İstanbul'un tarihi eğlence ve kültür merkezi Beyoğlu'nun yaşadığı kentsel dönüşüm, İstiklal Caddesi'nin köklü mekânlarının hafızasında yaşamaya devam ediyor. Galata'nın liman geçmişinden Pera'nın elçilikler dönemine uzanan tarihsel süreç, Beyoğlu'nun çok katmanlı yapısını oluşturuyor. Günümüzde ise semtin yaşadığı sosyo-kültürel değişimler, kapanan asırlık işletmeler ve kültürel mekânların ayakta kalma mücadelesi sıkça gündeme geliyor.
Sanat tarihçisi Fırat Şenol; Beyoğlu'nun kozmopolit yapısıyla kentin eğlence merkezine dönüşüm aşamalarını, geçmişte Trianon Pastanesi ve Rivayet Pavyonu'na da ev sahipliği yapan Ergül Tükel'in 1995 yılında hayata geçirdiği Urban'ın mekânsal tarihini, entelektüel birikimin Kadıköy'e kaydığı yönündeki tartışmaları ve müdavimlik kültürünü T24'e anlattı.
- Tarihsel olarak baktığımızda Beyoğlu nasıl oldu da kentin eğlence ve kültür merkezi oldu?
Aslında burada çok daha geriye gidebiliriz. Klasik Osmanlı döneminde Bayburtlu Zihni'lerin ya da Evliya Çelebi'lerin anlatılarından biraz da geliyoruz aslında. Onların söylemleriyle Galata'nın, özellikle Galata cenahının bir meyhane kenti olduğu söyleniyor. Bir de tabii burası büyük bir liman. Dünyanın dört büyük limanından birisi. İstanbul o dönem itibarıyla özellikle; Odessa, Marsilya, İzmir ve İstanbul bulunuyor. İstanbul'da da Galata rıhtımı özelliğini taşıyor. Zaten bugün bile sokak isimlerine baktığımız zaman eğlencenin o tınısını hafif hissedebiliyoruz. Mesela Şarap İskelesi Sokak vardır. Hâlâ bile isim böyledir. Orada bir şarap deposu var ve tüm Anadolu'dan ya da Yunanistan'dan gelen şarapların depolandığı yer oluyor. Liman olduğu için insanların sıklıkla eğlence kültürünü yansıttığı yer oluyor. İlk başta Galata biraz daha işçi sınıfının yoğunluklu olduğu bir yerken ve eğlence mekânları da bu şekildeyken daha sonra Beyoğlu cenahına, yukarıya doğru tırmanıyorlar. Bu bölgenin gelişimi ilk elçiliklerin buraya gelmesiyle birlikte oluyor. Fransız elçiliğinin açılması, peşi sıra İtalyan elçiliği, devamında İngiliz elçilikleri gibi birçok elçilik Pera bölgesine açılıyor. Ağırlıklı bu Galata'da ya da İstanbul'da faaliyet gösteren bir kesim var. Onların iş yerleri Galata'da ama evleri, haneleri ve sosyal yaşamlarının hepsi bugünkü İstiklal Caddesi'nin paralellerine doğru diziliyor. Tabii bir ihtiyaçtır insanın eğlenmesi şüphesiz ki. Bu ihtiyacı karşılamak için de kendi bulundukları bu alanda; İstiklal Caddesi, zamanın Grand Rue de Pera'sı ve Cadde-i Kebir'i, bu ikililiği fazlasıyla yakalıyor. Ağırlıklı Levanten dediğimiz bu aileler kendi eğlence biçimini yansıtacağı mekânları açmaya başlıyorlar.
İstiklal Caddesi, 1912
Mesela İstanbul'un ilk gazinosu 1921'de Serçe Sokak'ta açılıyor, Karaköy'de Arkadi Gazinosu'dur. İstanbul'u diğer boyutunda düşünmek gerekiyor, özellikle Beyoğlu'nu. Çünkü kozmopolit bir bölgedeyiz. Bu, kozmopolit bir eğlence anlayışını, kozmopolit masaları doğuracaktır. Farklı dinlerde, farklı dillerde insanların bir araya geldiği noktalara dönüşecek. Bu yüzden burada hem gazino var hem bistro dediğimiz yerler var. Ya da Ruslarla birlikte, özellikle 1917 Ekim Devrimi ile birlikte gelen ve kökeninde de ağırlıklı Rum ustaların yaptığı pastane kültürü söz konusu oluyor. Klasik Osmanlı'daki o kahvehane terk edilmiyor, hâlâ var. Ama Beyoğlu sıralarına bu pastaneler açılmaya başlanıyor. İşte Nisuaz Pastanesi, Baylan Pastanesi, daha arka taraflara gidersek Petrograd Pastanesi gibi ya da Lebon, Markiz gibi pastaneler peşi sıra geliyor. Bunun yanında da aynı zamanda kökeni hemen hemen 1810'lu yıllara dayanan, Rusların Fransa işgali ile başlayan bir süreç vardır. Rusların orada söyledikleri hızlı, çabuk anlamına gelen "buystra" sözü var. O bistroya dönüşüyor. Bistrolar açılmaya başlıyor. Klasik o anlayıştaki meyhane yerini biraz daha restorana bırakıyor. Turkuaz gibi, Garden Bar gibi mekânlar peş peşe patlıyor. İşte İstanbul'un bir geleneği olan Maksim Gazinosu çıkacak daha sonra.
Tepebaşı Bahçesi'nde bulunan Garden Bar, 1930'lar
Ama pastaneler de bu sıraya dizilmeye başladıktan sonra, bu bölgede ağırlıklı Levanten aileler olmuş olsa da, daha sonra bu anlayış Osmanlı'nın son yüzyıllarındaki entelektüel sınıfına geçiyor. Ahmet Rasim bunlardan biridir. Tek tek her yere girip çıkar ve yazar. Sermet Muhtar Alus, Said Naum Duhani... Kötü bakanlar da var Beyoğlu'na. Seyyahların "kötü bir Paris, çakma bir Paris" yaftası var. Ancak onun dışında burada bulunan bazı Osmanlı yazarları, Yakup Kadri mesela pek sevmiyor. Ziya Paşa Zafername'yi Lebon masalarında yazıyor mesela, ara ara da kalkıp bağırdığı söylenir. Bu entelijansiya ister istemez toparlanıyor burada. Çünkü Batı tandanslı bir anlayışın yanı sıra aynı zamanda radikal fikirlerin de doğduğu bir yer burası. Bu yüzden yabancı dergileri okuyabiliyorsunuz bir yere gittiğiniz zaman. Tercih edilmesinin ana kökenlerinden biri oluyor ve bu entelijansiyanın devamını da Osmanlı'nın son yüzyıllarındaki bu karakterler canlandırıyor. Servet-i Fünuncular da bunlara dahil. İlerleyiş bu şekilde oluyor açıkçası.
1940 yılında Avedis Ohanyan Çakır tarafından satın alınarak el Markiz Pastanesi'ne dönüştürülen Lebon Pastanesi'nin içi
- Şimdi içinde bulunduğumuz mekân Urban da 1940'lı yıllardan bu yana hep bir kafe, bar, gazino olarak işlemiş. Bize biraz bu mekânın hikâyesini, dönüşümünü anlatır mısın?
Urban 1995 yılında açılıyor ama ondan önce burada Leylâ Erbil'in kitabında geçtiği gibi Trianon Çayevi, Trianon Pastanesi olarak aktarılıyor burası. Onun yanı sıra burası bir Rum işletmesi olarak kuruluyor. Müslüman-Rum ortaklığı üzerinden kuruluyor Trianon Pastanesi. Tomris Uyar'ın buraya geldiğini, Sait Faik'in geldiğini biliyoruz. Sait Faik'in bazen çok hızlı kalktığı aktarılır genellikle. Çünkü çok kısa bir süre burada vakit geçirecek. Ya Krepen'e, ya Çiçek Pasajı'na ya da diğer bölgelere gidip başka bir hikâyede devam edecek.
Rejans Lokantası'nda sahne alan ve Beyaz Ruslardan oluşan Balalaika Orkestrası, 1920'ler
Trianon Pastanesi'nin o zamanki hâlinde bir de çalıştırdıkları karakterlerin çoğu Beyaz Rus oluyor. Onların etkisi İstanbul'da çok yaygın. 1917 Ekim Devrimi'yle geldikten sonra yalnız gelen bu sınıfın aristokrat bir sınıf olduğunu unutmamak gerekiyor. Parasız oldukları için de her yerde çalışacaklar. Rejans gibi, Turkuaz gibi restoranlarda garsonluk, İstanbul plajlarında yine çalışmaya başlıyorlar. Otel lobilerinde çalışmaya başlayacaklar. O yüzden o ilk döneminde Beyaz Rusların da yoğun çalıştığı, dantelli örtülerin olduğu bir pastane burası. Literatürde ince noktalar genelde böyle aktarılıyor.
Dönemin Cumhurbaşkanı Celal Bayar 6-7 Eylül sonrası İstiklal Caddesi'nde
Trianon'dan sonra 6-7 Eylül olayları gerçekten sadece Trianon'u değil tüm Beyoğlu'nu, hatta İstanbul'un büyük bir kısmında bir erozyon yaratıyor şüphesiz ki. Bir kültürel erozyon yaratıyor. Mekânlara saldırılar gerçekleşiyor. Onlardan birisi de burası oluyor ve kapatıyorlar. Bazı kaynaklarda Atina'ya gittiklerini söyleseler de ailenin şu an devam eden fertleriyle aslında onların gitmediğini, hâlâ İstanbul'da olduğunu ve sadece Trianon'u kapattıklarını biliyoruz. Trianon'dan sonra sadece Trianon değil, Beyoğlu'ndaki dönüşümleri biraz Jacques Desouches'un (Jacques Hoca) söylemiyle anlatayım burayı. Çok güzel anlatır Jacques Hoca; "1970'lerle birlikte hikâye biraz çiğköfteye, kebaba kaydı" diye anlatır. Tabii gelen göçlerin etkisi de var. 60'larla birlikte gazinolar çağı başlıyor tüm Türkiye'de. O gazinolar çağını bitirecek hikâye de televizyonun icadı olacak. Çünkü gazino artık eve dönmüş oluyor. Ve gazinolar çağında burası Rivayet isimli bir gazino ya da pavyon eşdeğeri olarak işliyor. Aslında Urban'ın iç kısmına girdiğiniz zaman göreceğiniz bazı odalarda zamanın Beyoğlu'nda 60'larda müzikhol tarzı küçük alanlarda konserler veriliyor. O da payını buradan alıyor ve Rivayet pavyonunda o gün Türkiye'de 'Sanat Güneşi' olarak adlandırdığımız Zeki Müren konser veriyor. Tabii çıktıktan sonra burada bir aşığı tarafından saldırıya uğruyor, yaralanıyor. O evreden sonra tekrar bir kapanış söz konusu. Küçük bir depo oluyor. İstiklal'in paralelinde, hemen arka cephesinde olduğu için depo kullanımına gayet uygun değerlendiriliyor. Bir dönem yoğurt imalathanesi oluyor burası. Daha sonra kahvehane. Kahvehaneden de geçişi biraz daha yumuşak olmuş. Ben buraya bir bistro diyorum aslında. Çünkü çalışma alanı olarak Urban'ın ana yapısı böyle. Sadece bir pub kültürü değil. Aynı zamanda birçok kahve çeşidinin olduğu, günlük tabldot menünün çıktığı bir yer oluyor ve çevrede bulunan birçok insan gelip burada yemek yiyor. Bu tür bir alana dönüştüğü için de hâlâ varlığını koruyor. 1995'te açılıyor. Zamanında bir sergi gerçekleşiyor Leylâ Erbil'in yazdığı öykü üzerinden.
30 Aralık 1994'te Taksim'de The Marmara Otel'inin girişinde yer alan Opera Pastanesi'ne bırakılan bombanın patlaması sonucu ağır yaralanarak, 58 yaşında hayatını kaybeden şair, yazar ve düşünür Onat Kutlar
95'le birlikte tabii Beyoğlu'nda özellikle Onat Kutlar'ın -saygıyla anıyorum onu, çok da sevdiğim bir karakterdir- başlattığı bir hikâye vardı 90'larda. O zamanlar Beyoğlu sinemaları ağırlıklı olarak seks furyası filmleri gösteriyor ve entelijansiyanın rahatsız olduğu bir durum var. Onat Hoca bunu değiştirme kararı alıyor ve günümüzdeki, şu an kapalı olan Alkazar Sineması'nı kiralayarak sanat filmleri göstermeye başlıyor. 90'larla birlikte, zaten hiçbir zaman değer kaybetmeyen Beyoğlu'ndaki birçok mekân tekrardan dolmaya başlıyor. Urban da bunlardan biri. Ağır ağır bir şekilde yavaş yavaş ilerliyor. Şu an hâlâ günümüzde bu entelijansiyayı kendi hâlinde çeken bir formata sahip.
- Kentin entelektüelleri neden İstiklal Caddesi'nin ana vitrini değil de arada kalan Kartal Sokak gibi ya da Urban'ın muadili olan yerleri tercih ediyor? Sence bunun bir sebebi olabilir mi?
Cadde aslında çok kalabalıklaşmaya başlıyor. Ama bunun öncesine gitmekte fayda var. Zamanının yazar ve edebiyatçılarının çoğu Tokatlıyan Otel'in içerisindeki Splendid isimli kafede oturuyorlar. Lebon ve Markiz'de oturuyorlar. Nisuaz'da oturuyorlar, Petrograd'da oturuyorlar. Onların kitaplarını az çok okumuş birisi olarak söylüyorum bunu; Fikret Adil yine bahseder, Sait Faik başka bir şekilde bahseder. Şunu fark ettim: Pastanenin arkasındaki o dev camların arkasında oturup saatlerce tek bir çayla vakit geçiriyorlar. Geçim sıkıntıları olan insanlar bunlar tabii ki. Ve caddedeki o kalabalıktan yararlanabiliyorlar. İstanbul'a gelen bütün seyyahlar, "Galata Köprüsü ve Kapalıçarşı benim için velinimettir" der. Zamanın edebiyatçıları ve yazarları için de Beyoğlu'ndaki bu kafeler caddenin velinimetinden yararlanıyordu. Çünkü her cinsiyetten insan var, her yaştan insan var, her milletten insan var. Hiçbir şey yapmalarına gerek kalmıyor. Sadece uzun uzun oturup bakıyorlar. Caddeden geçenlerin üzerine yazıyorlar. Fikret Adil kitabına böyle başlıyor mesela. Petrograd'da otururken, "Bir iki kadın taksiden indi, ben de peşinden gittim" gibi başlar.
Döneminde Pera Palas'tan sonra İstanbul'un en büyük ve Avrupa standartlarındaki en lüks otellerinden biri olarak kabul edilen Tokatlıyan Oteli
İstiklal Caddesi zaman içerisinde büyük bir dönüşüm geçiriyor. Araçlıydı cadde tamamen, araç kaldırılıyor, yayaya dönüştürülüyor. Yayaya dönüştürülmesi bazı araştırmacılar için gerçekten sıkıntılı olduğu aktarılır. Ama o peşi sıra kafelerini kaybediyor. Çünkü cadde artık dönüşüm itibarıyla bir kafenin kirasını verebilecek güçte bir format sunmuyor. Büyük markalar almış durumda. Telefon şirketleri, birden çok franchise yapan yemek yerleri ya da giyim mağazaları peş peşe. Üç dört farklı dükkanda aynı markanın ismini görebiliyoruz. İster istemez arka bölgelere yavaş yavaş kaymalar başlıyor. Özellikle günümüzde Galatasaray Lisesi ile Tünel Meydanı arasındaki birçok yer biraz daha sıkışmış durumda. Bu yüzden arka taraflar tercih ediliyor. Artık İstanbul çok yokuşlu bir yer olduğu için kültürel anlamda şehir sizi yürütmez aslında, zorlar. Ama siz deneyerek yapmaya devam ederseniz bu ara bölgelere de saptığınızda görüyorsunuz. Birinci etkeni bu, ikincisi de asıl tamamen gürültü. Bu bölgede Urban'ın bulunduğu sokağa araba girmiyor mesela. Çok büyük bir avantaja dönüşebiliyor. O yüzden insanlar işletme ve müşteri olarak caddeden ziyade ana yapı olarak bu tarafı daha sakin ve sessiz buluyor.
İstiklal Caddesi, 1985
- Ben Urban’ın müdavimiyim. Haftada herhâlde üç defa falan geliyorumdur ya da bazen günde iki kere geliyorumdur. Bir mekâna giden kişiyi sence sıradan bir müşteri olmaktan çıkarıp müdavim yapan, o masaya hatta burada masam bile vardır, o masa boş değilse içten içe bir burulurum "keşke dolu olmasaydı da oturabilseydim" diye. Oraya bağlayan nedir bir müşteriyi?
Ben 2008-2009'da geldim Urban'a ilk. Bak kötü hissettirdi şu an, 18 yıla yakın olmuş gerçekten ilk geldiğim zaman. Set üstünde bir fotoğrafım var. Ben genelde orada oturuyorum. Ama bu sene yazlık kışlık diye ayırıyorum. Güneşe göre oturuyorum artık. İç kısımda oturduğumda yazın artık diğer tarafta oturuyorum ama genelde bu set üstü olarak geçen kısımda vakit geçiriyorum daha çok.
Ayıran nokta aslında iyi hissetmeniz. Başka hiçbir şey söyleyemem buna. Rahat hissetmeniz. Oturma biçimi çok enteresan. Biz Akdenizliyiz ve hepimiz sokakta vakit geçiren insanlarız. Ömrümüz sokakta geçtiği için de oturma biçimimiz bile psikolojik anlamda yorumlanabiliyor. Elias Canetti Kitle ve İktidar kitabında bunu çok iyi anlatır. İktidarın oturma biçimini anlatır ama onun dışında da insanın neden bazen uyurken ya da herhangi bir anda daha da kendi içine çekilip cenin pozisyonuna girme hâlini anlatır. O biraz daha ruhumuzun sıkıştığı zamanları ifade eder. Ama evlerde otururken de anneannelerimiz, dedelerimiz hep aynı koltukta oturmayı tercih eder. Bir mekânda bunu gerçekleştirmek, ben sanırım orada daha rahat ediyorum. Çok açık bir şekilde daha rahat ettiğim için orayı tercih ediyorum.
Beyoğlu Kartal Sokak'ta yer alan Urban Cafe, 2026
Bir de nedenlerinden birisi, müdavim "devam eden" anlamına geliyor Arapça bir kelime. Bu kadar devam etmemin nedeni de rahat hissetmem dışında buradaki insanlarla, kim çalışıyorsa onlarla bir ilişki içerisine de girebiliyoruz. Çünkü gündelik yaşamımı biliyorlar. Ben onların hayatlarını biliyorum. Çok değil, iki yıl önce mesela burada Yunus çalışıyordu. Ben kısmi olarak dersler verdiğim için mitoloji sınavında zorlandığında yardım ettim mesela, kitap falan verdim. Değiş tokuş yapabiliyoruz, gündelik yaşamdaki o sıkıntımızı birbirimize yansıtabiliyoruz. O yüzden bir diğer evresi bu olabiliyor, çeken evresi oluyor. Çünkü insanın İstanbul gibi büyük ve kozmopolit bir şehirde kendini rahat hissetmesi baştan aşağı rahatlatıcı bir evre. Benim bir de özel bir nedenim var; ben sessizlikte çalışamıyorum. İmkânı yok, çalışamıyorum. Çocukluğumdan beri öyleydi. O yüzden daha gürültülü bir yeri tercih ediyorum. Gürültünün de daha az olduğu bir yer. O yüzden burası oluyor. Geçen sene bir kitap çıkardım. İki yüz küsur sayfalık bir kitabın çoğunu burada, Urban'da yazdım. Gerçekten öyle ama şeyi düşündüm; 2008'den beri geliyorsam ben Urban'a herhâlde bir ev parası bırakmışımdır.
Fırat Şenol, Beyoğlu Olmasaydı, Masa Kitap, 2025
- Bu projeye başlamadan önce yaklaşık iki aydır ben birçok sanat tarihçisi, gazeteci, eski fotoğrafçılarla konuşuyorum. Herkesin ortaklaştığı bir nokta var: "O eski Beyoğlu öldü. O eski Beyoğlu bitti. O eski Beyoğlu yok." Burada şunu sormak istiyorum: Beyoğlu'nun o yüzyıllık entelektüel hafızası ve müdavim kültürü neden yerini koruyamayıp da büyük bir kopuşla Kadıköy'e kaydı ya da kaydı mı?
Ben "bitti" inancında değilim. İnsan İstanbul'da çoğu yeri özlemiyor ama Beyoğlu'nu özlüyor. Bir şehir dışına çıkıp geldiğiniz zaman "bir İstiklal'de yürüyeyim" hâline dönüşüyor insanlar. Ben bitti inancında değilim açıkçası. Çevremde de bunu çok iyi deneyimliyorum. Ama şöyle bir gerçek var: Beyoğlu ne olursa olsun tarihsel sürecinden itibaren her iktidarın kendi fikrini gösterdiği bir meydana dönüşüyor. Bu süreçte de birçok hikâyede insanların gitme nedenlerinden bir tanesi işletmeler. Masa sandalye yasaklarının gelmesiyle taşındılar. Belli taşkınlıklar da oldu. Bu da bir doğrudur. Ama bu hep vardı bu arada, taşkınlık hep vardı. Güzelleme yapamıyorum Beyoğlu'yla alakalı. Benim için güzelleme zaten her şeyin olması. Suç da burada işleniyor, mutluluk da burada yaşanıyor.
1961 yılında kaldırılan tramvay, 29 Ocak 1990 tarihinde Taksim – Tünel güzergâhında yeniden hizmete girdi
O yüzden ben gittiği inancında değilim ama evet, bir evresi var. Çünkü var olan sistemde insanların kira artışlarının yüksek olması gibi durumlar, Avrupalı turistin yoğunluklu olarak artık biraz Türkiye'den ne yazık ki elini çekmesi, buradaki birçok eğlence anlayışını daha farklı bir anlayışla gösteren Kadıköy'ün tercih edilmesine yol açtı. İnsanların, burada yaşayan insanların da genelde o bölgeye taşındığını görebiliyorum. Kadıköy olmasa da Kadıköy'e bağlı olan Göztepe, Üsküdar, Erenköy gibi lokasyonlar daha sessiz sakin olduğu için tercih ediliyor. Beyoğlu'nda aile yaşamaz kolay kolay. Ağırlıklı hep genç nüfusun ve bekar nüfusun yaşadığı biliniyor. Bu nüfus da aslında o zaman itibarıyla yer değiştirmeye hazır hâlde. Bu yüzden Kadıköy'e gitti ama ben entelektüel kesimin, sadece entelektüel kesimden de bahsetmiyorum, diğer anlamda da hâlâ bütün damarının burada attığı inancındayım. Bir festival düzenlendiği zaman Beyoğlu tercih ediliyor; sinema festivallerinden tiyatro festivallerine kadar. Çünkü İstanbul'daki herhangi bir semt gibi değil. Bakış açınızı görebiliyorsunuz. Kadıköy'de çok güzel yapılar var evet ama ne yazık ki işletmecilerin ya da dar sokaklardan kaynaklı yapıyı göremiyorsunuz. Ama burada 19. yüzyıldan kalma sağlı sollu birçok apartman ve binanın mimarisini inceleyebiliyorsunuz. Yapıyı görebiliyorsunuz. Müşfik Kenter'in son zamanlarda çok fazla dönen bir sözü var bir filmden, "Beyoğlu'nun insanı bir yere gitmedi, çoğu vefat edip gitti" gibi bir şey söylüyor.
12. İstanbul Alışveriş Caddeleri Raporu'na göre, İstiklal Caddesi'ni ziyaret edenlerin sayısı 2025'te 107 milyonla rekor kırdı
Evet, bir işletmenin kaydığı inancındayım ama bu kadar da rahat ettirebilecek bir içgüdüye sahip değil. Çünkü daha keskin bir genç nüfusun olduğu biliniyor Kadıköy'de. Ama gelin görün ki şu an belediyenin açtığı Müze Gazhane ve Alan Kadıköy dışında bir tane sanat merkezi yok Kadıköy'de mesela. Bir galeri yok Kadıköy'de, bir müze yok bu kadar genç nüfusa rağmen. Sadece bir tüketim evresiyse evet orası tercih ediliyor. Ama burada özel galerilerden müzelere, kitapevlerine kadar birçok alan hâlâ işleyişini koruyor. Demek ki bu kimsenin bir yere gitmediğini de gösteriyor diye düşünüyorum.
İstiklal Caddesi üzerinde yer alan Saint Antuan Kilisesi'nin temeli, 23 Ağustos 1906 tarihinde atıldı, inşaatı 1912 yılında tamamlanarak 15 Şubat 1912'de ibadete açıldı
- İstiklal'de ve paralelindeki caddelerde yürüdüğümüzde 19. yüzyıldan günümüze kadar bütün mimariyi görebiliyoruz. Binalar kalmış ama maalesef mekânlar kalmamış. Avrupa'ya gittiğimizde, özellikle İngiltere'de falan yüz yıllık, beş yüz yıllık mekânlar hâlâ ayakta. Tabii ki İstiklal'de de var; Pano Şarapevi var, Panter Kırtasiye var, Hacıbekir var. O birkaç yeri istisna tutarak soruyorum. Neden ayakta kalamıyor bu mekânlar?
Birincisi aslında tamamen ekonomik sistem diyebilirim. İkincisi ise kozmopolit bir şehir dediğim gibi burası. Birkaç marka, evet benim de aklıma gelince sayıyorum böyle, yüz yıllık hikâye çıkartabiliyorlar ama bazı yerler, özellikle eğlence merkezli anlayışla söylüyorum bunu, ne yazık ki kötü anılarımız da var geçmişte. Barışık olmamız lazım. Benim hiç yüzüm yerde değil, tam tersine barıştığım için iyi hissediyorum kendimi ama bir Varlık Vergisi gerçeği var. Bir 6-7 Eylül Pogromu var. Bu tür durumlar bir işletmenin o dönemlerde önünü kesen bir hikâye oldu. 1955 sonrası tamamen değişti. Biz şimdi İstanbul'da deyimlere bile giren bir şehiriz, "taşı toprağı altın" ifadesi bile var. Doğudan ya da batıdan birçok insanın gelip de... Ben de göçle birlikte İstanbul'a gelen öyle bir aileden geliyorum. O gelen kişi sadece kendi bedenini değil, kültürünü de getiriyor ister istemez. Bu sefer faaliyet el değiştiriyor ve yeni bir kesim gelip o iş yerini devam ettirmek yerine kendi eğlence anlayışını sunmayı daha çok tercih ediyor. Bu bölgedeki insanların Kadıköy'e kaymaktan bahsediyoruz mesela; bu buradan kayınca yine faaliyeti azalıyor. Çok eskiden beri var olan mekânların devamı mesela Boğaz'a gidiyor ya da Kadıköy taraflarına gidiyor. Hem bu bölgenin bir el değiştirmesi hem yaşanılan siyasi, sosyal ve ekonomik durumlar bunun önünü tıkayabiliyor. Sirkülasyonu hâlâ net olan bir yer olduğu için ne yaparsanız yapın o dengeyi koruyabiliyorsunuz. İşletme çok zor bir şey. Giyim markası gibi bir şey değil bu. Onu oraya koyarsınız ve beklersiniz, bozulmaz. Onun da kendi zorluğu vardır ama bir yerde yemek üretip bunu sunmak her şeye dikkat etmenizi gerektirir. Çünkü insan sağlığına direkt dokunmanız gerekiyor. Uzamamasının nedeni biraz da bu; bir marka değeri görüp de korunamama hâli oluyor.
Au Lion D'Or mağazası, 1930'larda yabancı dildeki tabelalar yasaklanınca tabelasını Oliondor yaptı ancak mağaza halk arasında Lion diye biliniyordu
Çok güzel bir örnek vereyim: 1920'lerden 30'ların sonlarına kadar büyük sükse gören bir hikâye başlıyor. Devlet, "vitrinini güzel yaparsa vitrin yarışmalarına sokulacak, kazanırsa bir yıllık vergisi alınmayacak" gibi bir destekleyici program başlatıyor. Üst üste Lion giyim markası kazanıyor bunu İstiklal Caddesi'nde. Vitrini çok iyi düzenliyorlar. Bunun devamında sanat tasarım bölümünün üniversitelerde artışını da görebiliyoruz. Ana hikâyenin arkasında ben biraz bunu görebiliyorum. Bir yandan desteklenmesi de gerekiyor çünkü bu şekilde. Bugün çok kötü bir hâle giren yerler de var Narmanlı Han gibi mesela. Kötü bir restorasyon, peşi sıra işleyişi. Ben "açılmasın" demiyorum, evet Narmanlı faaliyete geçebilseydi ama böyle bir restorasyonla ve böyle bir işletme sistemiyle olmasaydı daha iyi olabilirdi diye düşünüyorum naçizane. Birçok müze tekrar geri geldi. En büyük müze faaliyetlerini burada bankalar açmaya başladı. Birkaç marka tekrardan faaliyete geçmeye başladı. Kitapçılar ufak ufak artmaya başlıyor tekrardan. Bu da işleyişi koruyor.
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN
|


