üstünü kapatmaya” ihtiyacı yok. Afili cümleler, hiç kırışmazmış gibi görünen kostümler, plastik kibarlıklar onun kalemi değil. Beğenen ya da beğenmeyen herkesin kabul etmesi gereken bir gerçek var ki o da Başkan Trump, gerçek bir otantik lider. Herkes, onun hakikatine tanık. Birlikte yakın çalıştığı ekip de böyle… Kimseye şirin gözükmek gibi bir dertleri yok. Oldukları gibiler. Anderson o nedenle tam da bu ekibe uygun bir fotoğrafçı. Fotoğraf diliyle bu hakikati yansıttığı için… Yoksa Colorado Eyalet Meclis Binası’ndan kendi tablosunu beğenmediği için kaldırtan da yine Başkan Trump olmuştu.
Ekim 2012’de Vanity Fair’de yayımlanan Barack Obama ofisi haberinin fotoğraflarını Annie Leibovitz’in çekmesinin bir nedeni de işte bu karakteristik farklılıklar olmalı. Estetik, Obama’nın hem dilinde hem dış görünüşünde hem de siyasetinde öncelikliydi. Hatta bu anlayış, pek çok siyasi hamlenin gerçek acısının üstünü örten bir yöntem de oldu. Her iki liderin farklı hakikatleri, birbirinden olumlu ya da olumsuz özellikler olarak nitelenemez elbette. Bir gerçek var ki; her ikisinin hakikatini yansıtacak görsel dil, birbirine çok tezat ve kesinlikle, hakikatin fotoğrafı herkesin işine gelir.
Uzun sözün kısası, Vanity Fair’de 16 Aralık günü yayınlanan Beyaz Saray özel içeriklerinin taraflı ya da saldırgan olduğunu düşünerek yürütülen tartışmalar maalesef aşırı sığ bir yaklaşımın işareti. Aylar süren bir röportaj süreci, ödüllü bir fotoğrafçının özgün kareleri, yıllara dayanan geleneksel habercilik konsepti, bu geleneğe itiraz etmek bir yana röportajı bilerek kabul eden yöneticiler ve sonuca (şimdilik) büyük yaygara koparmayan bir siyasi lider…
Keşke daha sık ve çok örneğini dünyanın her yerinde görsek…


