Foto muhabiri Ali Öz: Herkes güzel fotoğraf peşinde; ben 'tüküreyim sizin güzel fotoğrafınıza' diyorum!

Foto muhabiri Ali Öz: Herkes güzel fotoğraf peşinde; ben 'tüküreyim sizin güzel fotoğrafınıza' diyorum!

“Tarlabaşı’nda kentsel dönüşüm adı altında yapılan bu işe aslında soysuzlaştırma hareketi diyorum ben. O kültürel yapı, o tarihî binalar yıkılıyor. Çünkü devlet yetkilileri hırsızlara yol açtı, gözümün önünde oldu bu olaylar. ‘Girin, yıkın, yağmalayın, parçalayın’ dediler. Temeli kazılan binalar kendi kendine çöktü”

Foto muhabiri Ali Öz: Herkes güzel fotoğraf peşinde; ben 'tüküreyim sizin güzel fotoğrafınıza' diyorum!
Ali Öz | Fotoğraf: Berge Arabian

Belgesel fotoğraf sanatçısı, gazeteci Ali Öz'ün, İstanbul'un tarihî semtlerinden Tarlabaşı'nın kentsel dönüşüm sürecini ve kaybolan kültürünü kayıt altına aldığı Tarlabaşı – Kayıp Şehir adlı belgesel fotoğraf kitabı, 10 yıl aradan sonra ikinci baskısıyla yeniden fotoğraf severlerle buluşuyor.

Semtin yıkım öncesi ve yıkım sırasındaki çarpıcı değişimini, yerinden edilen hayatları ve tarihe karışan mimari dokuyu tekrar hatırlatan eser, Mast Enerji ve Teknoloji'nin desteğiyle sınırlı sayıda basılarak yayımlandı. Okurlar, piyasaya dağıtımı yapılmayan bu özel kitaba doğrudan [email protected] adresi üzerinden iletişime geçerek ulaşabiliyor. Elli bin karelik devasa arşivden seçilen fotoğraflardan oluşan fotokitap, kentsel yıkımı ve sosyolojik dönüşümü gözler önüne seren önemli bir hafıza kaydı niteliği taşıyor.

Usta foto muhabiri Öz; Tarlabaşı projesinin ortaya çıkış hikâyesini, kentsel dönüşüm adı altında yaşanan kendi tabiriyle “soysuzlaştırma” sürecini, mahallelinin mağduriyetini, kitabın sergi ve basım serüvenini, Türkiye’deki arşiv kültürünün yetersizliği ile yapay zekâ çağında foto muhabirliğinin değişen dinamiklerini T24'e anlattı.

Söyleşinin tamamını izlemek için tıklayın

- Tarlabaşı'nı fotoğraflama fikri tam olarak nasıl ortaya çıktı ve bu projeye nasıl başladınız?

Burası kentsel dönüşüm olacağını, Taksim 360 projesinin başlayacağını, burada bir yıkım olacağını duyduğum vakit "Ben burayı belgelemeliyim" diye yola çıktım. Bu aslında Kurtuluş Son Durak'tan Hacıhüsrev ve Kasımpaşa'ya kadar uzanan büyük bir projeydi, ilk başta konuşulan buydu. Ama beceremediler tabii. Aynı Sulukule'de olduğu gibi. Sulukule'de de o kültürel yaşamı yok ettiler, kendilerine lüks konut yapacağız diye ama o da olmadı, oluşamadı. Şimdi bulvar kenarındaki binaları yıktılar, yaptılar. Hatta bir gecede yedinci, sekizinci kata dozer getirmişler. Mesela çekemediğim olaylardandır, yıkımı kolaylaştırmak için helikopterle üst kata dozer koymuşlar. Neyse ben çekmeye başladım. Niyetim önce tarihe not düşmekti; belgelemek ve geleceğe bu yaşamı anlatmaktı. Sonra baktık ki, "Burada bir katliam var, insanlar evlerinden atılıyor" dedik.

Kentsel dönüşüm adı altında yapılan bu işe aslında soysuzlaştırma hareketi diyorum ben. O kültürel yapı, o tarihî binalar yıkılıyor. Çünkü devlet yetkilileri hırsızlara yol açtı, gözümün önünde oldu bu olaylar. "Girin, yıkın, yağmalayın, parçalayın" dediler. Temeli kazılan binalar kendi kendine çöktü. İnsanlar yıkım başladığı an buharlaşmaya, uzaklaşmaya başladılar. Ne yaptılar? Arnavutköy'e, Hacıhüsrev'e, Kurtuluş'a gittiler. Herkes kendine bir yer buldu. Benim burada ses kayıtları olarak yaptığım kayıtlar da var. Çok ilginç kayıtlar. Ahmet amca mesela unutamadığım bir anıdır... Ses kayıtlarında yüksek sesle diyor ki: "Kadir Topbaş, sen nerede oturuyorsun? Ben para istemiyorum. Evime ev istiyorum. Sen benim evimi yıkıyorsun. Burada dört tane dairem var. Evimi istiyorum. Para delikanlılığı bozar. Ben ev istiyorum." Bu adamı zorla evinden atmaya kalktılar ve adam kalp krizinden öldü.

Mardinli bir aile, Güneydoğu'daki savaş sırasında bütün malını mülkünü satmış, gelip buradan sığınacak bir ev almış. Adamın zorla suyunu, elektriklerini kestiler. Dördüncü katta yaşayan kadının ayağı kırılmış, zorla malına el koydular. Rum Süleyman amca var. Tarihî bir bina, evin içi antika dolu. Öyle zorladılar ki hırsızlar ve polis gücüyle, adam en sonunda evi boşaltmak zorunda kaldı. Atıyorum bir milyarlık evse bir milyona kamulaştırdılar. Bu tür olaylar çok fazlaydı. Neyse konumuza dönersek, burada insanlar yok olmaya başladılar.

Ben de doludizgin çalışmaya başladım. O dönemde sabah 9.00'da geliyordum, gece 00.00'da gidiyordum. Ama şunu da hissettim; oradaki yoksul insanların dramlarını çektiğimde basının ilgilenip ilgilenmeyeceği konusunda kuşkum vardı. Hakikaten de öyle oldu. Ne zaman ki underground hayatlara, pavyonlara, oradaki insanların hayatlarına girdim, işin içine biraz magazin girince bütün basın üstüme atladı. Önce şöyle yaptım; bu insanların sesini duyurabilmek için fotoğrafları sosyal medyada kullanmaya başladım. Çok ses getirdi. Radikal gazetesinden bir arkadaş benimle röportaja geldi. "Ali abi, haber toplantısına bomba gibi düştü fotoğraflar" dedi. O dönemde çok etkili oldu ve mümtaz Türk basını da Tarlabaşı'nın sesini duyurmaya başladı.

Tarlabaşı - Kayıp Şehir kitabının ön ve arka kapağı

- Peki süreçte çektiğiniz bu fotoğrafların sergiye ve ardından kitaba dönüşmesi nasıl gerçekleşti?

Sağ olsun Feyyaz Yaman zaten muhalif bir sanatçı, bize çok destek sağladı. Karşı Sanat'ta büyük bir sergi yaptık. 125 adet büyük fotoğraf bastık. TRT Türk dâhil, devletin kanalları dâhil bütün kanallarda; Alman ARD kanalı, ARTE Documentaire ve yabancı basında çok fazla röportaj yapıldı. Sonra bu sergi TÜYAP'ta açıldı. TÜYAP'ta en çok izlenen sergiydi. Milyonluk sergiler var ama insanlar Tarlabaşı sergisinin önüne gelip hatıra fotoğrafları çektiriyorlardı. Çarşaflı kadınlar travesti fotoğraflarına bakıyorlardı, bende bunların fotoğrafları var. Dolayısıyla o aşamada çok ses getirdi.

Arkasından kitabını yapalım istedik. Bir belediyeyle Ankara'da büyük bir sergi yaptık. Prof. Dr. Cevat Geray Hoca da oradaydı. Belediye başkanı, "Ses kayıtlarıyla birlikte bunun sergisini, kitabını, DVD'sini yapalım" dedi. Kitap için çalışmaya başladık. Belediyenin logosunu bastık, teşekkür yazdık. Ödeme yapmadılar, baktık olacak gibi değil projeyi iptal ettik. Yine kendi paramızla o dönemde 2 bin adet kitap bastık.

- 10 yıl öncesinden, ilk baskıdan bahsediyorsunuz.

10 yıl öncesi… Fotoğraf tarihinde herhâlde en kısa zamanda tükenen kitaptır; bir yıl gibi kısa bir sürede tükendi. Yayınevi fotoğrafevi'ydi, onların da desteği çok büyüktü. Hatta kitaplar bitti, kitapçılarda ıskarta kitaplar olur ya yayınevine gelmişti. 30-40 tane kitabı arşive kaldırmak üzere kendi paramla satın aldım. Sonra İskenderiye Kütüphanesi'nden gelmişler, yayınevine gitmişler ama yayınevinde bile kitap yok. Düşünebiliyor musunuz? Bana geldiler. Kitabın üzerinde 40 lira yazıyordu. "Ali bey, piyasada olmayan kitaba 40 lira istenir mi?" dediler. 1.000 lira verip alıp gittiler kitabı.

Ali Öz

- Şimdi İskenderiye Kütüphanesi'nde de arşivi var değil mi?

Evet, ama maalesef Türkiye'de birçok kütüphanede yok.

- Evet, maalesef Türkiye'nin kütüphaneleri zaten bu konuda çok sorunlu.

Şu anda kitabı yeniden bastım, yine 2 bin adet.

Sağ olsun kardeşimin şirketi Mast Enerji ve Teknoloji destek sağladı. Bana destek olmak için yaptı bunu. 1.500 tanesini kendi iş ortaklarına hediye olarak aldı, 500 tanesini bana bıraktı. Öyle hızlı satılıyor ki ben piyasaya kitap vermedim. Sadece almak isteyenler benden alabilecek. Taksim'e dört kitapla geliyorum mesela, yolda bitiyor. O kadar ilgi gören bir kitap.

- Kitabı almak isteyenler size nasıl ulaşabilirler?

Sosyal medyadan ya da [email protected] adresinden mesaj atarlarsa haberleşiriz, ona göre dönüş yapabiliyorum.

- 50 bin fotoğrafın içinden nasıl çıkabildiniz, seçimi nasıl yaptınız?

Çok zorlandık. İlk baskıda da aynı şeyi yaşamıştık, ikincide daha kolay oldu. İlk baskıda fotoğrafçı dostlardan çok destek aldım. Zaten benim çalışma yöntemim böyle. Cengiz Karlıova, Yusuf Darıyerli, Merih Akoğlu ve adını unuttuğum daha birçok fotoğrafçıdan destek aldım. Ama son kararı ben verdim. Etkili ve iyi bir seçki oldu. Yeni kitapta sayfa sayısını 10 sayfa çoğalttık, baskısı ve kapağı daha kaliteli oldu. Sadece 10 sayfanın maliyeti bize 500 Euro oldu; yani pahalı bir kitap. 2 bin kitabın toplam 10 bin Euro'luk bir maliyeti var, Türkiye'de baskı işleri çok pahalı. Sağ olsun kardeşim destek oldu... "Eloğlu bilmez, kardeş bilir" diye bir söz vardır ya, öyle bir dayanışma oldu bizimki.

- Böyle bir kitabın hafızaya katkısı ve etkisi tam olarak nedir?

Tekrar geçmişe bir dönüş yapacağım. Ben 78 kuşağından, 78 olaylarının göbeğinden gelmiş bir insanım. Bizim pankartlarımız neydi? Robert Capa'nın vurulan asker fotoğrafı, Hiroşima’da atom bombasından kaçan kız çocuğu fotoğrafı, Vietnam'da polisin öldürdüğü sivil vatandaş fotoğrafı... Bunlar bizim sembol fotoğraflarımızdı. Savaş varsa benim her zaman söylediğim bir cümle vardır: Birisi çekmek zorunda. Dolayısıyla ben o kuşaktan gelip şunu fark ettim; fotoğrafla tanışıp aşk ilişkim başladığı vakit, bizim kuşağın, o 78 sürecinin bir dokümanının olmadığını gördüm.

Ben mesleği tamamen idealist amaçlarla yapmış bir gazeteciyim. Nokta dergisinde ilk başladığım günlerde, gece magazin gündüz sıcak olaylar çekiyordum. Hayatım boyunca gazetelerde çok aktif çalıştım. Beni habere göndermezlerdi, ben giderdim. Çünkü gazeteciliğin temel kuralı haber neredeyse orada olmayı gerektirir. Bunun sayısız örneğini anlatabilirim. Cumhuriyet gazetesindeyken 1992 yılında Zonguldak'ta 360 kişi göçük altında kalmıştı, basından sadece beş kişi gitmişti. Sabah haber müdürünü aradım, gitmek istediğimi söyledim, göndermedi, çekip habere gittim. Nevruzu çektim, arkasından Nahçıvan'a gitmek istedim, göndermedi. Kendi imkânlarımla çektim, gittim, geldim ve istifa ettim. Ben idealist bir gazeteci olarak hayatımı buna adamış bir insanım. Son 20 yıldır da aktif çalışmıyorum, para kazanmıyorum, ticari hiçbir iş faaliyetim yok. Ama ben yine de bu ülkenin hikâyesini fotoğraflamaya devam ediyorum.

Sorunuza dönersek; belgesel fotoğrafçı Ara Güler'in dediği gibi, biz tarih yapıyoruz aslında. Geleceğe belge bırakıyoruz. Yaptığımız bu iş çok kutsal ve çok önemli. Bugüne kadar böyleydi ama bundan sonrası bir tartışma konusu.

Ara Güler ve Ali Öz

- Peki bundan sonrasını da sorayım madem. Genç foto muhabirlerine veya artık yeni nesil video muhabirlerine ne söylemek istersiniz? Nasıl bir tutum takınmalılar, mesleklerini nasıl icra etmeliler?

Fotoğraf en kolay yapılabilen iş olarak görülüyor, aslında kolay değildir. Bir video belgeselde söylediğim bir cümle vardır: "Bir foto muhabiri leopar gibi çevik olmalı, avının etrafında dolanmalı, doğru hamleyi yapıp doğru anı yakalamalı ve saptamalıdır." Biz bugüne kadar böyle çalıştık. Hâlâ da böyle çalışılması gerekiyor çünkü dünyada bunu gerektiren çok olay var.

Fakat gelişen teknolojiye yapay zekâ ve Photoshop eklendi. Geçmişteki bir röportajda da söylemiştim; benim fotoğraflarımda kırpma (crop) bile olmazdı. Photoshop zaten yoktu. Biz dia pozitif çektiğimiz dönemde o karenin sağlam olması gerekirdi. Şimdi RAW formatı çıktı, kötü de çekse Photoshop ve yapay zekâyla istedikleri gibi düzeltebiliyorlar. Dolayısıyla sanal bir dünya oluştu, yapay zekâ ile gerçeklik bozuldu, gerçeklik duygusu yitti. Şimdi nasıl yapıyorlar biliyor musunuz? Sizin portrenizi alıyor, uygunsuz bir biçimde yerleştirip dünyaya sizi kötü gösterebiliyor. Bu korkunç bir şey; insanlığın berbat hâli bu. Yapay zekâ dediğimiz olay bence fotoğrafın düşmanıdır, dolayısıyla ben korkuyorum.

Eşim bana, "Aliciğim, bu fotoğraflar senin elindeyken onları doğru biçimde muhafaza et ve gerekli yerlere ulaştır" diyor. Mesela 80 dönemindeki siyah-beyaz fotoğraflarımı Salt Araştırma teslim aldı. Kamusal alana açtıkları için çok mutlu oldum. Geçenlerde üç tane proje vardı, iki tanesinin kapak fotoğrafını oradan kullanmışlardı. Belgesel fotoğraf çok önemli ama günümüzdeki bu süreç beni korkutuyor açıkçası.

Genç fotoğrafçılar bence güzel, estetik fotoğraf çekmeyi bırakıp dokümanter fotoğraf üzerine yoğunlaşmalılar. Dünyada çok olay, çok haksızlık, çok adaletsizlik var. İnsanlık geleceğe yapay zekâyla değil, bizim çektiğimiz fotoğraflarla taşınacak. Gelecek kuşaklar geçmişten bu şekilde bilgi sahibi olacak. Tarlabaşı-Kayıp Şehir kitabındaki fotoğraflarda yapay zekâ unsuru olsaydı bu kadar etkili olmazdı. Photoshop bile abartılı değil, en sıradan düzenlemeler ama doğal olduğu için çok etkili. Benim sergilerimde, çalışmalarımda ve basında çalışırken çektiğim fotoğrafların önemli olmasının nedeni, hiç poz verdirmememdir. "Şöyle bak" demem, sadece doğal olanı anlatmaya çalışırım. Hatta Feyyaz Yaman ve Selanik'teki Bizans Tarihi okumuş Yorgos da aynı şeyi söyledi. Sebastião Salgado da yoksulları çekiyor ama o yoksulları estetize ederek, yeniden imaj yaratarak bunu yapıyor. Benim çalışmam ise gerçeğin direkt anlatıcısıdır. Bugüne kadar bundan hiç taviz vermedim.

- Madem fotoğraf çekmekten konuşuyoruz, şunu da sormak istiyorum. Biz dijitale doğduğumuz için, hobi olarak yapmamızın dışında hiç dia pozitif filmle çalışmadık. Siz dia çalışırken 2000'lere kadar nasıl fotoğraf çekiyordunuz? Ben fotoğraf çekmeyi çok seviyorum. Bir şeyi gördüğüm anda fotoğraf makinesinin müsaade ettiği ölçüde seri çekim yapıyorum; bir anda 25 aynı kareyi pozluyor, içinden en iyisini seçiyorum. Peki siz nasıl yapıyordunuz? Toplumsal bir olaya gidiyorsunuz ve anlık bir durum var, siz de seri çekim yapar mıydınız?

Son dönemde bizim makineler de hızlanmıştı ama 36 kareyle sınırlıydı tabii. Fakat gazetelerde film stoku azdı. Mesela Cumhuriyet gazetesinde çalıştığım döneme ait çok ilginç bir anım var. Filmi elime alıp ağırlığını tartıyordum. Çünkü bize sarma film veriyorlardı, mesela 15 karelik bir kaset. Adam maça gidip gol çekecek, adama sadece 15 karelik film veriyorlardı. Şimdi deklanşöre bastığın an 1.000 kare çekiyorsun. Çok büyük bir farklılık oluştu.

Biz çok şanslı bir gazetecilik dönemi yaşadık. Bizim zamanımızda bu kadar çok fotoğraf ve video çeken insan yoktu. Şu an durum çok rezil. Mesela devlet yetkililerinin her birinin peşinde iki üç tane fotoğrafçı ve videocu dolaşıyor. Belediye başkanlarının peşinde üç beş tane görevli var. Bu işi gazetecilerin yapması gerekirken belediyenin kendi memurları yapıyor. Tabii onlar da sadece kendi görmek istediklerini çekiyorlar. Oysa gazeteci, onların görmediğini, farklılığı çekmek zorundadır. Dünya Bankası Başkanı'nın yırtık çorabı, bizim objektiflerimize yakalandığı vakit haber oldu.

Eski Dünya Bankası Başkanı Paul Wolfowitz, 2007 yılında Türkiye’ye gerçekleştirdiği ziyaret sırasında giydiği yırtık çorapla gündeme gelmişti

Dolayısıyla biz az insandık, titiz çalışırdık ve mesleğe çok aşkla bağlıydık. Haber bizim için çok kutsaldı. Tempo gibi bir dergide çalışırken bile meslektaşlarımı gözüm görmezdi. Habere ulaşma duygusu, itekleme kakalama derken çok ilginç şeyler yaşanırdı. Bir anımı paylaşmak isterim: Cem Boyner ile uçakla Batman'a uçuyoruz. Ümit Boyner, Cem Boyner'in omzuna başını koymuş uyuyor. Ben olayı gördüm. Bende biri Leica, biri büyük olmak üzere iki makine vardı. Gittim çekmeye başladım. Bir baktım Hürriyet gazetesinden başka bir arkadaşım da gördü ve çekmek için geliyor. Ben flaşı patlattım, uyanmalarına sebep oldum. Çünkü haber kutsaldır, kötü bir şey yapmıyorum; sadece haberimi sahipleniyorum.

Bizim zamanımızda haberin önemi çok büyüktü, şimdi ise hiç önemli değil. Gazetelerde muhabirler soru sormuyor artık. Bülten gazeteciliği yapılıyor. Oysa biz; sıcak habere dokunmak, insana dokunmak, bizzat orada olmak duygusuyla hep gazetecilik yaptık. Ben mesleğe yeni başladığımda tecrübeli meslektaşlarımı gözlemler, artı ne yapabilirim diye düşünürdüm. "Gazeteciler" diye bir serim vardı. Gazeteciler toplu hâlde bir noktada durup çekim yaparken, ben çapraza geçer ve objektifime onları da çevirirdim. Çünkü onların çektiği aynı şeyi çekmemek, farklılık yaratmak istiyordum.

Geçenlerde Hürriyet gazetesiyle ilgili bir şey duydum, tarihî filmler çöpe atılmış. Türkiye'nin tarihi söz konusu olan.

- Dijitalleştirilmeden mi?

Evet. Ben pandemi döneminde 150 bin kare fotoğrafı dijitale aktardım. Benim en büyük şanssızlığım Türkiye'de arşiv kültürünün durumu. Fotoğraf toplayanlar var; Eczacıbaşı, Koç Grubu veya başka isimler. Fakat belgesel fotoğraftan, ülkenin hikâyesini anlatan tarihî kayıtlardan insanlar hoşlanmıyor. Daha çok sanat fotoğrafı ön planda tutuluyor ve herkes sadece güzel fotoğraf peşinde koşuyor. Kusura bakmayın ama ben "Tüküreyim sizin güzel fotoğrafınıza" diyorum. Ben güzel fotoğraf çekmeyeceğim. Eşim benden kendi fotoğrafını çekmemi istiyor, eşimin fotoğrafını bile çekmiyorum mesela.

- Son olarak, bu kitabın ve yıllarca biriktirdiğiniz bu arşivin geleceğiyle ilgili en büyük beklentiniz, yetkililere çağrınız nedir?

Benim tek isteğim, kütüphanelerin bu kitabı bünyelerine katması. Beş altı yıl önce Taksim Sanat'ta Ekrem İmamoğlu'nun ekibiyle karşılaştığımda, Mahir Polat da oradaydı; "Tarlabaşı kitabını hediye etmek istiyorum" dedim. Yenisini basalım istemiştim. Heyecanla aldı, arabasına gönderdi ve kitap da gitti. Kitabı verirken şunu da söyledim: "Bu çok kıymetli bir kitap. Sahaflarda bulsam ben satın alacağım ama yok." Kardeşim destek olmasaydı bu kitabı yeniden basamayacaktık.

Çok önemli bir doküman bu. Şurada kaç yıllık hayatımız kaldı ki? Bu arşive birilerinin buna sahip çıkması lazım. Agos gazetesindeki röportajımda da söylediğim gibi, ben bu arşivi teslim etmek ve özgürleşmek istiyorum. Çünkü benim hiç özel hayatım olmadı. Hep fotoğrafla yaşayan, sürekli fotoğrafın içinde kalan bir insanım. Bu fotoğraflar 50 yıl sonra, demokrasi tarihî açısından çok kıymetli olacak. Bir gün bu ülkeye gerçekten demokrasi gelirse çok daha değerlenecek. Sezgin Tanrıkulu'na da Özgür Çelik'e de yazdım. Dedim ki: "Magnum Ajansı ile Dünya İnsan Hakları Sergisi yapıyorsunuz. Ben bu ülkede 45 yıldır demokrasi ve insan hakları üzerine fotoğraf çalışan bir adamım. Kendi ülkemizin meselesini neden yapmıyorsunuz?" Cevap verme gereği dahi duymuyorlar. Biz başkasının acısına bakabiliyoruz ama kendi acımızın üstünü örtüyoruz.

İzmir Basmane'yi de aynı şekilde çektim. Konak Belediyesi'nden bana, "Biz yoksulların fotoğrafını göstermek istemiyoruz" cevabı geldi. Bu ülkede demokrasi mücadelesini göstermezseniz, demokrasi nasıl gelişir? Sürekli açların karnını doyurmakla demokrasi gelişmez. İnsanlara bilinç aktardığımız vakit demokrasi gelişir. Aslında bu konuda hepimiz suçluyuz.


T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN

İlgili İçerikler