Kadir Has Üniversitesi Film ve Drama programında tanışan oyun yazarı Aslı Ekici ile oyuncu-müzisyen Ceren Kaçar, yönetmen Rıza Efe Reis ve oyuncu Görkem Örskıran’la bir araya gelerek yaklaşık dört yıl önce Reka Kolektif’i kurdu. Daha sonra oyuncu-hareket tasarımcısı Senay Arslan’ın ile Ezo Şara Uray ve Umutsu Rişvanlı’nın da katılımıyla genişleyen ekip, psikoloji, sosyoloji, hukuk ve edebiyat gibi farklı disiplinlerdeki birikimlerini sahneye taşıdı; hiyerarşiden uzak, dayanışmacı bir üretim modeli benimsedi.
Reka Kolektif, Türkiye’de bağımsız tiyatro yapmanın tüm zorluklarına rağmen idealist ve inatçı bir duruş sergiliyor. Ekip üyeleri geçimlerini sağlamak için dizi oyunculuğundan çocuk oyunu yazarlığına dek farklı işler yapıyor. Bununla birlikte kazandıkları her kuruşu yeni oyunlarının teknik ihtiyaçlarına harcamaktan çekinmiyorlar. Büyük prodüksiyonların tekelleştiği bir ortamda kendi alternatif sahne dillerini ve kuşaklarının dertlerine tercüman olan hikâyelerini yaratmaya odaklanıyorlar. Prova sürecinden dekor taşımaya kadar tüm yükü eşit şekilde paylaşarak “tiyatrodan para kazanılmaz” algısına meydan okuyan ekip, prova odasından sahneye dek her fikre ve kimliğe açık kapsayıcı bir yaratım atmosferi kuruyor. Bu kolektif yaklaşım, ortaya koydukları işlerin özgünlüğüne de yansıyor.
İlk oyunları Aşalım Bunları, GalataPerform’un Yeni Metin Festivali’nde prodüksiyon desteğiyle prömiyer yaptı ve üç sezon boyunca sahnelenerek Reka Kolektif’e Tiyatro Eleştirmenleri Birliği’nin “Yılın Genç Ekibi” ödülünü kazandırdı. Şimdi ise kolektif, ikinci oyunları Jonas’la Evlenmek ile 19 ve 20 Kasım’da İKSV’nin düzenlediği İstanbul Tiyatro Festivali’nde prömiyere hazırlanıyor.
Göç etme arzusu ile memlekette kalma inadı arasında sıkışan genç bir kuşağın çelişkilerini mizahi bir reality şov formatında irdeleyen Jonas’la Evlenmek, günümüz Türkiye’sinde birçok gencin yaşadığı çıkmaza ayna tutmayı hedefliyor. Ayrıca ekip, Eylül ayında İstanbul Fringe Festivali’nde düzenleyecekleri Hangi Yıldayız Biz? adlı performatif parti ile tiyatronun sınırlarını alışılmış mekânların ötesine taşımaya hazırlanıyor. Tüm bu üretimleri hayata geçirebilmek için başlattıkları kitle fonlama kampanyasıyla da izleyiciyi yalnızca seyirci değil, yaratım sürecinin destekçisi olmaya davet ediyorlar.
REKA KOLEKTİF’E DESTEK OLMAK İÇİN TIKLAYIN
Reka Kolektif'ten Ekici ve Kaçar; kuruluş hikâyelerini, alternatif ve dayanışmacı üretim modelini, Aşalım Bunları’ndan Jonas’la Evlenmek’e uzanan oyun serüvenini, maddi zorluklara rağmen sürdürdükleri idealist tavırlarını, seyirciyle kurdukları kapsayıcı ilişkiyi, fon arayışlarını ve geleceğe dair projelerini T24’e anlattı.
Reka Kolektif'ten yazar Aslı Ekici ve yönetmen Rıza Efe Reis
- Reka Kolektif nasıl doğdu?
Ceren Kaçar: Kolektif olarak bir araya gelişimiz Kadir Has Üniversitesi Film ve Drama Bölümü'nde oldu. Oyunculuk öğrencileri olan Görkem Örskıran ve ben; yazarımız Aslı Ekici ve yönetmenimiz Rıza Efe Reis ile buluştuk. Daha sonra hareket tasarımcısı olarak Senay Arslan da aramıza katıldı. İçinden geçtiğimiz dönem, ana akım dünyanın karşısında kendine alternatif bir yol çizmenin zorunlu olduğu bir süreç. Bu durum her alanda geçerli olsa da sanat alanında daha cesur olmak gerektiğini birbirimize hatırlattık. 20'li yaşların getirdiği "kendimize nasıl bir yer bulacağız" kaygısından, kolektif üretim ve dayanışma temelinde, hiyerarşisiz ve yatay bir yapıyla çıkmaya karar verdik.
Yola çıktıktan sonra ilk oyunumuz Aşalım Bunları’nın araştırmalarına başladık. Çoğumuzun sosyal bilimler geçmişi var: Ben sosyoloji, Görkem hukuk, Aslı psikoloji ve Efe İngiliz dili ve edebiyatı mezunu. Akademik tartışmalar, okumalar ve kavramsal araştırmalar üzerinden ilerlerken, "Bunların sahne dilini nasıl kurarız?" sorusuyla tiyatro bağlamında disiplinler arası bir yolculuğa çıktık. İlk oyunumuz, GalataPerform’un Yeni Metin Festivali'nde prodüksiyon desteği alarak prömiyer yaptı ve üç sezon devam etti. Geçen sene Tiyatro Eleştirmenleri Birliği'nden "Yılın Genç Ekibi" ödülünü aldık. Bu sezon Aşalım Bunları’nın son temsillerini oynayacağız ve yeni oyunumuz Jonas’la Evlenmek’in hazırlıklarına devam ediyoruz.
Aslı Ekici: Ayrıca, Kadir Has Üniversitesi'nde bizimle birlikte oluşan Yaratıcı Enstitüler Platformu da bağımsız projelere destek vermeye başladı ve ilk oyunumuz için oradan da bir destek aldık.
- Peki bu süreçte hayatınızı idâme ettirebilmek adına neler yaptınız?
Ceren Kaçar: Hayatımızı idame ettirebilmek için hepimizin kendine has çözümleri var. Ben şu anda bir dizide oynuyorum. Aslı, farklı metinler yazmaya, çocuk oyunları kaleme almaya ve yönetmen yardımcılığı yapmaya devam ediyor. Genel olarak hepimizin ana hedefi, sanat alanında üreterek para kazanmak ve bu yolla kendi bireysel hayatlarımızı fonlamaktır.
Aslı Ekici: "Nasıl çalışıp para kazanırken burada üretmeye devam edebiliriz?" sorusu sürekli gündemimizde ve bu arayışımız hiç bitmiyor.
Ceren Kaçar: Ben de şunu ekleyebilirim: Reka Kolektif’in kasasını ben tutuyorum ve Reka Kolektif’in kasası bugüne kadar hiç artıda bulunmadı. En çok övündüğümüz şey, eksiye düşmemiş olmamız. Bugüne kadar oynadığımız oyunlardan hiçbir zaman hiç kimse kaşe almadı.
Bütün yaratıcı ekip, oyuncular, teknik insanlar, kazandığımız her şeyi aslında oyunun teknik ihtiyaçlarına harcadı. Depolama, nakliye, dekor, kostüm, sahne kiraları, maalesef çok yüksek sahne kiraları gibi bedellere harcandı. Bu sefer oyunu yaparken aslında biraz daha şeye odaklıyız: En azından, mesela, sahne kirasıyla ya da depolama ve nakliyeyle ilgili biraz daha hazırlıklı bir şekilde bu engeli aşmak istiyoruz. Çünkü kişisel hayatlarımızda bütün bunlar bize maalesef çok fazla yük oldu.
Biz biraz şöyle bakıyoruz: Dışarıda tiyatrodan para kazanabileceğiniz bazı büyük prodüksiyonlar var. Fakat ne kadar kapsayıcı metinler ürettikleri veya ne kadar bizim jenerasyonumuzun ve kendi ilgilenmek istediğimiz temaların üzerinde oyunlar yaptıkları konusunda çok emin değiliz.
Türkiye’de, o ekonomik kriz zamanlarında alt sınıf ve üst sınıf arasındaki o orta alanın hızlı bir şekilde yok olması gibi bir durum var. Bu sanat alanında da böyle; yani alternatif olanın yok olduğunu, ara renklerin silindiğini görüyoruz kriz zamanlarında. Biz burada bir inadın içindeyiz aslında. Bunu var etmeye yemin etmiş yedi kişiyiz ve bu yolda büyük bir ısrarla, ekonomik ve manevi anlamda her türlü zorluğa göğüs gererek bu yolu yürüyeceğiz.
Jonas’la Evlenmek'in oyuncuları Senay Arslan, Ezo Şara Uray, Görkem Örskıran, Ceren Kaçar (soldan sağa)
Aslı Ekici: Mücadele ettiğimiz şey sadece böyle nitelikli ya da alternatif sanatsal üretimlerde bulunmak değil, "Tiyatrodan para kazanılmaz" ya da "Biz zaten başka işler yapmak zorundayız" algısını kırmaya ne kadar uzak olduğumuzu bilsek de "Buraya acaba nasıl bakabiliriz?" konusunu çok tartışıyoruz.
Yani "Neden mesela üretimi destekleyen sanatçı fonları yok denecek kadar az?" diye sürekli bunun çalışmalarını yürütüyoruz bir taraftan.
Çünkü "Tiyatrodan para kazanılmaz"ı kabul edip, ondan sonra gittikçe vasatlaşan ve niteliksizleşen bir akışa dönünce, o zaman bir şeylere inat eden ama bir dakika, hani biz ne için, kim için ya da hangi değerimize beslendiğimiz hangi kaynakta inat ediyoruz diye yabancılaşan bir atmosfer, ekosistem var şu an. O yüzden orayı da hep aktif tutmaya, orası için mücadele etmeye de özen gösteriyoruz diyebiliyorum.
- Siz üretim yaparken nelere dikkat ediyorsunuz?
Ceren Kaçar: Kapsayıcılık bizim için çok önemli bir başlık aslında. Bugün bu başlığın altında sizin aklınıza gelebilecek her şeyin aslında prova odasında kabul görmesini istiyoruz. Yani bir ötekileştirmenin, dışlanmanın olmadığı, herkesin kendi kimliğini özgürce prova odasında var edebildiği bir atmosfer hayal ediyoruz ve bunun için çalışıyoruz.
Aslı Ekici: "Hadi tiyatro yapalım" diye aslında tiyatro yapmaya karar vermedik. Yani üretim sürecimizde neye dikkat ettiğimiz, çalışmaya başladığımız yerdeki dinamikle ortaya çıktı ve orası da sorunuzun cevabını veriyor bence. Birbirimizi dinlemek, o anda başımıza ne geliyor, hayatta nerelerde sıkışıyoruz? Hem politik olarak, hem kişisel olarak, hem de kendi potansiyellerimizi gerçekleştirme adına Türkiye’de 20’li yaşlarda yaşayan gençler olarak nerelerde sıkışıyoruz?
Bunu birbirimizle hafiflettiğimizi gördük. Her buluşmamızda bu durum biraz daha hem hafifleyip hem kendimizin güçlendiğini gördük. O yüzden de böyle üç-dört yıldır bir arada olmamızın sebebi, aslında "Hadi tiyatro yapalım, hadi bir oyun daha, para kazanalım" ya da "Şöyle sanatçılar olalım" değil de gerçekten yaşamayı kolaylaştırıyor bizim bir arada olmamız Türkiye’de.
Üretirken de buna dikkat ediyoruz; bir arada olmaya devam etmeye, birbirimize bakmaya, dinlemeye, herkesin sesinin odada duyulmasına.
Aslı Ekici
Ceren Kaçar: Tiyatro, son beş-altı yıldır, yapımcıların bu alanda daha farklı ölçeklerde oyunlar üretmeye başlaması ve belli başlı yurt dışı modellerini buraya getirmesiyle endüstrileşmeye çalışıyor. Büyük mekânların da tekelleşmesiyle birlikte.
Bizim için tiyatronun, kayan bant sisteminde üretilen, kapitalist bir ürün olarak ortaya konulan ve herkesin sadece kendi kısmıyla ilgilendiği bir şey olarak görülmesi, işin doğasına çok aykırı. İş, zaten kolektif olarak herkesin her parçasına kendiliğinden bir şey kattığı bir yapı olmalı. Çünkü ancak o zaman, gerçekten sizin kendi dogmanızı ekip arkadaşınızın kırdığını görebiliyorsunuz.
Ne kadar farklı geçmişlerden gelen ve onların temsil edilmesine müsaade eden bir prova odanız ve atmosferiniz varsa ve o hiyerarşi içerisinde ne kadar yatay olup, herkes birbirinin alanında eş derecede bir öneride bulunurken kendi ifadesinde özgür hissediyorsa, oyun da bir o kadar açık ve özgür çıkıyor.
- Bir oyun çıkartmanın maliyeti ortalama ne kadar ve bu maddi zorluklar üretimlerinizi nasıl etkiliyor ve bunu aşmak için neler yapıyorsunuz?
Aslı Ekici: Bizim birer meslek dalı ile uğraşıp burada konumlandığımızı tarif edersek, hepsinin alması gereken bazı, işte harcadığımız zamana karşılık gelen bazı kaşeler/ücretler var. Normalde olması gereken, her yaratıcı insanın, işte yazarın da dekor tasarımcısının da oyuncusunun da çalıştığı birim saat başına aldığı bir ücret olmalı.
Bununla birlikte, buna ek olarak, bir mekâna ihtiyacımız oluyor. O mekâna gelişler, gidişler, o alanda geçirdiğimiz zamanın yol, yemek masrafları vs… Bu sadece prova süreci. Burada bir tutar oluşuyor. Şimdi ben bunları anlatıyorum ki sonra "Biz nasıl yapıyoruz?" kısmına geçeceğim. Ondan sonra sahnelerle anlaşmamız gerekiyor, sahne kiraları vermemiz gerekiyor. Oyunu o gün yaşatabilmek, gerçekleştirebilmek için bazı teknik insanların ücretlerini ödemeniz gerekiyor. Aslında nakliye ücretini ödemek gerekiyor. İşte belki oraya gelecek seyirci ve sahne arasında iletişim kuracak platformlara yüzdeler ödenmesi gerekiyor. Yani aslında birçok basamak var, "Hadi biz bir fikrimiz var"dan seyirciyle buluşana kadar.
Ceren Kaçar: Bugünün koşullarında, yedi kişilik yaratıcı ekibin kaşe almadığı bir senaryoda bile küçük bir prodüksiyonun minimum maliyeti yaklaşık 600 bin-700 bin lira civarında. Bu maliyet; dekor üretimi, malzeme, kostüm, aksesuar, prova odası kirası, nakliye, depolama, tasarımcıların ücretleri gibi sabit giderleri kapsıyor. Bir de oyunun her temsilinde ortaya çıkan güncel masraflar var. Mikrofon, kamera, projeksiyon gibi ekipmanları kullanmak. Örneğin, Kadıköy’de küçük ölçekli bir sahnenin gecelik kirası bu sezon 26 bin lira olacak. Bir ışık teknisyeninin bir akşamlık ücreti, en düşük ihtimalle 7 bin lira. Dolayısıyla bir akşamın minimum maliyeti 55 bin-60 bin lirayı buluyor. Bunun üzerine bilet satış platformlarının komisyonları ve yüzde 20 KDV gibi vergiler ekleniyor. Tiyatrocular dışında kimler yüzde 20 KDV ödüyor onu da bilmiyorum, biz çok yüksek vergi ödüyoruz. Toplam gelirin yaklaşık yüzde 50’si sadece vergi ve komisyonlara gidiyor. Bu durumda, oyunların devam edebilmesi için bilet fiyatlarının küçük salonlarda bile 2 bin 500 lira civarında olması gerekiyor.
Fiyatların bu seviyeye çıkmamasının sebebi, bizim bulduğumuz çözümlerdir. Nakliye için arkadaşlarımızın ailelerinin arabalarını kullanıyoruz. Dekorları ailelerimizin apartman bodrumlarına gizlice taşıyoruz; kostümlerimizi kuru temizlemeye vermek yerine yönetmenimizin annesi yıkıyor. Kendimizi bu işe adadığımızı bir süreç var. Ancak artık yetişkin bireyler olarak bu işin sürdürülebilir olması için daha sistemli bir yapıya ihtiyacımız var. Tüm bu zorluklara rağmen, çözüm bulmak için yılmadan çalışan bir ekibiz.
Görkem Örskıran ve Ceren Kaçar Aşalım Bunları oyununda
Aslı Ekici: Evet, çözüm bulmak için şu an bunlara katlanmak zorundayız, başımıza bu geldi ve böyle oluyor gibi değil de içinde çözümü aramak için depoya gecenin bir yarısı eşya taşımak zorundayız yani o aktifliğin içinde olmak zorundayız.
- Aileleriniz bu duruma karşı ne diyor? “Para kazanacağınız işler yapın” diyorlar mı?
Aslı Ekici: Ben geçen sene şöyle bir aydınlanma yaşadım: Önce kendi içimde, sonra aileme "Kolay olmayacak hiçbir şey" dedim. Çünkü başta, "Evet, çok az kaldı, yapacağım" gibi kendimi teselli ediyordum sürekli. Onlara da şimdi, "Evet, siz beni ne kadar destekleyebiliyorsanız destekleyin, ben de çalışmaya devam edeceğim. Bu yol zor bir yol" dedim.
Bu yolun zor olduğunu söyledikten sonra sanırım biraz daha şikâyet etmeyi bırakıp, sakinlikle bu durumun içinde kalmanın ve yaptığımız şeye inanmanın daha iyi geldiğini hissettim. Her ne kadar herkes tarafından baltalansa da yaptığımız şeyin yanlış olduğu ya da o yoldan döndürülmeye çalışsak da buraya dair inancımızı aktif tutmak daha iyi geliyor bana.
Ceren Kaçar: Ben şuna inanıyorum: Şimdi dışarıda bir seçme açılıyor, "kadın" ve "erkek" diye bir sınır belirleniyor. Ama bizim aramızda non-binary biri var ve bir seçmeye girme fırsatı yok. Ya burada hep beraber gece bu dekorları taşıyıp "Bu alanda biz de varız, bütün renklerimizle varız. Söylemek istediğimiz şeyi de söyleyeceğiz" deriz, ya da var olamayız. Bence burada para ikinci plana atılıyor. Çünkü bu sadece bizim var olma mücadelemiz değil. Biz seyirciyle buluştuğumuzda şunu yaşıyoruz: Dertlerde ne kadar ortaklaştığımızı, mikro ölçekte konuştuğumuz, küçük bir repliğe sığdırdığımız ya da bu bahsettiğimiz sıkıntılar içerisinde prova odasında ürettiğimiz bir anın bazen seyircide nasıl karşılık bulduğunu ve ne kadar karşılıklı özgürleştirici olduğunu gördüğümüz anda, o an aslında bir şekilde bu toplumun içinde varoluş biçimimizi hep birlikte yeniden ürettiğimizi gösteren bir an oluyor hem seyirci için hem bizim için.
Yani dirsek temasında "Ben burada güvendeyim" hissinin yaratıldığı bir anın peşindeyiz ve bu, bir sürü çileyi çekmeye değer bir şey. Hani biraz "akış ve bilinç" diye bir şey vardır ya, o akışın içine savruluyoruz ama bilinçli bir şekilde hem Reka Kolektif olarak hem de kendi hayatlarımızda, "Nasıl bunu daha sürdürülebilir kılabiliriz?" sorularını tabii ki devamlı soruyoruz kendimize.
Jonas'la Evlenmek oyununun oyuncuları
Aslı Ekici: Ceren konuşurken aklıma şöyle bir görüntü geldi: Metro kapısı kapanıyor ve metro kapısının arasına çanta sokan bir kadın metroya girmeye çalışıyor. Bu benim bir sabah gördüğüm görüntüydü; işine geç kalan bir kadın. Ama çok sakin. Gerçekten biz o metro kapısının içinde sıkışan bir yerde orayı açmaya çalışıyoruz. Geçen sene Tiyatro Eleştirmenleri Birliği'nden "Yılın Genç Ekibi Ödülü"nü almıştık. Orada yaptığımız konuşmadan sonra o kadar ortaklaşa bir duygu hissettik ki… Söylemek istediğimizi söyledikten sonra.
O yüzden o kapının açılması ya da şimdi yeni oyunumuzun İKSV’nin düzenlediği İstanbul Tiyatro Festivali’nde prömiyer yapacak olması, gerçekten aynı yaşta, aynı politik koşullarda üretim yapan arkadaşlarımız adına da çok fazla şey ifade ediyor bizim için. Ortak kazanımlarımızı ifade ediyor. Yani o kapının arkasında sadece biz yokuz; hep birlikte varız. Şu an burada olmamız, burada ortaklaşmamız da bence bunun bir göstergesi.
- Tabii ki ödül almak, takdir edilmek çok güzel bir duygu ama bunun sizin işinize nasıl bir katkısı oluyor?
Ceren Kaçar: Bence şöyle bir durumu var: Tiyatro aslında çok büyük olmayan, endüstrileşmeye çalışan bir sektör. Henüz Türkiye'de sahne sanatları alanı bir endüstri değil ve endüstrileşmekte zorlanan bir alan. Burada maalesef bazı alanları çok sıkı tutuyorlar ve çok aşağıya bakmıyorlar, çünkü işleri çok zor. Herkes için her şey çok zor. Anlıyorum.
Biraz görünürlük kazanmanız ve tanınmanız, örneğin bir oyunun prömiyerinde karşılaştığınızda "Ha, siz Reka Kolektif miydiniz?" dedikleri yer, yarın öbür gün sizin sahne almaya çalışırken elli kez başvuru formunuzu görmeyen insanların bir anda görebilmesine sebep olabiliyor. Biz ödül konuşmamızda şunu söylemiştik, tekrar da söyleyeyim: Alan Kadıköy’e biz defalarca başvurduk. Kadıköy Belediyesi’nin yeri. Oyunumuzu oynamak istiyoruz ve bunun karşılığında kirasını da ödeyeceğiz. Bize iki sezon boyunca hiçbir zaman geri dönüş yapmadılar. Biz de ödül töreninde sahneye çıktık. Ben konuşmaya şöyle başladım: "Tiyatro Eleştirmenleri Birliği’ne çok teşekkür ederiz. Sayenizde bu sahneye ayak basma şansına erişmiş bulunuyoruz."
Şimdi o ödül ve o günkü konuşma, ki ne kadar büyük bir hoşgörüyle karşıladılar, 19 Kasım'da Alan Kadıköy'de prömiyer yapacak oyunumuz. Bana sorarsanız, bizim o konuşmamızı hoşgörüyle karşılayan Alan Kadıköy ekibinin, bizi o Tiyatro Eleştirmenleri Birliği’nin ödül töreninde bu konuşmayla duymuş olmalarının bir avantajı var tabii ki. Onların takdiri, ödülün takdiriyle biraz güven de inşa edilmiş oluyor belki.
Reka Kolektif, 31. Tiyatro Eleştirmenleri Birliği Tiyatro Ödülleri töreninde
Aslı Ekici: Şundan çok rahatsızız aslında: Üretim alanlarındaki özgürlük koşulsuzca desteklenmeli. Ama ne yazık ki Türkiye’de yaptığımız şeyin böyle bir karşılığı yok. Yani, maalesef birinin size "Aa, işte bu ekipte bir şey var. Aa, bu genç… Hani bu oyunda bir şey var" gibi, daha büyük bir otoritenin, daha büyük bir kurumun sizi işaret etmesi gerekli oluyor. Keşke böyle olmasaydı. Keşke birbirimizi desteklemek ve her anlamda, maddi manevi, elinde bir tık daha gücü tutan tiyatro insanları ya da yapımcılar oraya daha açık olsaydı.
Ceren Kaçar: Dün akşam Sabancı’da bir çağdaş oyun seyrettim, Tim Etchells’ın da yazarı olduğu bir oyundu. Onun öncesinde yapılan bir söyleşide Aylin Alıveren hocaya “Türkiye’de var mı böyle işler?” diye soruldu. Aylin hoca dedi ki: "Ya, çok zor." Sonra birisi de "Ya, Reka var aslında" dedi. Orada şeyi düşündüm tekrar: Oyunu izlerken, bu cesarette bir iş üretmeye kalktığınızda, bunu Türkçe oynuyor olsaydık kim bilir kimlerin beğeni skalasından geçmeye çalışıyor olacaktık? Çünkü burada kapıyı tutanların neyi beğendiği, bütün renkleri belirliyor. Sizin beğenmediğiniz bir oyuna sahne ve alan açmanız, başka birilerinin beğenisinin çeşitlenmesine imkân tanıyacak. Sahnenin her şeye açık olması lazım ki biraz üretimler çeşitlenebilsin. Çünkü okula gidiyorsunuz, "Performans sanatı, tiyatro böyle olur" deniyor. Reelde çağdaş tiyatro yapmaya çalıştığınızda "Çocuklar ne yapacaksınız? Müzede mi göstereceksiniz?" gibi bir kopukluk var o arada.
Yani, aslında umudu üretebilmek için önce, son derece özgür olduğunu iddia eden mekânlar tarafından da özgür alanlara müsaade edilmesi gerekiyor. Yani, onların estetik anlayışının bütünü belirlememesi gerekiyor bence. Böyle bir problem var.
- Gelecek için hangi çalışmaları planlıyorsunuz?
Aslı Ekici: Biz bir performans partisi yapıyoruz, Hangi Yıldayız Biz? diye. Üçüncüsü olacak sanırım bu yıl ve üçüncüsü İstanbul Fringe Festivali'nde olacak. Aslında bu parti, Aşalım Bunları oyununun içinden doğdu. Oradaki temel meselelerimizden biri olan zamanın kaybı ve post-dramatik tiyatronun da temellerinden biri olan o zamanın kayması, bütünleşmesi, dağılıp dağılıp birleşmesi gibi bir yerden, "Hangi yıldayız?" diye bir soruyu partinin göbeğine oturttuk. O partide de aslında bir defile yapıyoruz ve bu defile, insanların kendilerini hangi yılda hissettiklerine göre giyinip geldikleri bir parti oluyor.
Orada herkese bir alan açmaya çalışıp o defilenin sonucunu belirliyoruz. Bazı performanslar oluyor ve oyunlarda üretmeye çalıştığımız etkinin aynısını, belki o etkiye biraz daha yakınlaştığımızı hissettiğimiz bir alan oluyor. Çünkü hepimiz aynı yerdeyiz ve biz her ne kadar kuralları belirliyor olsak da bir arada hissini çok yoğun hissettiğimiz geceler oluyor bunlar. Ve çok fazla eğlendiğimiz geceler oluyor. O yüzden bu biçimin çok arkasındayız. Çok kendiliğinden üremiş olsa da hatta böyle, "Bir gün bütün tiyatrolar partiye dönüşecek" gibi söylemlerimiz de var. Çünkü oradaki eğlenme biçimi, bizim için bir örnek oluşturuyor. Yani provada da o eğlenme biçimini arıyoruz. Seyirciyle karşılaşmasında da onu arıyoruz.
Hangi Yıldayız Biz? performatif partisi
Ceren Kaçar: Evet, asıl seyircimizi gündelik dışı deneyimleri çeşitlemeye ve aslında gece hayatı kültürünün içerisinde de o performatif olanı araştırmaya, bizimle birlikte gündelik dışı çılgınlıklar yaşamaya davet ediyoruz.
Aslı Ekici: Hangi Yıldayız Biz?, 20 Eylül’de saat 22.00’de DAM Beyoğlu'nda.
Jonas’la Evlenmek’in hikâyesi ise iki yıl önce Ceren’le birlikte bir telefon görüşmesi yapıyordum ve bu telefon görüşmesi tam 6 Şubat depremlerinin hemen ertesindeydi ve "Bu ülkede kim tarafından gözetiliyoruz?" ya da "Öyle biri var mı?", "Öyle bir mekanizma var mı?", "Devlet nerede?" gibi bir etkiyi çok ciddi boyutta yaşadığımız bir dönemde ortaya çıktı.
Tam böyle meselelerden konuşurken Ceren, yapmak istediği, yapmayı planladığı bir sahte evlilikten bahsetti bana. Bu sahte evlilik yapacağı kişi, hatta kendi partneriyle bu yüzden evlenmediğini, sahte evlilik yapacağı partneri beklettiğini söyledi. Bu kişi İsveç'te yaşayan biriydi, ismi Jonas. Ve "Ben işte Jonas'la evleneceğim günün birinde, bunu B planı olarak tutuyorum" dedi. Ben de Ceren'e, "Yani neden sen evleniyorsun? Ben evleneyim, senin partnerin var" dedim. Jonas, böyle bir özneye, bir arzu nesnesine dönüştü. Daha sonra o günden beri de aramızda kaynayan bir meseleye ya da bir metafora dönüştü diyebilirim.
Bu metafor, Türkiye'de sıkıştığımız yerlerden bir çıkış yolu arayışını; göç etmekle kalmak, buraya ait hissetmekle hissetmemek arasındaki arafta kalma hâlini temsil etmeye başladı. Bu konuşmadan yaklaşık bir yıl sonra bu fikirden yola çıkarak kısa bir oyun yazdım ve bu metin Roma’da bir okuma tiyatrosu olarak sahnelendi. O formül bizi çok heyecanlandırdı ve "Bu oyun nasıl büyüyebilir?" diye düşünerek kolektif olarak okumalar yapmaya ve bu kavramlar üzerine birlikte kafa yormaya başladık.
Bu süreçte Jonas'la Evlenmek, bir evlilik yarışması formatına dönüştü. Çünkü bu fikri kime anlatsak, "Evet, ben de Jonas’la evlenmek istiyorum" yanıtını aldık. Jonas, ortak bir arzu nesnesine dönüşmüştü.
KünyeSüre: Tek perde, yaklaşık 65 dakika |
Ceren Kaçar: Oyun, bir reality şovunda geçiyor ve bu şova Türkiye'nin farklı kesimlerinden gelen dört kişi katılıyor:
- Müslüm: Kendine "Müsli" diyerek yeni bir kimlik inşa etmeye çalışan, kendi kabuğuna sığamayan biri.
- Alara: Kadıköylü, elektronik müzikle ilgilenen bir müzisyen.
- Nurbanu: Muhafazakâr bir geçmişi olan ancak aynı zamanda feminist bir kadın girişimci.
- Hedi: Türkiye'de özgürlüğünü yaşayamayan non-binary ve kuir bir birey.
Bizim araştırdığımız asıl nokta "araf" hâli. Provalarda, "Türkiye'den giderken neleri arkamızda bırakmak kalbimizi söker?" veya "Oraya gittiğimizde ne kazanacağız?" gibi egzersizler yapıyoruz. Günümüzde tüm dünyayı saran sağa kayma ve faşizm tehlikesi, bu dört karakteri nerelerinden tutup sıkıştırdı ve varoluşlarını nasıl sınırladı? Arzuladıkları İsveç'e gitseler bile bu kokuşmuş düzenin izleri peşlerinden gelmeyecek mi? Bu sorularla yola çıktık.
Aslı Ekici: Aramızdaki tartışmalar sonucunda oyunun göçten veya bürokrasiden çok, "Türkiyelilikle" ilgili olduğuna karar verince rahatladık. Bedenlerimiz burada, ancak zihnimiz sürekli "gitsek mi, kalsak mı?" sorusuyla meşgul. Bu soruya odaklanırken buradaki bedenselliğimizi unutuyoruz. "Oyun Türkiyelilikle ilgili" dedikten sonra, "Buraya dair aidiyetlerimizi nasıl bastırıyoruz, burada nasıl hayaletlere dönüşüyoruz?" gibi birçok yeni soru ortaya çıktı.
Ceren Kaçar: Oyunumuz, 19 ve 20 Kasım'da İKSV Tiyatro Festivali kapsamında Alan Kadıköy'de prömiyerini yapacak. Eğer o tarihlerde yakalayamazsanız sezon içinde sahnelenecek tarihleri sosyal medya hesaplarımızdan öğrenebilirsiniz.
- Bir Fongogo kampanyası başlattınız. Bu kampanyanın amacı nedir?
Ceren Kaçar: Bu prodüksiyonu hayata geçirebilmek için bir Fongogo kampanyası başlattık. Türkiye'deki kültür ekosistemindeki fonlama krizleri ve derinleşen ekonomik kriz, bizim gibi alternatif ve bağımsız üretim yapan genç tiyatrocular için alanı giderek daraltıyor. Biz, o "ara renkleri" korumaya ve bir aradalık kültürünü yaşatmaya çalışan bir ekibiz.
REKA KOLEKTİF’E DESTEK OLMAK İÇİN TIKLAYIN
Bu ekosistemi seyircimizle birlikte yarattığımıza inanıyoruz. Seyirciyi, ürettiğimiz bir ürünü alıp giden bir tüketici olarak görmüyoruz. Her oyundan sonra bir çember kurup seyircimizle sohbet ediyoruz. Bu çemberin içinde onların da bir sandalyesi var. Prodüksiyon ihtiyaçlarımızı karşılamak için belli bir miktara ihtiyacımız var. Bunun bir kısmını, İKSV'nin Yeni Arayışlar bölümünden aldığımız destekle karşılıyoruz. İKSV'nin bu fonu, daralan fon ekosisteminde bizim gibi genç ekiplere nefes oluyor ve çok değerli. Ancak üretimin tamamını karşılamaya yetmediği için arayışlarımızı sürdürüyoruz.
- İletişim konusunda bir stratejiniz var mı?
Ceren Kaçar: İletişim konusunda elbette bir stratejimiz var. Ancak önceliğimiz oyuncu, yazar, yönetmen, hatta nakliyeci olmak olduğu için bu stratejiyi hayata geçirirken bazen eksik kalabiliyoruz. Jonas'la Evlenmek sürecinde şahane bir tasarımcı olan Selva Kaya (baz.en stüdyosunun kurucusu) ile çalışıyoruz. Kendisi kolaj estetiğiyle bizim dünyamıza çok yakışan işler üretiyor ve bize gönüllü olarak destek oluyor.
Aşalım Bunları sürecinde ben ve oyunumuzun hareket tasarımcısı Senay Arslan sosyal medya tasarımlarımızı yapıyorduk. Ama dönem dönem, bu alanda uzmanlaşmış, soru sorup ne yapalım dediğimiz başka insanlardan da destek aldığımız oldu.
Bizim oradaki temel hedefimiz şu aslında: Gerçekten, dediğim gibi, seyirciyi sadece küçük bir anda iletişim kurduğumuz ve "Sen gittin, ben devam ettim" dediğimiz bir yerde görmüyoruz. Yani biz bir dünya kurduk birlikte. Bu dünyayı paylaştık. Öncesinde de sonrasında da aslında bu iletişimi sürdürmenin yollarını beraber bulmaya çalışıyoruz.
Aslı Ekici: Bir de şöyle bir şey var: Senay ve Ceren bunun teknik ve çok ağır bir tarafını üstlenirken, bir taraftan da belki bu kadar bizi yansıtmasının sebebi, sosyal medyadaki görsel dünyanın bizim yedi kişinin de farklı insan olup, o bambaşka insanların nerede buluşacağı üzerine o görsel dünyayı temel alarak sürekli tartışmamız. "Hepimiz hangi dilde ortaklaşıyoruz?" sorusu üzerine ciddi mesai yapıyoruz. İlk baştan beri bu mesai, "daha çok para kazanmak" gibi bir mesai değil bizim için. Bizi temsil eden oyunlar için de bu böyle, Fongogo kampanyası için de bu böyle, sosyal medya görünümlü bir iletişim için de bu böyle.
Ceren Kaçar: Evet, orada aslında genel geçer kuralların ne olduğunu anladık, diğer tiyatroların da takip ettiği yapılması gereken bazı şeyler olduğunu anladık. Onu kendimizce yapmadığımızda, yapmadığımız oluyor. "Biz bunu kendimizce yapmanın bir yolunu bulamadık, yapmayacağız" dediğimiz oluyor. İşte reklam vermek için reklam vermek değil…
Ben bir gün şey paylaştım: "Ben artık tasarım yapmaya çalışmaktan çok yoruldum. Ben oyuncuyum, ben niye tasarım yapmaya çalışıyorum? Yeter artık!" gibi bir metin yazıp, "Oyun şu tarihte, gelmek isterseniz gelin" dedim ve bizim en çok görünen gönderimiz bu oldu. Herkes bunu gördü ve tiyatro camiasında çok önemli insanlar paylaştı. Çünkü o anda işte orada, hakikaten siz o anda ne yaşıyorsanız, insanlarla onu paylaşmanın faydalı olduğuna inanıyorum ben. Biz de Reka Kolektif olarak o şeffaf ilişkide bulunmayı tercih ediyoruz, öyle söyleyeyim.



