37 yıllık köklü tarihiyle bu yıl 30'uncu edisyonunu gerçekleştiren İstanbul Tiyatro Festivali, 22 Ekim-3 Aralık tarihleri arasında tiyatroseverlerle buluşacak. Küratör Mehmet Birkiye'nin son edisyonu olma özelliğini taşıyan festival; İstanbul'un kentsel hafızasını alternatif tarihî mekânlara taşıyan oyunlara, güçlü edebiyat uyarlamalarına ve dünyanın güncel politik iklimini yansıtan yapımlara ev sahipliği yapıyor. Programda ayrıca Nederlands Dans Theater 2 (NDT 2) gibi uluslararası çağdaş dans gösterileri, yerli prömiyerler, "Bu İşte Bir Kadın Var" temalı yapımlar ve "Festival+" kapsamındaki ücretsiz yan etkinlikler öne çıkıyor.
İstanbul Tiyatro Festivali Programlama Yöneticisi Handan Uzal Dündar; festivalin 30'uncu yılına özel hazırlanan programın temel motivasyonunu, alternatif mekânların kentsel bellekle kurduğu ilişkiyi, sanatsal nitelik ile politik gerçeklik arasındaki dengeyi, edebiyat uyarlamalarının sahnelerdeki yükselişini ve İstanbul seyircisinin fiziksel tiyatroya olan ilgisini T24’e anlattı.
- 30. İstanbul Tiyatro Festivali, hem 37 yıllık köklü bir geçmişi temsil etmesi hem de küratör Mehmet Birkiye’nin son edisyonu olması açısından sembolik bir eşik olarak okuyorum ben. Bu edisyonun program iskeletini oluştururken temel motivasyonunuz ne oldu, 30’uncu edisyona özel bir çalışmanız oldu mu?
Önce 37 yıl konusunu detaylandırayım. Çünkü orası biraz çeşitli matematik hesaplamaları istiyor. Herkes için biraz kolaylaştırmakta fayda olabilir. İstanbul Tiyatro Festivali, 1989 yılında İstanbul Festivali'nden ayrılıyor. 2000 yılına kadar da her sene mayıs-haziran aylarında yapılıyor. Sonra 2000 yılında Türkiye'nin de içinden geçtiği zorlu ekonomik koşullar festivalin yapılmasını etkiliyor ve iki yılda bir yapılmaya başlanıyor. Böyle olunca da 2017'ye kadar bir yıl yapılıyor, bir yıl yapılmıyor. 2017 yılında tekrar senelik seyrine dönünceye kadar bir bienal gibi gerçekleşiyor. 2017'de hem senelik seyrine geri dönüyor hem de mevsimi değişiyor; mayıstan sonbahara taşınıyor. O yüzden 1989'dan bu yana yapıldığı için 37 yaşında ama 30'uncu edisyonu kutluyoruz bu sene.
Mehmet Bey'le birlikte ürettiğimiz son program. Lacrima'yı bir buçuk yıl önce yapmak istemiştik ama turne takvimine bu yıl için girebilmiştik. Ardından Nederlands Dans Theater (NDT), yine ilk yıl temas ettiğimiz ama ancak takvimini bu yıl için uydurabildiğimiz bir topluluktu. Tabii 30'uncu festival olunca biraz daha görkemli bir program yapma hayali insanı sarıyor. Tabii her festivali aynı coşkuyla yapmak istiyoruz bir yandan da. Ama bu iki büyük yapım sanki 30'uncu edisyon coşkusuna uygun oldu. Bahsettiğin gibi Mehmet Bey'le de son senemiz ama birinci festivalden bu yana burayı örüyoruz diyebilirim.

Lacrima, 22-23 Ekim'de Zorlu PSM Turkcell Sahnesi'nde olacak | Fotoğraf: Jean Louis Fernandez
- Bu yıl Sanatçısı Belirsiz* İvi Buradaydı ve Bir Çeyiz Sözleşmesi gibi eserlerle benim de şu sıralar üzerine çalıştığım "kentsel hafıza" ve geçmişin izleri çok belirgin. Panayia Rum Kilisesi ve Phebus Müzayede Evi gibi alternatif tarihî mekânlar, festivalin kentsel bellekle kurduğu ilişkiyi nasıl dönüştürüyor?
Biz küratörlük yapısına geçtiğimizde bu konuda Işıl Bey'le (Kasapoğlu) özellikle çok konuşmuştuk. Nasıl festivali tiyatro sahnelerinin dışına çıkarabiliriz? İstanbul'u nasıl daha fazla dâhil edebiliriz? Kent hafızasını daha fazla nasıl dâhil edebiliriz? Tiyatro sahnesi olmayan mekânları nasıl festival programına dâhil edebiliriz? Bu izleyiciye başka bir perspektif sunup hep yeni deneyimler sunmak için önemli. Hem her gün geçtiğimiz yollara tekrar bakmak için kıymetli hem de unuttuğumuz bir hikâye varsa onu gün yüzüne çıkarmak bizim açımızdan önemli. Pek çok farklı sebeple bu çalışmaları yürütüyoruz.
Sanatçısı Belirsiz* İvi Buradaydı, 3-4 Kasım'da Arter Karbon'da ve 17 Kasım'da Bakırköy Leyla Gencer Opera ve Sanat Merkezi'nde olacak | Tilbe Saran, Fulya Peker, Çağdaş Ekin Şişman (soldan sağa)
İlk yine İstanbul Mon Amour'la başlattık diyebiliriz. Kentin kendisini bir tiyatro sahnesine dönüştürme fikrinden çıkan İstanbul Mon Amour, sonra festivalin bir klasiği oldu. Orada her zaman tiyatro sahnesi olmayan bir yerde, belki bazen bir mekânın kendi hikâyesi ya da her zaman gerçek bir hikâye olmak zorunda değil ama normalde izleyicimizin giremeyeceği bir mekâna girsek ve orada bir hikâye anlatsak nasıl olur, farklı bir deneyim yaşatabilir miyiz diye düşünüyoruz. Bir taraftan da Büyük Zarifi Apartmanı geldi. Biraz benzer de yine ihtiyaç diyeceğiz. İhtiyaç duyuyoruz buna; bu hikâyeyi anlatmaya veya tiyatro sahnesinden çıkmaya.
Tabii bir de şu da etkili olabilir, beş, altı yıla geri dönüp baktığımızda ciddi bir sahne sıkıntımız da var. Daha gerçekçi bir yerden de bakarsak sadece hikâyeler de değildir belki de bizi buraya iten. Çok ciddi bir sahne sıkıntısı var. İstanbul gibi büyük bir şehre yakışmayacak derecede ciddi bu sahne sıkıntısı. O yüzden bütün bu arayışlar bizi buraya kadar getirdi. Fena olmayacak kadar farklı mekâna girip çıktık Galatasaray Lisesi'nden Büyük Zarifi Apartmanı'na, Metrohan'ın ilk kez kullanılmasından... Şimdi karşıya gideceğiz, Yeldeğirmeni Sanat'a. Farklı farklı mekânları kullanmak ve mekânların kendi hikâyesini anlatırken, eğer örtüşüyorsa bazen otobiyografik hikâyeleri de üstüne eklemekten hoşlanıyoruz. Geçen sene Maryam Şahinyan'ın Beyoğlu'nda izini sürmüştük. Bu sene de dediğin gibi İvi Stangali'nin adımlarını takip edeceğiz.
30. İstanbul Tiyatro Festivali Küratörü Mehmet Birkiye | Fotoğraf: Salih Üstündağ
- Açılış oyunu Lacrima'daki emek sömürüsünden, savaşın gölgesindeki Requiem'e ve işgal altındaki anadil meselesini işleyen Dil Broblem Değil'e uzanan sert bir gerçeklik var. Sanatsal nitelik ile dünyanın içinden geçtiği bu ağır politik iklim arasındaki dengeyi programda nasıl sağladınız?
Mehmet Bey basın toplantısındaki konuşmasında da "Politik doğruculuğa inanmıyorum ben, önce benim için artistik nitelik gelir" diyerek çok net bu konudaki görüşünü ifade etti. Hakikaten de öyle. Tabii ki çağın konusu sahnenin de konusu oluyor. Dolayısıyla üreticiler Avrupa'da da, tüm dünyada da, Türkiye'de de olabildiğince o konuları sahneye taşıdıkları için programa da yansıyor.
Ama bizim için bu soru sıklıkla geliyor. Özellikle mesela Filistin'den bir yapımı neden dâhil ettiğimizi herkes merak ediyor. Biraz şöyle oluyor: Sadece Filistin'den bir yapım dâhil etmek için değil ama mesela Filistin üzerine çalıştığımız işler listesi en az 20 yapımdan ibarettir diyebilirim. Tabii ki bakıyoruz o alanda ne üretiliyor, öncelikle onu araştırmaya çalışıyoruz ama bu konuyu neden bu yıl dâhil ettik? İki yıl önce de Filistin'den bir yapım olabilirdi. Çünkü şimdi içimize sinen, artistik niteliğinin yeterli olduğunu düşündüğümüz ve programdaki diğer işlerle de konuşabilecek bir iş bulduğumuza inandık. O yüzden bugün, şimdi. Filistin'le özel olarak ya da sadece Filistin olduğu için söylemiyorum ama önümüzde bariz bir örnek olduğu için söylüyorum.
Requiem, 11-12 Kasım'da Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi'nde olacak | Fotoğraf: Domas Rimeika
Zaten ne üretiliyorsa biz biraz tematik şekilde bakıyoruz. Bu Rusya savaşı da olabilir, Ukrayna'da üretilen işler de olabilir ya da bir ülkenin tiyatrosu da olabilir. Zaten görevimiz gereği, bunlara biraz derin çalışıyoruz ama orada öncelik her zaman işlerin festival programında yer bulabilmesi. Bu hem Türkiye'de üretilen prömiyerler için hem uluslararası yapımlar için böyle diyebilirim.
- Programda ayrıca Elizabeth Costello'dan Mehmet Hoca'nın vedası niteliğinde kapanışı yapacak Dorian Gray'in Portresi'ne kadar çok güçlü edebiyat uyarlamaları yer alıyor. Sahne sanatlarının edebi metinlere bu kadar yoğun bir şekilde yönelmesini ve metinlerarası etkileşimi nasıl yorumluyorsunuz?
Biz özellikle bu konuyu çok sevdik. Ekibin kendisi de edebiyatsever, Mehmet Bey de çok edebiyatsever bir yönetmen. Öyle olunca araştırıp çalışması hoşumuza gitti. Kendimizin de sevdiği şeyler hakkında çalışmak daha keyifli oluyor tabii ki. Geçtiğimiz sene bir iki yapım bizi buraya bakmaya yönlendirmişti. Paul Auster'in New York Üçlemesi'ni yapmıştık. Genelde hep zaten bir şeylere özellikle bakıyoruz ama fişekleyici bir şey oluyor. Biraz New York Üçlemesi böyle bir fişeği attı diyebiliriz, sonra da devamı geldi. Bir yandan da yurt dışında çok fazla çeşitli nedenlerle, ülkemizde de yeni yeni arayışların olduğunu, yeni yeni denemelerin, büyük sahneye özellikle roman uyarlamalarının yapılmasının bir konu olması sebebiyle biz de biraz daha detaylı çalıştık diyebilirim.
Mehmet Bey, Murat Gülsoy'un Ve Ateş Bizi Tüketiyor isimli romanını Kocaeli Şehir Tiyatroları ile yapacak. Aynı zamanda senin de dediğin gibi Dorian Gray'in Portresi'ni kapanışta Zorlu PSM için yapacak. O nedenle iki yapım var ve şu anda biraz fazlaca meşgul bu takvimde.
Elizabeth Costello, 4-5 Kasım'da Paribu Art'ta olacak | Defne Koldaş, Tansu Biçer, Sezer Arıçay ve Tülin Özen (soldan sağa)
Elizabeth Costello da bizim açımızdan iki kere kıymetli; çünkü 2025 yılında Gülriz Sururi-Engin Cezzar Tiyatro Teşvik Ödülü'nü Bahçe Galata ekibine vermiştik bu projesi için. Dolayısıyla oradan bildiğimiz ve sonra festival programına dâhil olan bir yapımdı. Hepsi birbirinden kıymetli uyarlamalar, hepsi birbirinden zor bir yandan da pek çok farklı nedenle. Sektöre yeni bir soluk getireceğini de düşünüyoruz, merak ediyoruz ya da nereye götüreceğini merak ediyoruz; öyle söyleyebiliriz. Bu kadar büyük üç yapımın sezonda izleyicide nasıl bir karşılık bulacağını merak ediyoruz açıkçası. Yönetmenleri, yazarları nasıl bir bakış açısına evireceğini merak ediyoruz.
- Bu benim yorumum, lütfen yanlışsam düzelt. Işıl Hoca daha çok fiziksel tiyatroya meraklıydı gibi geliyor, Mehmet Hoca daha çok metin ağırlıklı işlere odaklanıyor. Geçen seneki söyleşimizde bir festivalin 1-2 yıl önceden planlanmaya başladığını söylemiştin ve ne kadar zorlu bir süreç olduğunu anlatmıştın. O süreci merak edenler o söyleşimizi de bir okusun isterim. Ama benim sorum gelecek edisyona dair biraz spoiler almak. Önümüzdeki iki yıl boyunca festivalin eş küratörlüğünü Naz Erayda ve Kerem Kurdoğlu üstlenecek. 30'uncu yılını geride bırakacak olan festivali, bu yeni dönemde nasıl bir sanatsal değişim bekliyor?
Şimdi burası biraz zor. Haklısın, Işıl Bey'in ve Mehmet Bey'in bambaşka dünyaları var. Ama ilginç şekilde Mehmet Bey fiziksel tiyatroya Işıl Bey'den daha çok inanıyor. Metnin üstüne oradaki, belki kitap roman uyarlaması da olsa, fiziksel tiyatro unsurlarını daha çok ekliyor her zaman Tuğçe Tuna ile çalışır mesela, onun bir altını çizmek hoşuma gitti şimdi. O fizikselliği Tuğçe Tuna çok iyi katıyor bir yandan da, Ve Ateş Bizi Tüketiyor'da yine olacak.
Işıl Bey ise hep şöyle derdi: "Ben expression corporelle'e inanmıyorum." Hatta onu Fransızca söylediği için bana da ilk anda öyle geldi. "Bedensel ifade biçimine inanmıyorum" derdi. Ben hatta bazen bununla dalga geçiyordum kendi aramızda, "Ama en büyük dans işlerimizi sizin zamanınızda yaptık Işıl Bey" derdim. Biraz evet, biraz hayır.
26. ve 27. İstanbul Tiyatro Festivali Küratörü Işıl Kasapoğlu | Fotoğraf: Mühenna Kahveci
Yeni dönemde ise açıkçası daha araştırıyoruz. Nereye gitmek istediğimizi henüz bilmiyoruz ya da somutlaştırmadık diyelim. Ama şu bizim açımızdan önemli: İzleyiciye bambaşka perspektifler sunmak açısından önemliydi küratör değişikliği. Şimdi yeni dönemde küratörlerimiz sadece yerli yapımların programlamasından sorumlu olacaklar ama Kerem Kurdoğlu ve Naz Erayda Türkiye tiyatrosu için özellikle 90'lar ve 90'ların sonunda bambaşka bir biçim sunmalarıyla avangart desem doğru olur herhalde. Sadece alternatif deyip geçmek istemiyorum çünkü. Çok farklı deneyimler olacağını tahmin ediyorum ama henüz somut söyleyebileceğim bir şey yok 2027'nin yerli yapımlar programıyla ilgili. Uluslararası tarafta da biraz somutlaşan şeyler var ama yine mümkün olduğunca dünyadaki festivallerden, dünyadan nitelikli yapımları programa dâhil etmeye çalışacağız.
TIKLAYIN | Bovary’den Hamlet’e, İMÇ’den Pera’ya; İstanbul Tiyatro Festivali’nin yeni dili: İstanbul kaç perde?
Nederlands Dans Theater (NDT 2), 27-28 Kasım'da Zorlu PSM Turkcell Sahnesi'nde olacak
- Dans ve fiziksel tiyatro seçkisinde Nederlands Dans Theater (NDT 2) gibi dev bir topluluğun yanı sıra festivale özel sipariş edilen yerli yapım Rüzgâr Ağacı prömiyer yapacak. Geçtiğimiz festivalleri de göz önüne alırsak İstanbul seyircisinin hareket ve beden odaklı çağdaş işlere olan ilgisi ne yönde evriliyor?
Hâlâ biraz çekince var sanki, bunu biraz hissediyoruz. Bence festivalin görevlerinden bir tanesi de burada ısrarcı olmak sanki. Mesela bazen bize "Hâlâ çok mu fazla dans var festivalinizde?" gibi eleştiriler gelebiliyor. Bu en üzüldüğüm eleştirilerden bir tanesi. Sezon içerisinde MDT dışında çağdaş dans izleyebilecek bir fırsat maalesef yok. MDT'nin senede bir iki tane yeni yapımı, devam eden repertuvardan işleri sürekli Süreyya Operası'nda AKM'de sahneleniyor ama tabii ki tiyatro oyunlarının sıklığı kadar değil. Pandemiden sonra bağımsız dansçılar da daha fazla zorlandıkları için pek dans izleyicisi oluşamıyor ya da devam edemiyor. Oluşan bir noktada kayboluyor ya da sadece alışkanlığı belki AKM'ye veya Süreyya'ya gitmek oluyor.
Sene içinde tekil uluslararası yapımlar da geçtiğimiz sene yurt dışından farklı farklı organizasyonlar tarafından getiriliyor. Bence bu çok iyi çünkü biraz ısrar ve devamlılık istiyor dans izlemek sanki. Biz o bakımdan kesinlikle devam etmeliyiz; hatta daha büyütmeliyiz, burada daha derinleşmeliyiz diye düşünüyorum. Bununla ilgili İsviçre'de yaşayan Türkiye kökenli dansçı ve koreograf İhsan Rüstem'le bir söyleşimiz olacak hatta: "Kim Korkar Çağdaş Danstan?" Biraz bunu araştıracağız. Niye bu kadar mesafeli izleyici? Bir hikâyenin sunulmadığı bir yapımda neden zorlanıyoruz ya da neden mesafelenmek gerekiyor? Bunu da gerçekten anlayabilir miyiz? Anlarsak acaba aradaki mesafeleri kapatabilir miyiz gibi sadece bu konuyu birlikte konuşmaktan ne kadar hoşlandığımızı fark edince bir söyleşi ekledik.
Biraz ısrarcı olup fırsat vermek, izleyici açısından da çok kolay değil belki ya da yeni deneyimlere artık fırsat vermek bütçesel nedenlerle de zor, anlıyorum. Ama biraz keşfetmeye fırsat tanınınca sanki orada bir ısınma mümkün olabilir diye düşünüyorum.
Rüzgar Ağacı, 24-25 Ekim'de AKM Tiyatro Salonu'nda olacak
Biz kendi payımıza düşen yerden, Nederlands Dans Theater tiyatro festivalinde şimdiye kadar pek çok farklı kereler festival programında olmuş; dünyanın en iyi dans topluluğu desek kimseye ayıp etmeyiz herhalde diye düşünüyorum. 30'uncu yılı da onlarla kutluyor olmak bizim açımızdan çok kıymetli. Ama bunu biraz genişletmek ve 30'uncu yılda bir şey yapacaksak sürdürülebilir bir şey olsun istediğimiz için Devlet Opera ve Balesi ile bu iş birliğine gittik. Nefes'ten bu yana da böylesi büyük bir yapım festival iş birliği ile yapılmıyordu: İDOB, MDTİstanbul ve İstanbul Tiyatro Festivali.
Brezilyalı ama İsveç'te yaşayan koreograf Fernando Melo'yu davet ettik. Daha önce Danish Dance Theatre için ürettiği Leaning Tree isimli yapımı biz Rüzgâr Ağacı diye çevirdik. MDTİstanbul dansçıları için tekrar yapacak ve iki sezon boyunca da sahnelenmeye devam edecek. Bu senenin bizim açımızdan kutlama işi Rüzgâr Ağacı olacak diyebiliriz.
- Aslında yukarıda programın bir kısmını konuştuk ama benim sormadığım birçok etkinlik, panel, masterclass ve başka oyunlar olacak onlardan da bahseder misin?
Hepsinden ayrı ayrı bahsetmek çok keyifli oluyor ama ne eksik kaldı dersen Veda Ritüeli'nden biraz bahsedebilirim. Geçen sene Hamlet'i sen izlemiş miydin bilmiyorum ama Hamlet'te başlattığımız kapsayıcılık, erişilebilirlik adımlarını biraz daha hızlandıracağız bundan sonra. İKSV'nin uzun dönemli hedeflerinden bir tanesi bu. Bu yıl da İskoçya'dan sağır oyuncu Ramesh Meyyappan'ın Veda Ritüeli isimli bir işi olacak. Sözsüz bu yapım; fiziksel tiyatro, mim, yaratıcı projeksiyon ögelerini kullanarak zamanında ülkesinden bazı kültürel kodları kabullenemediği için ve babasıyla hiç iletişim kuramadığı için ülkesinden ayrılan bir adamın, babası öldükten sonra tekrar ülkesine geri dönüp babasına veda etmesi hikâyesi.
Veda Ritüeli, 7-8 Kasım'da Paribu Art'ta olacak
Hem çok kişisel bir hikâyeymiş gibi görünüyor ama bizim üzerine konuşmak istediğimiz iletişim ya da iletişim çağında iletişimsizlik gibi konulara çok hizmet ediyor. Burada da mesela kapsayıcılık, Avrupa'da da biraz politik doğruculuk gibi okunabilen bir mesele ama biz bunu hep söylemek istediğimiz bir şeylerin bir şeylerle örtüşürse yapmak istiyoruz. Hamlet, şöyle diyebilirim herhalde: Bugüne kadar izlediğim en iyi Hamlet yorumuydu. Sadece down sendromlu oyuncular oynadığı için davet edilmiş bir yapım değildi, oralara çok dikkat ediyoruz. O bakımdan bence güzel bir keşif olacak. Yine bedenin sınırlarını zorlayarak hiç sözsüz bu hissi bize hissettirecek. O bakımdan yeni bir keşif arayan birileri için güzel bir karşılaşma olabilir. Ondan bahsetmeden geçmek istemedim.
Language No Broblem da Filistinli çok genç bir oyuncu-yönetmenin işi. Ülkesinden eğitim almak için Belçika'ya göçüyor, şimdi üretimlerini orada devam ettiriyor. 35 Yaş Altı Genç Sanatçı Ödülü'nü aldı Hollanda Festivali'nde. Yine keşif için çok güzel bir fırsat. Alan Kadıköy'de gerçekleşecek festivalin sonuna doğru. Hem güzel bir anlatı; dilini kaybetmenin ya da dil üzerinden kurulan hegemonyayı çok gündelik bir tren yolculuğu üzerinden anlatıyor.
Dil Broblem Değil, 28-29 Kasım tarihlerinden Alan Kadıköy'de olacak | Fotoğraf: Boris Breugel
Bir de bu yıl biraz farklılaştırdığımız ve büyüttüğümüz, daha önce ücretsiz yan etkinlikler, öğrenme ve gelişim programı gibi isimlerle sunduğumuz diğer aktivitelerimizi, ücretsiz aktivitelerimizi Festival+ ismiyle topladık ve biraz daha katılımcı yapabilir miyiz diye araştırdık. Mesela roman uyarlamalarına eşlik eden kitaplar için bir kitap kulübü yapmayı planladık Eylül Görmüş'le. Hâlihazırda kitabı okuduysanız ya da önce okumadıysanız ve bilet aldıysanız oyuna; kitabı okuyup oyunu izleyip ardından kitap kulübüne katılabilirsiniz. Burası gerçekten katılımcıların konuştuğu bir yer, kimsenin kitap hakkında görüşlerini aktardığı bir yer değil, sahneden seslenilmeyecek izleyiciye; herkes birlikte konuşma fırsatı bulacak. Bu programı biraz daha genişletmeyi hedefledik bu sene.
Festivalin zaten hep üç ayağı oldu: Yerli yapımlar, uluslararası yapımlar ve ücretsiz etkinliklerimiz. Ücretsiz etkinlikler de bu sene ve bundan sonraki seneler için aynı ağırlıkta olsun istedik. O yüzden ondan bahsetmekte fayda görüyorum her zaman. Biraz daha dikkatli bakmak güzel ve keyifli olabilir; oyunlar hakkında derinleşmek isteyen izleyicilerimiz için öncesinde ya da sonrasında güzel bir imkân var.
Bir Bebek Evi, 14-15 Kasım'da Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi'nde olacak | Fotoğraf: Tomas Lauvland Pettersen
Bir de bahsetmeden geçemeyeceğim, festivalin "Bu İşte Bir Kadın Var" teması altındaki yapımlar. Bu yıl Fransa'dan Bir Bebek Evi var. Norveçli bir yazar ve yönetmenin tiyatrosu Fransa'da ama kukla tiyatrosu olarak yorumladığı eseri. Daha önce festivalde çeşitli kereler Bir Bebek Evi sahnelenmişti ama bu yapım bize biraz daha farklı geldi. Çünkü o Nora'nın özgürleşmesi fikrini kuklalar üzerinden, insan boyu kuklalar üzerinden hakikaten çok farklı anlatıyor. Biraz ifade biçimlerinde de çeşitliliği arıyoruz, o yüzden bize çok yardımcı oldu bu yapım.
"Bu İşte Bir Kadın Var" bölümü festivalin kadın meselelerini sahneye koyduğu ya da Türkiye'den kadın yazar ve yönetmenlerin biraz daha görünür olabilmesini sağlamak için altı yıldır sürdürdüğümüz bir bölüm. Bu yıl Zeynep Özden ve Elif Sözer'in yazıp yönettikleri Sanatçısı Belirsiz* İvi Buradaydı de aynı şekilde bu bölümün içerisinde yer alıyor.
30. İstanbul Tiyatro Festivali programı





