"İktidar en yakınımıza bile taş attırabiliyor"; yaratıcıları "Bozkır" oyununu anlattı

"İktidar en yakınımıza bile taş attırabiliyor"; yaratıcıları "Bozkır" oyununu anlattı

"Ben bir yazar olarak dizi yazarken sürekli 'RTÜK ne der?', 'Yapımcı ne der?', 'Kanal ne der?', 'Başrol oyuncusu buna nasıl yaklaşır?' gibi pek çok filtreyi düşünmek zorunda kalıyorum. Ama tiyatro oyunu yazarken yalnızca seyirciyi ve kendi beğenimi düşünüyorum. Kendimi inanılmaz özgür hissediyorum. O yazma özgürlüğünü başka hiçbir alanda bulamıyorum"

"İktidar en yakınımıza bile taş attırabiliyor"; yaratıcıları "Bozkır" oyununu anlattı

Yazar ve yönetmen Sertaç Sayın, kaleme aldığı ve yönettiği tek kişilik tiyatro oyunu Bozkır ile izleyici karşısına çıkıyor. Oyun, iktidar olamayacak naif bir adamın muhtar adaylığı üzerinden toplumdaki "erkeklik ve iktidar" meselelerini, Orta Anadolu'nun bozkırı ve Ankara pavyonları ekseninde sahneye taşıyor.

Doğukan Polat’ın Payidar Muhtar karakterine hayat verdiği, sahnede 90 dakika boyunca hem meddahlık yapıp hem de bağlama çalarak farklı karakterlere büründüğü bu bağımsız yapım, klasik bir tiyatro deneyiminin dışına çıkıyor. Toplumun klasik "kabadayı" kodlarına uymayan bir adamın hikâyesi, minimalist bir estetik ve yalnızlık temasıyla harmanlanırken; tek bir ideolojiye yaslanmayan kapsayıcı diliyle günümüzün kutuplaştırıcı siyasi atmosferini sahneye yansıtıyor.

Sertaç Sayın ve Doğukan Polat; "makbul olmayan" bir karakterin doğuş sürecini, minimalist rejinin tek kişilik bir oyuna sağladığı avantajları, bozkır metaforunun modern insanın yalnızlığıyla kurduğu bağı ve günümüz seyircisinin yaratılan "kutuplaşma yanılsaması" ile yüzleşme hâlini T24'e anlattı.

Söyleşinin tamamını dinlemek için tıklayın

- İlk sorum size Sertaç Bey. Payidar Muhtar karakteri nasıl ortaya çıktı? Bu fikrin çıkış noktası neydi?

Sertaç Sayın: Uzun zamandır Orta Anadolu'da geçen, tek kişilik ve erkeklik meselesini merkeze alan bir oyun yazmak istiyordum. O dönem Serpil Sancar'ın Erkeklik: İmkânsız İktidar kitabını okuyordum. Kitap, erkeklik ve iktidar ilişkisi üzerine düşünmemi sağladı.

Bu toplumda erkek olarak büyüyen herkesin iktidarla ve iktidarı temsil eden figürlerle bir ilişkisi olduğunu düşünüyorum. Ancak bu ilişkinin tiyatroda yeterince ele alınmadığını hissediyordum. İktidar meselesini sahneye nasıl taşıyabileceğimi düşünürken aklıma seçimler geldi. Sonuçta seçimler, iktidarın en görünür alanlarından biri.

Buradan hareketle, iktidar olma ihtimali neredeyse bulunmayan naif bir adamın muhtar adayı olmasının ilginç bir hikâye yaratacağını düşündüm. Karakterin Ankaralı olması da benim için önemliydi; çünkü büyüdüğüm ve yakından tanıdığım coğrafyayı anlatmak istedim. Böylece, bir muhtar adaylığı üzerinden hem iktidarı hem de iktidarın birey üzerindeki etkisini anlatan Payidar Muhtar karakteri ortaya çıktı.

- Oyunda Ankara pavyonları önemli bir yer tutuyor. Son dönemde pavyonlar farklı tartışmalarla yeniden gündeme geldi. Siz oyunu kaleme aldığınız dönemde ise böyle bir gündem yoktu. Pavyonu hikâyenin önemli unsurlarından biri hâline getiren neydi?

Sertaç Sayın: Oyunu yazdığım dönemde bugünkü tartışmalar henüz yoktu. Pavyonlar çoğunlukla kadınların hikâyeleri üzerinden anlatılıyor. Ben ise o masalarda oturan erkeklerin dünyasına, özellikle de pavyonda bir kadına âşık olan erkeğin hikâyesine odaklanmak istedim.

Ankara'da büyümüş biri olarak pavyon kültürüyle doğrudan iç içe olmasanız bile onun izlerini gündelik yaşamda hissediyorsunuz. Bu, kentin kültürel dokusunun önemli parçalarından biri. Babamın gençlik yıllarında Ankara'da taksicilik yaptığı döneme dair anlattıkları da bu dünyaya ilgimi artırdı. O yıllarda pavyonlarda çalışan birçok kadını taşıdığını anlatır, yaşadığı anıları bizimle paylaşırdı.

Daha sonra Ankara'da okumaya başladığımda, işe giderken pavyonların önünden geçiyor, oradaki insanları görüyor ve o çevreye dair farklı hikâyeler duyuyordum. Bütün bu gözlemler ve anlatılar zamanla zihnimde birleşti; oyundaki pavyon atmosferi de bu birikimin doğal bir sonucu olarak ortaya çıktı.

Sertaç Sayın (solda) ve Doğukan Polat

- Doğukan Bey, sizin bu projeyle yollarınız nasıl kesişti? Metni ilk okuduğunuzda sizi en çok etkileyen ne oldu?

Doğukan Polat: Aslında biraz tesadüf diyebileceğim bir karşılaşmaydı. Başka bir proje için bulunduğum bir ortamda oyunun yapımcısı Mehmet Küçükgünaydın'la tanıştık. Sohbet sırasında tek kişilik bir oyun metninden söz edildi. Uzun zamandır tek kişilik bir performans sergilemeyi istiyordum. Metni okuyup okuyamayacağımı sordum ve kısa süre sonra bana ulaştırdılar.

Metni okuduğum anda çok etkilendim. Hatta sanki benim için yazılmış gibiydi. Karakterle ve hikâyeyle çok güçlü bir bağ kurdum. O dönem proje için başka bir oyuncuyla görüşülüyordu ancak bu oyunun içinde yer almayı gerçekten çok istedim.

Sonrasında Sertaç ve Mehmet benim sahnede yer aldığım işleri izledi, ben de Sertaç'ın yazdığı ve içinde bulunduğu projeleri takip ettim. Birbirimizin üretim anlayışını tanıdıkça ortak bir dil kurabileceğimizi gördük ve birlikte çalışma kararı aldık. Böylece hem birbirimizi hem de Bozkır'ın dünyasını keşfettiğimiz yaratıcı bir süreç başlamış oldu.

Sertaç Sayın: Gerçekten tamamen tesadüf diyebiliriz.

- Metni ilk okuduğunuzda çok etkilendiğinizi söylediniz. Ancak sahnede meddahlık yapıyor, bağlama çalıyor, ezan okuyor ve pek çok farklı karaktere bürünüyorsunuz. Bu kadar katmanlı bir rol ilk başta gözünüzü korkuttu mu?

Doğukan Polat: Kesinlikle korkuttu. Ama metni okurken bir yandan da "Bunu nasıl oynarım?" diye düşünmeye başlamıştım. Daha ilk okumada ezanın hangi makamda okunabileceğini, selanın icrasını araştırmaya başladım. Ankara ağzı üzerine çalıştım. Bunların hiçbiri hâkim olduğum alanlar değildi.

Hazırlık sürecinde eksik olduğumu düşündüğüm her noktayı çalışarak tamamlamaya gayret ettim. Başlangıçta her şey çok zor görünüyordu ama insan zihni bir süre sonra en zor görünen şeylere bile alışıyor. Bu süreçte Sertaç'ın hem yazar hem yönetmen olarak yaklaşımı, yardımcı yönetmenlerimiz Fatih Sevdi ve Tanıl Yöntem'in desteği işimi büyük ölçüde kolaylaştırdı. Zorlu ama son derece verimli bir hazırlık dönemi geçirdik. Ortaya çıkan sonucu görünce de bütün o emeğe değdiğini hissettim.

- Payidar Muhtar karakterini oluştururken herhangi bir siyasetçiden ya da gerçek bir figürden ilham aldınız mı?

Doğukan Polat: Elbette, dönem dönem siyasetçileri izledim. İnsanların kendilerini nasıl ifade ettiklerine, beden dillerine ve hitap biçimlerine dikkat ettim. Ama karakteri doğrudan tek bir kişiden yola çıkarak kurmadım.

İlginç bir tesadüf de var aslında. Oyun sürecinde annem bana, "Senin deden de muhtardı, biliyorsun değil mi?" dedi. Sonra düşündük; dedem muhtarmış, amcam da muhtar. Yani bir bakıma bu hikâyeye yabancı değilmişiz.

Sertaç Sayın: Oyunun ilk tanıtım videosunu, bunun bir tiyatro oyunu olduğunu belirtmeden paylaştık. Video kısa sürede milyonlarca kez izlendi. İnsanlar gerçekten seçim kampanyası yürüttüğümüzü düşündü. Farklı siyasi görüşlerden pek çok kişi bize mesaj göndermeye başladı; hatta destek isteyenler bile oldu. Bu durum bizi oldukça şaşırttı ama bir o kadar da güldürdü.

O süreçte doğal olarak muhtar adaylarını, belediye başkan adaylarını ve seçim kampanyalarını daha yakından takip etmeye başladık.

Doğukan Polat: Seçim aracı süsleyip sokaklarda dolaştığımızda bizi gerçekten aday sananlar oluyordu. Hatta bir gün yolda biri, "Abi, seçimlere daha zaman var, erken başlamadınız mı?" diye seslendi. Bu tür anlar, karakterin insanlar üzerinde ne kadar gerçek bir etki bıraktığını gösteriyordu.

- Madem siyasetten söz açıldı, oradan devam edelim. Oyunda politik eleştiriler tek bir kesime yönelmiyor. Bunu bilinçli bir tercih olarak mı kurguladınız? Temel motivasyonunuz neydi?

Sertaç Sayın: Elbette benim de bir dünya görüşüm ve politik duruşum var. Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Tiyatro Bölümü mezunuyum; dolayısıyla politik tiyatro geleneğinin güçlü olduğu bir eğitimden geldim. Ancak yazarlık söz konusu olduğunda, yazarın kendi görüşünden bağımsız olarak karakterlerine eşit mesafede durabilmesi gerektiğine inanıyorum.

Payidar da yıllar boyunca farklı iktidar anlayışlarının altında ezilmiş bir karakter. Sağın, solun, ülkücülerin ya da FETÖ'nün... Aslında onu belirli bir siyasi çizginin temsilcisi olarak değil, bütün bu süreçlerin arasında sıkışmış bir insan olarak anlatmak istedim.

Gözbağcı oyununda da benzer bir yaklaşım vardı. Amacım herhangi bir tarafı işaret etmekten çok, Türkiye'nin yakın siyasi tarihine karakterlerin gözünden bakmak ve siyasetin farklı dönemlerde insanlar üzerinde yarattığı baskıyı görünür kılmaktı. Bu nedenle taraf tutan değil, gözlemleyen bir noktada durmayı tercih ettim.

Payidar'ın elbette kendine ait bir politik bakışı var. Halktan yana duran ve "Ben farklı bir siyasetçi olacağım" diyen bir karakter. Benim için önemli olan da tam olarak bu bakışın samimiyetiydi.

- Payidar Muhtar'ı ben biraz kendi gözümden anlatayım. Çok naif, gerçekten bir şeyleri değiştirebileceğine inanan ama bize o güveni vermeyen bir yerde duruyor ve çok tatlı, kendi doğruları arasında sıkışan, buna rağmen inandıklarından vazgeçmeyen bir karakter. Onunla en çok hangi noktada empati kurdunuz?

Doğukan Polat: En çok empati kurduğum an, her şeyini kaybettiğini düşündüğü noktada yeniden ayağa kalkmaya çalıştığı anlar oldu. Çünkü o yalnız kaldığında gerçekten kim olduğunu sorgulamaya başlıyor.

Oyunun tamamıyla bağ kuruyorum ama beni en çok etkileyen, Payidar'ın kendisiyle yüzleştiği bölüm. Başkalarının ondan beklediği kimliklerin dışına çıkıp kendi sesini dinlemeye başladığında, aslında içinden gelenin de değerli ve sevilmeye layık olduğunu fark ediyor. Benim karakterle en güçlü bağ kurduğum yer de tam olarak orası.

- İlk oyun ve son oyun arasında bir değişim oldu mu?

Doğukan Polat: Performans açısından çok büyük bir fark olduğunu söyleyemem. Ancak oyun zamanla daha ritmik ve daha kompakt bir yapıya kavuştu. Temsil sayısı arttıkça akış da doğal olarak oturdu.

Sertaç Sayın: Ben tiyatroyu yaşayan bir süreç olarak görüyorum. Sonuçta ikimiz de bu işin mutfağından geliyoruz; oyunun yazarı ve yönetmeni benim, oyuncusu Doğukan. Bu yüzden oyun sahnelenmeye başladıktan sonra da gelişmeye devam ediyor.

Daha önce Gözbağcı ve Khora oyunlarında da aynı yöntemi uyguladık. Temsiller ilerledikçe hem bizim daha net gördüğümüz hem de seyirciyle birlikte fark ettiğimiz noktalar ortaya çıkıyor. Bu doğrultuda bazı bölümleri yeniden düzenliyor, eklemeler ya da çıkarmalar yapıyoruz. Amacımız oyunu her temsilde biraz daha rafine ve güçlü bir yapıya ulaştırmak.

Doğukan Polat: Seyircinin tepkisi bu süreçte çok belirleyici oluyor. Bazen yalnızca salondaki bir sessizlik bile oyun adına öğretici olabiliyor. Hikâyeyi daha güçlü aktarabilmek için metin ve sahneleme sürekli kendini güncelliyor. Büyük değişiklikler yapmıyoruz ama oyunu her temsilde biraz daha geliştiriyoruz.

Sertaç Sayın: Örneğin son süreçte butlan göndermesini de oyuna ekledik.

- Geçen sene ya da önceki sene, tam hatırlamıyorum, bir oyunun prömiyerine davet edilmiştim. Prömiyeri izledim ve hayatımda izlediğim en kötü oyunlardan biriydi. Ardından aynı ekip bir film çekti. Daha sonra onları başka bir programda konuk ettiğimizde, "Oyununuzu izlemiştim" dedim. Bana da, "İlk oyuna mı geldin? Kusura bakma" diye espri yaptılar. Sonra da, "Bir oyunu oturmuş hâliyle izlemek için en az üç-dört temsil beklemek gerekir" dediler. Ama ne yazık ki o oyun hâlâ oturmamıştı.

Sertaç Sayın: Bazı oyunlar oturmaz, ona yapacak bir şey yok.

Doğukan Polat: Biz ilk oyunumuzu Ankara Sanat'ta oynadık. Prömiyerimizi Ankara'da yaptık ve Ankara seyircisi oyunu gerçekten bağrına bastı. "Bir daha geleceğim, tekrar izleyeceğim" diyen çok fazla insan oldu.

Sertaç Sayın: Benim hep hayalim, Ankara'da geçen bir oyunun prömiyerini Ankara'da yapmaktı. Bir şehirde yaşıyorsunuz, o şehirden bir yazar çıkıyor, o mahallelerde gezen bir karakteri anlatıyor ve aslında o coğrafyanın hikâyesini sahneye taşıyor. Bu bana çok kıymetli geliyor. Seyirci de bunun farkına vardı ve oyunu gerçekten sahiplendi.

- Söyleşiden önce de bahsetmiştim. Hatta adını da verelim, Turgay Korkmaz'ın Misket oyunu. Ben o oyunu üç kez izledim. İlkinde davetli olarak gittim, sonrasında bilet alıp tekrar izledim, hatta son temsillerine de gittim. Oyunun zaman içindeki dönüşümünü görmek istedim. Sizin oyununuzu izlerken de aynı hissi yaşadım. Ben de İç Anadoluluyum, Konyalıyım. Misket de Bozkır da toprağın havasını çok iyi veriyor. Sanırım bu yüzden bende başka bir yere dokunuyor. Bunu gazetecilik kimliğimden bağımsız, tamamen bir seyirci olarak söylüyorum.

Sertaç Sayın: Evet, kesinlikle öyle.

- Oyuna neden Bozkır adını verdiniz?

Sertaç Sayın: Aslında süreç içinde değişti. Oyunun ilk hâlinde İç Anadolu, Neşet Ertaş'ın müzikleri ve bağlama daha farklı bir yerdeydi. Oyunun başında da bir Bozkır türküsüyle başlayan bir giriş vardı. Sonra o bölüm altın makasa uğradı ama Bozkır ismi kaldı. Aslında çıkış noktası Bozkır türküsüydü. Ama ben Bozkır ismini de çok seviyorum. Bende farklı bir tınısı var. Açıkçası oyunun adı Payidar Muhtar da olabilirdi.

Doğukan Polat: Bozkır bana da çok şey çağrıştırıyor. Baktığınız zaman sonsuzdur. Kuraktır, yalnızdır ama içinde çok güçlü çatışmalar barındırır. O kuraklığı ve yalnızlığı da çok iyi anlatıyor bence.

- Ben de öyle bir not almışım. Bozkır, insanın kendi iç sesiyle baş başa kalmasını, yalnızlığını anlatan bir metafor gibi geldi bana. Siz de ismi seçerken bunu düşündünüz mü?

Sertaç Sayın: Evet, kesinlikle. Zaten çıkış noktam da biraz buydu. Bozkırın içindeki yalnızlık hissi, oraya ait olamama duygusu benim için çok önemliydi. Aynı zamanda bozkırın sert tarafını, geçişlerini ve karakterini de yansıtıyor. O hissi ismin içinde vermek istedim.

- Bir dönem bozkır teması sinemada da çok öne çıkmıştı. Pek çok yönetmen hikâyelerini bozkırda anlatmayı tercih ediyordu. Bol bol yürüyorlardı.

Sertaç Sayın: Evet, Bir Zamanlar Anadolu'da ile başlayan bir dönemdi. Ama bizim oyunumuz o anlamda bağımsız sanat sineması gibi bir yerde durmuyor. Biz daha eğlenceli, bakmaya çalıştık daha çok.

- Doğukan Bey, İç Anadolulu değilsiniz sanırım.

Doğukan Polat: Babam Erzincanlı, annem Erzurumlu.

- Ama ağız çok oturmuş. Ben sizi İç Anadolulu sanmıştım.

Doğukan Polat: Beni Ankaralı zanneden çok oldu.

Sertaç Sayın: Hatta provaların ilk gününde o ağzı yapmaya başladığında ben de çok şaşırmıştım.

- Bağlama çalabiliyor muydunuz?

Doğukan Polat: Bağlamayı çok temel seviyede çalabiliyordum. Ama bu oyunla birlikte kendimi hâlâ geliştirmem gerektiğini düşünüyorum. Özellikle İç Anadolu'nun bağlama tavrı, çarpmalar, uzun sap bağlama ve Neşet Usta'nın yaptığı süslemeler oyunun gerçekliğini daha da güçlendirecek unsurlar. O yüzden o tarafın üzerine çalışmaya devam edeceğim. Benim için oyun hâlâ bitmiş değil. Sahneye çıktı ama kendi adıma geliştirmem gereken çok şey olduğunu düşünüyorum.

- Bağlama konusunda çok bilgili değilim ama oyunculuk anlamında gerçekten tebrik ederim.

Doğukan Polat: Çok teşekkür ederim.

Sertaç Sayın: Bağlama konusunda da prova sürecinde birlikte çalıştığımız bir hocamız vardı; Cem Erdost. Kendisi çok önemli bir üstat. Sağ olsun, provalardan önce iki-üç saat onunla çalıştık. Ardından dans koreografisi süreci başladı ve koreografımızla da ayrıca çalıştık.

Doğukan Polat: Eve gittiğimde de bağlamayı biraz daha geliştirebilmek için sürekli çalışıyordum. Parmaklarım yorulana kadar pratik yaptığım oluyordu. Hatta bir gün Sertaç, "Bugün hiçbir şey yapmıyorsun. Eve gidiyorsun ve sadece dinleniyorsun" dedi. Aslında o çalışma disiplini insanı geliştiren bir şey. Belki zaman zaman dozunu kaçırdım ama dışarıdan da öyle görünüyormuş. Çok çalışmayı seven biriyim.

Sertaç Sayın: Ben de bu konuda kendimi çok şanslı hissediyorum. Doğukan gerçekten büyük bir özveriyle çalıştı. Böyle bir oyuncuyla çalışmak benim için çok kıymetli.

- Ama bazen gerçekten evde boş boş duvarlara bakmak insanı çok rahatlatıyor.

Sertaç Sayın: Kesinlikle. Ben de ona iki gün boyunca hiçbir şey yapmamasını söyledim. Ne ezber çalış, ne bağlama çal, ne de oyunla ilgili başka bir şey düşün dedim. Çünkü prova süreci çok yoğundu. Gerçekten o iki günlük molanın ardından çok daha dinlenmiş ve hazır geldi.

Doğukan Polat: Evet. Oyun da o noktadan sonra bende daha çok oturdu.

- Söyleşinin başında da konuşmuştuk; tek kişilik bir oyun hem fiziksel hem zihinsel olarak büyük bir yük getiriyor. Üstelik minimalist bir dekor tercih etmişsiniz. Oyuncunun yükünü paylaşacak başka unsurlar da yok. Bu durum sizin için avantaj mı, yoksa zaman zaman sahnede size destek olacak başka araçlar olmasını ister miydiniz?

Doğukan Polat: Bence sanatın yaratıcı gücü tam da burada ortaya çıkıyor. Sahnede hiçbir şey olmasa bile oyuncuya bir saray yaratma imkânı tanıyor. Sonuçta tiyatro bir illüzyon. O illüzyonu kurabilmek için gerçekten bir saray inşa etmeye gerek yok.

Elbette oyunun ritmini tek başınıza taşımak kolay değil. Diğer oyuncuların olduğu bir oyunda kısa da olsa nefes alabileceğiniz anlar vardır; burada ise böyle bir imkânınız yok. Ama seyirciyle birlikte o ritmi kurabilmek ve baştan sona sürdürebilmek çok özel bir duygu.

Dekorumuz da oyunun dünyasıyla çok uyumlu. Bilinçli olarak düşük prodüksiyonlu ve minimalist bir tercih yapıldı. Buna rağmen dekorun en küçük parçasının bile güçlü bir anlatım dili var. Her ayrıntı özenle düşünüldü. Bu yüzden açıkçası zorlanmıyorum. Aksine, bu yalınlık bana daha fazla oyun alanı açıyor. Sahnede yaşanan küçük aksaklıklar bile oyunun gerçekliğinin bir parçasına dönüşüyor ve seyirciye yabancı gelmiyor.

- İrina karakteri nasıl ortaya çıktı? Aslında sahnede görmediğimiz bir karakter ama onu nasıl kurguladınız?

Sertaç Sayın: Payidar'ı biraz aşk hikâyesi üzerinden okumak istedim. Çünkü aşkın da iktidar ilişkileri altında ezildiğini düşünüyorum. Günümüzde ilişkilerde para, ekonomik güç ve statü gibi meseleler çok belirleyici hâle geldi. İktidar meselesini anlatırken bunun günlük hayatta aşka nasıl sirayet ettiğini de göstermek istedim.

Bir yandan da mültecilik meselesi vardı. Bu da günümüzde iktidarın sürekli gündemde tuttuğu konulardan biri. Payidar'ın Suriyeli bir arkadaşı var, bir yandan da Rus bir kadına âşık oluyor. Bu çelişkiyi de göstermek istedim. İrina karakteri biraz böyle ortaya çıktı.

- Payidar'ın en büyük hayal kırıklıklarından biri de İrina'nın en büyük rakibiyle evlenmesi. Kendinizi Payidar'ın yerine koyduğunuzda nasıl bir tepki verirdiniz?

Doğukan Polat: Orada aşk dönüştürücü bir unsur aslında. Aşk olmadan Payidar'ın yaşadığı o kırılmayı göremiyoruz. Sevdiği ve âşık olduğu bir kadın olduğu için, belki o an değil ama zamanla bunu anlayabilecek bir noktaya geliyor.

Bir bakıma sonunu bile bile klasik bir Yeşilçam hikâyesinin içine giriyor. Oyunda da Vesikalı Yarim'le kurduğu bir bağ var. Payidar, sanki hep o filmin içindeymiş gibi yaşıyor. Bu yüzden o son onu çok şaşırtmıyor. Böyle bir şeyle karşılaşsa yine başını öne eğer ve yoluna devam ederdi. Çünkü onun için hayat, bütün yaşananlara rağmen devam ediyor. Bence Payidar çok sert bir tepki vermezdi. 

Sertaç Sayın: Bir de şöyle bir durum var. Çünkü oyun boyunca İrina aslında hiçbir zaman onun sevgilisi olmuyor. Ona hiçbir vaat vermiyor, birlikte olacaklarına dair hiçbir umut da vermiyor. Hatta oyunda buna dair bir replik de var; İrina sadece gülümsüyor.

Ben İrina'yı, Payidar'a hiçbir söz vermeyen, ona bir yol göstermeyen bir karakter olarak konumlandırdım. Sonunda yaptığı seçimin de nedenini bilmiyoruz. Orada olmak istiyor mu, istemiyor mu, mecbur mu kalıyor; bunların hiçbirine kesin bir cevap vermiyoruz. Zaten onun hayat hikâyesini çok kısa görüyoruz. Bu yüzden bence Payidar'ın yaşadığı, tamamen tek taraflı bir aşk.

- Bu soruyu sorarken çekinmemin sebebi de buydu aslında. İrina'nın içinde bulunduğu şartlar onu böyle bir tercihe itiyor. O yüzden suçlayıcı bir yerden yaklaşmak istemedim. Gerçek hayatta böyle bir hikâyeyle karşılaşsam, göçmen olduğu için, içinde bulunduğu koşulları düşünerek İrina'ya hak verebilirdim. Oyunu izlerken de bunu düşündüm ve sizin bakış açınızı merak ettim.

Sertaç Sayın: Aslında İrina'nın hikâyesi gerçek bir yaşam öyküsünden geliyor. Dalış yaptığım dönemlerde tanıştığım Rus bir kadın vardı. Adı İrina değildi ama Türkiye'ye çalışmak için gelmişti. Bana anlattığına göre pavyonlarda zorla çalıştırılmış, daha sonra oradan ayrılıp çocuk bakıcılığı yapmaya başlamıştı.

Aradan birkaç yıl geçti. Bir gün tekrar konuştuk. Bir kaza geçirdiğini, bacağını kırdığı için işten çıkarıldığını ve başka iş bulamadığı için yeniden pavyona dönmek zorunda kaldığını anlattı.

Ben İrina'yı biraz bu hikâyeden yola çıkarak kurdum. Mecburiyetleri, ülkesinden gelişini, geri dönemeyişini ve sıkışmışlığını anlatmak istedim. Aslında İrina'nın arkasında çok büyük bir hikâye var. Bu yüzden oyun boyunca kendisini Payidar'a da tam anlamıyla açmıyor. Biz onu yalnızca Payidar'ın gördüğü kadarıyla tanıyoruz; hikâyesinin derinliklerine inmiyoruz.

- Son dönemde ben de göç meselesi üzerine çok düşünüyorum. Geçenlerde yayımlanan bir söyleşim de göç temalı Neredeyse Kesinlikle Yanlış adında kısa film üzerineydi. Çekimler sırasında Tarlabaşı'nda tanıştığımız insanların hikâyeleri beni çok etkiledi. Özellikle Bangladeş'ten, kanser tedavisi için Türkiye'ye gelen küçük bir çocuğun ve ailesinin yaşadıkları, göçün ne kadar ağır insani boyutları olduğunu bir kez daha düşündürdü. Sizin oyununuzda da göç ve mahalle baskısı önemli bir yer tutuyor. Hatta gerçek olaylardan esinlenen bir sahne de var, Payidar'ın en yakın arkadaşı darbediliyor ve sınır dışı ediliyor.

Sertaç Sayın: Evet. Ağustos Ankara olayları. En büyük çelişkilerden biri de bu aslında. Payidar, en yakınındaki insana rağmen eline taş almak zorunda kalıyor.

Ben oyunu kurarken en çok bu çelişki üzerine düşündüm. İktidar en yakınımıza bile taş attırabiliyor. Burada "iktidar" derken yalnızca siyasi bir kavramdan değil, insan üzerindeki her türlü güç ilişkisinden söz ediyorum.

Göç meselesi üzerine daha önce de çalışmıştım. Khora oyununun metinlerini hazırlarken aylar boyunca mülteci röportajları okudum, bu benim 3-4 ayımı aldı. Tezleri, saha araştırmalarını ve kitapları inceledim. O süreçte çok çarpıcı hikâyelerle karşılaştım. Oyunda bunların yalnızca dört tanesini anlatabildik ama o tanıklıklar bende derin izler bıraktı. Daha sonra Türkiye'de yaşanan olaylarla da birleşince bu meseleyi Bozkır'ın dünyasına taşımak istedim.

- Bu soruyu ikinize de yöneltmek istiyorum. Oyun bittiğinde ve seyirci salondan ayrıldığında, hangi duyguyla ayrılmasını istersiniz? Aslında biraz klişe bir soru ama Bozkır o kadar farklı yerlerden okunabilecek bir oyun ki; göçten siyasete, aşktan yalnızlığa kadar pek çok katmanı var. Sizce seyirci salondan nasıl ayrılmalı?

Doğukan Polat: Bu benim için zor bir soru. Çünkü oyun boyunca sahnede olduğum için seyirciyi dışarıdan göremiyorum. Farklı duygularla ayrıldıklarını söyleyen seyirciler oldu. Bence herkes oyunda kendinden başka bir şey buluyor. Tek bir duygu söyleyemem.

Oyunda, Anadolu'da yaşayan pek çok insanın başına gelebilecek hikâyeler var. O yüzden insanların kendi yaşadıklarıyla yüzleştiği, "Ben de buna maruz kalmıştım ama demek ki bu aslında normal değilmiş" diyebildiği bir yerden, bir ferahlık hissiyle ayrılmalarını isterim.

- Leonard Cohen'in Beautiful Losers adlı bir kitabı vardı. Türkçeye Görkemli Kaybedenler olarak çevrilmişti. Payidar Muhtar da bana tam anlamıyla görkemli bir kaybedeni hatırlattı.

Sertaç Sayın: Aynen. Benim iki oyunumda da ortak olan bir şey var. Gözbağcı'da da bunu anlatıyorum. Aslında birbirimizi sürekli "öteki" olarak görüyoruz ve çok kutuplaştırıldık. Ama ben bu coğrafyada gerçekten bu kadar büyük kutuplaşmalar olduğuna inanmıyorum.

Kendi kültürümüze, birbirimize doğru baktığımızda aslında o kadar büyük ayrılıklar, halk arasında o kadar büyük çatışmalar yok. O çatışmayı yaratan başka mekanizmalar var. Ama birbirimizi anlamaya çalışırsak bunları aşabileceğimizi düşünüyorum.

Seyircinin de oyundan bu duyguyla ayrılmasını isterim. Çünkü sahnede, belki günlük hayatında hiç tanışmayacağı ama metrobüste yan yana oturduğu insanlarla karşılaşıyor. Eğer o karakterlerle empati kurabiliyorsak, aslında bu coğrafyada düşündüğümüz kadar büyük kutuplaşmalar olmadığını da görebiliriz.

- Oyunun en çok geçen tarafı da buydu bence. Payidar Muhtar, gerçekten mahalleden tanıdığımız biri, bir arkadaşımız ya da bir akrabamız olabilecek kadar sahici bir karakter. Ben salondan gülümseyerek ayrıldım. Ama eminim ki başka seyirciler öfke, hüzün ya da bambaşka duygularla çıkacaktır. Yavaş yavaş sona gelirken şunu sormak istiyorum. Bugünün ekonomik ve kültürel koşullarında alternatif sahnelerde var olmaya çalışmanın en zor tarafı ne? Ve bütün bu zorluklara rağmen size "İyi ki yapıyorum" dedirten şey nedir?

Sertaç Sayın: Ekonomik olarak alternatif sahnelerde tiyatro yapmak maalesef karşılığını çok bulmuyor. Bu yüzden oyuncular da, yazarlar da başka işlerde çalışmak zorunda kalıyor. Açıkçası alternatif tiyatroda yapımcılık yapmak çok akıl kârı bir iş değil.

Ama bizi ayakta tutan şey üretme isteği ve anlatacak bir derdimizin olması. Maddi tarafı bir kenara bırakırsak, insanların oyunlarımıza gelmesini gerçekten çok istiyoruz. Çünkü burada derdimizi anlatıyoruz. Bu ülkede kendimizi özgürce ifade edebileceğimiz alanlar çok az ve tiyatro bunlardan biri.
Ben dizi de yazıyorum, senaristlik de yapıyorum. Ama kendimi en özgür hissettiğim alan tiyatro. Bu alanlar giderek azalıyor. O yüzden seyircilerimizden en büyük ricamız, alternatif tiyatrolara destek olmaları ve oyunlara gelmeleri. Çünkü ayakta kalabilmemiz ve üretmeye devam edebilmemiz için buna gerçekten ihtiyacımız var. Devlet Tiyatroları ve Şehir Tiyatroları kendi hikâyelerini anlatıyor; biz ise daha bağımsız, daha kişisel hikâyeler anlatıyoruz. Bu yüzden seyircinin desteği bizim için çok kıymetli.
Gerçekten hikâye anlatma meselesi bizi burada tutuyor. Tiyatronun kökenine baktığımızda da aslında hikâye anlatıcılığından gelen bir gelenek görüyoruz. O hikâye anlatıcılığı var olduğu sürece biz de var olacağız.

Bence bizi burada tutan da bu. Arkadaşlarıma da baktığımda aynı şeyi görüyorum. Bir proje üretmek istiyorlar. Oturup konuştuğunuzda gözlerinin içi parlıyor. Mesele kazanacakları para ya da elde edecekleri şöhret değil. Çünkü bunun böyle olmayacağını zaten biliyoruz. Tek mesele, "Yıllardır içimde taşıdığım bir derdim var ve artık bu hikâyeyi anlatmak istiyorum" diyebilmek. Bence bu çok önemli.

Doğukan Polat: Ben insanların gerçeğe olan ihtiyacının her geçen gün arttığını düşünüyorum. Özellikle bağımsız tiyatrolarda ve tiyatro metinlerinde sansürün ya da otosansürün çok daha az hissedildiğine inanıyorum. Oyunu seyirciyle buluştururken çok fazla filtreden geçmeden bir şey söyleyebiliyorsunuz. Bu yüzden bağımsız tiyatrolar benim için çok kıymetli.

Bir de insanları gerçeklikle buluşturuyor. Sosyal medyanın, sürekli kontrolden geçen işlerin ve pek çok kaygıyla üretilen içeriklerin arasında bağımsız tiyatro önemli bir boşluğu dolduruyor. Seyircinin de buna büyük bir ihtiyacı olduğunu düşünüyorum.

Ekonomik olarak ise bu yapının sürdürülebilmesi için daha fazla desteğe ihtiyaç var. Belki sponsorluklar konusunda yeni modeller geliştirilebilir ama bunun da bağımsızlığı zedelemeden yapılması gerekiyor.
Ben ana akım işlerde de çalışan bir oyuncuyum. Sadece tiyatro yaparak geçinmek bugün çok mümkün değil. Oysa insanların yalnızca tiyatro yaparak da hayatlarını sürdürebilmeleri, sanatlarını özgürce icra edebilmeleri gerekiyor. Bu noktada hem seyirciye hem de sanatçılara önemli görevler düşüyor. Üretimin artması ve seyircinin buna karşılık vermesi çok önemli. Son iki sezonda tiyatroya ilginin ciddi şekilde arttığını görüyoruz. Ben bunun da insanların gerçeklik arayışıyla doğrudan bağlantılı olduğunu düşünüyorum.

Sertaç Sayın: Ben bir yazar olarak dizi yazarken sürekli "RTÜK ne der?", "Yapımcı ne der?", "Kanal ne der?", "Başrol oyuncusu buna nasıl yaklaşır?" gibi pek çok filtreyi düşünmek zorunda kalıyorum.

Ama tiyatro oyunu yazarken yalnızca seyirciyi ve kendi beğenimi düşünüyorum. Kendimi inanılmaz özgür hissediyorum. O yazma özgürlüğünü başka hiçbir alanda bulamıyorum.

Bu yüzden insanlar tiyatro yapıyor. Biz de o özgürlüğü koruyabilmek için seyircilerimizin oyunlara gelmesini özellikle rica ediyoruz.

- Doğukan Bey, ana akımdan sizi tanıyan, televizyon dizilerinden takip eden izleyiciyi tiyatroya çekebildiğinizi düşünüyor musunuz? Belki Sertaç Bey bunu diğer oyunlarıyla kıyaslayarak daha iyi değerlendirebilir ama sizi televizyondan seven seyircinin tiyatroya da geldiğini görüyor musunuz?

Doğukan Polat: Geldiklerini düşünüyorum ama bunun tek başına çok büyük bir etkisi olduğunu söyleyemem. Bir iş gerçekten iyiyse, asıl karşılığını o alıyor. Tabii ki ilk temas açısından "Bu oyunda şu oynuyormuş" denmesi bir avantaj sağlayabiliyor.

Bugün sosyal medyada bir paylaşımın kaç kişiye ulaştığı önemli ama artık bunun da tek başına belirleyici olduğunu düşünmüyorum. Mesela Payidar Muhtar hesabını ilk açtığımızda sıfır takipçimiz vardı. Buna rağmen ilk videomuz milyonlarca kişiye ulaştı. Mahallede birinin çektiği bir video bile dünyanın her yerine ulaşabiliyor. Bence artık asıl belirleyici olan yaptığınız işin çarpıcılığı. Elbette tanınan bir ismin olması ilk etapta avantaj sağlayabilir ama başarının tek nedeni bu değil.

- Bir dönem büyük prodüksiyonlu tiyatro oyunları ve ünlü oyuncu kadroları çok konuşuldu. Yapımcılar da "Ünlü isimlerle seyirciyi tiyatroya çekelim, o seyirci zamanla alternatif sahnelere de gider" diye düşündü. Ama beklenen sonuç ortaya çıkmadı. Çünkü o seyirci çoğu zaman oyundan çok ünlü isimleri görmek için geliyordu.

Sertaç Sayın: Evet, bence de öyle. Bu yöntem çok sağlıklı işlemedi.

- Üstelik oyunların önemli bir kısmı da beklenen kaliteye ulaşamadı. İnsanlar ünlüleri görüyordu fakat kötü bir oyun izliyorlardı.

Sertaç Sayın: Kesinlikle. Hatta tam tersine, insanları tiyatrodan soğutabiliyor. Bir oyunun uzun ömürlü olmasını sağlayan şey oyuncu kadrosundan çok, zaman içinde büyümesi. Elbette Doğukan'ın ismiyle gelen seyirciler olacaktır ama asıl önemli olan oyunun kulaktan kulağa yayılmasıdır.

Mesela Gözbağcı bunun güzel bir örneği. İlk oyunlarımızı 15-20 kişiye oynarken bugün çok daha büyük salonlarda sahneleyebiliyoruz. Oyunda yer alan ya da yazan kimse tanınmış isimler değildi. O yüzden mesele hikâyenin seyirciyle kurduğu bağ. "Ünlü isimleri bir araya getirelim, iyi oyun çıkar" yaklaşımı maalesef beklenen sonucu vermedi.

- Madem konu açıldı, Gözbağcı'yı da konuşalım.

Sertaç Sayın: Gözbağcı da ikinci sezonunu sürdürüyor. Tek kişilik bir oyun. Melih Salgır'la birlikte yönettiğimiz, benim yazdığım bir metin. 2. Sezonunda. O da yine Orta Anadolu'da geçen bir hikâye ama bu kez başörtülü bir kadın sihirbazın yaşamını anlatıyor. Yolculuğu güzel gidiyor, keyifli bir şekilde sürüyor.

- Son olarak, yeni sezonda sizi nereden takip edebilirler?

Sertaç Sayın: Oyunlarımızı ve güncel takvimimizi yapımcımız Mehmet Küçükgünaydın'ın Standarts Yapım hesabından takip edebilirler. Ayrıca Payidar Muhtar adlı sosyal medya hesabımız da var.

Doğukan Polat: Benim ve Sertaç'ın sosyal medya hesaplarından da tüm duyuruları paylaşıyoruz. Güncel oyun takvimi ve yeni sezon programı bu hesaplarda yer alacak.

Künye

Yazan ve Yöneten: Sertaç Sayın
Oynayan: Doğukan Polat
Yapımcı: Mehmet Küçükgünaydın
Afiş ve Dekor Tasarım: Rabia Kip Telek
Kostüm Tasarım: R. Dilara Akalın
Işık Tasarım: Eren Uğurhan
Hareket Tasarım: Seda Özgiş
Repetitör: Ozan Demir
Müzik Danışmanı: Cem Erdost
Yönetmen Yardımcıları: Fatih Sevdi ve Tanıl Yöntem
Dekor Uygulama: Serkan Kavurt
Afiş Fotoğrafı: Mürsel Çoban
Video Çekim & Kurgu: Berkan Karadede ve Renas Gültekin
Reji Asistanı: Seçil Aras ve Özlem Göksu Dura
Yapım Ekibi: Salih Ronayi Gültekin
Yapım Koordinatörleri: Ece Şahin ve R.Dilara Akalın


Antre Tiyatro Söyleşileri

1. Bölüm

2. Bölüm

3.Bölüm

4.Bölüm

5. Bölüm

6. Bölüm

7. Bölüm

8. Bölüm

9. Bölüm

10. Bölüm

11. Bölüm

12. Bölüm

13. Bölüm

14. Bölüm

15. Bölüm

16. Bölüm

17. Bölüm

18. Bölüm

19. Bölüm

 

İlgili İçerikler