Sanatçı Dilan Cudi Saruhan: Cezaevinden sonra içerisi ve dışarısı kavramının çok keskin olmadığını gördüm

Sanatçı Dilan Cudi Saruhan: Cezaevinden sonra içerisi ve dışarısı kavramının çok keskin olmadığını gördüm

Multidisipliner sanatçı Saruhan, cezaevinde olduğu süreçte sanat pratiğini nasıl yeniden şekillendirmek zorunda kaldığını anlattı: Yatak çarşafı, yaprak, saç telleri üretimimin parçası oldu.

Sanatçı Dilan Cudi Saruhan: Cezaevinden sonra içerisi ve dışarısı kavramının çok keskin olmadığını gördüm
Dilan Cudi Saruhan

7 yıllık cezaevi sürecinin ardından üretimine ara vermeden devam eden multidisipliner sanatçı Dilan Cudi Saruhan'ın ilk solo sergisi "Bir İhtimal Gökyüzü", 21 Kasım'a kadar Tütün Deposu'nda sanatseverlerle buluşuyor. Cezaevi öncesi, sırası ve sonrasındaki üretimleri bir diyalog halinde bir araya getiren sergi; mekânın insanı biçimlendirme gücüne, kısıtlı koşullarda sanatın direniş potansiyeline ve sınırların görünmezliğine odaklanıyor. Sergide geleneksel sanat malzemelerinin yerini alan saç telleri, kurumuş yapraklar, yatak çarşafları ve mendiller, toplumsal bir silinmeye ve unutulmaya karşı örülen güçlü bir hafıza kaydına dönüşüyor.

Sanatçı Dilan Cudi Saruhan; cezaevi duvarları arasında mekânla kurduğu yeni ilişkiyi, yoksunluk içinde gündelik nesneleri sanat diline nasıl entegre ettiğini, tahliyesine rağmen devam eden kısıtlamalarla birlikte silikleşen "içerisi" ve "dışarısı" kavramlarını ve "henüz var olmayan bir gökyüzü ihtimali"nin sanatsal pratiğindeki yerini T24'e anlattı.

- 7 yıllık cezaevi sürecinin ardından eserlerinle ilk solo serginle, üstelik Tütün Deposu gibi hafızası olan bir mekânda izleyici karşısına çıkmak sana ne hissettiriyor?

Aslında bu benim için çok yoğun bir duygu. Uzun bir zamandan sonra işlerimi dışarıya çıkarmak ve onlarla beraber yer almak benim için yoğunluklu bir duygu. Çünkü bu sergide sadece cezaevi dönemi yok; öncesi var, sonrası var ve cezaevi dönemi var. Ve bu üçü de birbiriyle bir diyalog halinde.

Üçünün bir arada olması ve Tütün Deposu gibi hafızası olan, yıllarını bu noktada çeşitli sergilere vermiş bir yerde olması benim için oldukça kıymetli, yoğunluklu bir duygu. Duygusal anlamda; sevinç, biraz hüzün, mutluluk iç içe olan bir yerde.

- Cezaevi süreci, mekân algını ve sanat pratiğini nasıl dönüştürdü?

Cezaevinden önce ben mekânı biraz daha fiziksel özellikleriyle ele alıyordum. Toplumsal meseleleri, konuları biraz daha bu fiziksel açılardan değerlendirerek ele alırken cezaevine girdikten sonra tabii ki içeride olmanın vermiş olduğu o duyguyla duvar, kapı, tel örgü, gökyüzü, koridor, mazgal... Bunların hepsi biraz değişti tabii ki de. Daha kapsamlı bir yere geçti, daha farklı bir bakış açısıyla yer almaya çalıştı.

Bu sefer mekânın kendisiyle hemhâl olmaya başlıyor insan. Benimki de biraz bu noktadaydı. Cezaevi bu noktada benim pratiğimi kısıtlayan bir yerde olmadı. Cezaevinde malzemeye yaklaşımım değişti. Malzemenin anlamını sorgulayan, kimliğini sorgulayan bir yere evrildi. En azından bunu söyleyebilirim. Daha çok malzemenin taşıdığı anlamla ilgilenmeye çalıştım. Gündelik bir nesneyi ne kadar farklı kullanabilirim, nasıl bir şekilde işlerimin içerisinde idame ettirebilirim diye düşündüm aslında. Öyle söyleyebilirim.

Dilan Cudi Saruhan

- Geleneksel malzemelerden yoksun kalmak; saç teli, yaprak ve mendil gibi gündelik nesneleri sanat diline nasıl entegre etti?

Tabii dediğin gibi, cezaevinde sanat malzemesine ulaşmak çok çok sınırlı. Hatta neredeyse yok denebilecek noktada. Tabii ama hayat bir şekilde sana malzemesini sunuyor, malzemesiz bırakmıyor seni. Örnek veriyorum; etrafımızda bulunan, çok sıradan yatak çarşafı, az önce bahsettiğin yaprak, saç telleri, makyaj malzemeleri, salça kutusu kapakları gibi envaiçeşit obje orada aslında üretimin bir parçası hâline gelebiliyor.

İşte tam da bu noktada, malzemenin gündelik anlamını sorgulayan bir yerden yaklaştım. Bunlar benim için zamanla sadece nesne olmadı. Nesne olmaktan da çıkıp bir anıyı, bir duyguyu, bir fikri, düşünceyi nasıl bunlara aktarabilirim ya da bunlar bunun taşıyıcısı olabilir mi, bunu biraz düşündüm. Ve bu noktada aslında zaten araştırmam, çalışmalarım bu noktaya evrildi.

Sergide yer alan bir mendilimin üzerinde yazan "beni unutma" kelimesi aslında belki insanlar için çok sıradan bir cümle gibi görülebilir ama bir anıyı, bir hafızayı, bir mekânı kalıcı kayıt altına almak için, o belleği kayıt altına almak için yazıldığında çok daha başka bir anlama dönüşüyor. Mesela ben onu kendi yatak çarşafıma yapmıştım. Artık orada yatak çarşafı bir yatak çarşafı olmuyor, bunun taşıyıcı elemanı oluyor. O yüzden sanat diline bunları entegre ederken zamanla nesnenin kimliği değişebiliyor orada. Kılığı değişebiliyor aslında, kılık değiştiriyor.

- Sergide cezaevi öncesinde, içerideyken ve çıktıktan sonra ürettiğin eserler bir arada. Bu üç dönem yan yana geldiğinde sanatındaki değişimi nasıl yansıtıyor?

Ben cezaevindeki üretimlerimi o üç dönem içerisinde sınıflandırdım. Bu üç dönemi birbirinden de kopuk görmüyorum açıkçası. Birbirlerinin devamı gibiler, böyle söyleyebilirim. Ama elbette aralarında da önemli farklar var. Bu da önemli bir yerde.

Cezaevi öncesinde daha çok dışarıdaki dünyayı, olayları, beden, toplumsal meseleler, hikâyeler üzerinden bakarken içeride mekân, zaman, hafıza, gözetim, özgürlük kavramları daha fazla öne çıktı. Bunu en azından söyleyebilirim. Çıktıktan sonra da bunlara başka bir mesafeden bakmaya da başladım. Çünkü artık sadece içeride yaşananı anlatmak değil, dışarıda olup da dışarıyı ve içeridekini anlatabilme meselesi de vardı.

Ama artık içeriği anlatmak istemiyorum. Artık dışarıdayım, özgürüm ama özgürlüğü artık nereden anlatabiliriz? Bunu konuşmak istiyorum. İçeriyle dışarının birbiri arasındaki ilişkiyi sorguladığım bir yerdeyim. Bunu söyleyebilirim. Benim için önemli olan bu üç farklı dönemi birbiriyle diyalog hâlinde kurmam diyebilirim.

- Tahliye olmana rağmen kısıtlamaların sürüyor. Senin için "içerisi" ve "dışarısı" kavramları bugün ne ifade ediyor?

Cezaevinden çıktıktan sonra aslında içerisi ve dışarısı kavramının böyle çok keskin olmadığını gördüm. Çünkü cezaevi içerisinde duvarlar çok görünür, doğru. Ama dışarıda ise bazı sınırlar görünmez hâle getiriliyor. Mesela seyahat edememek, bazı yerlere gidememek, sürekli devam eden bir hukuki süreç... Bunlar dışarıda olsanız bile hareket etme kabiliyetinizi kısıtlayan bir yerde. Bu yüzden benim için içerisi ve dışarısı artık sadece fiziksel mekânlar değil. Bir insanın ne kadar hareket ettiği, ne kadar söz söyleyebildiği ve kendi hayatı üzerinde ne kadar karar verebildiğiyle ilgili bir yerde artık içerisi ve dışarısı.

- Üretmek senin için sadece estetik bir yaratım mı, yoksa yaşananları tarihe kazıyarak sistemsel bir silinmeye-unutulmaya karşı açtığın bir savaş mı?

Ben üretimi yalnızca estetik bir mesele olarak görmüyorum ama sanatımı da sadece yaşadıklarımın bir kayıt altına alınması belgesi olarak da görmüyorum, böyle söyleyeyim. Sanat evet, benim için yaşadığım şeyleri düşünmenin, dönüştürmenin bir yeri, bir noktası. Bazen bir deneyimi doğrudan anlatmak da olabiliyor ama bazen bir deneyimi doğrudan anlatmaktan ziyade bunu estetik bir... Sanatsal estetik ya da klişeleştirmeden, pornografik hâle getirmeden nasıl dönüştürülebilir diye düşünebiliyorum tabii. Bunu dönüştürmek de tabii ki imgeyi, mekânı, düşünceyi daha güçlü kılıyor. Buna inanıyorum.

Evet, şöyle de söyleyebilirim: Hafızaya karşı da kendimi sorumluluk altında hissediyorum. Bazı şeyleri kayıt altına alma, hafızalaştırma... Benim için savaştan çok, unutmaya karşı bir alan açmak gibi bir yerde. Öyle söyleyebilirim.

- Serginin isminden yola çıkarsak; "henüz var olmayan bir gökyüzü ihtimali" bundan sonraki üretimlerin için ne anlama geliyor?

"Bir İhtimal Gökyüzü" sergisi, henüz var olmayan bir gökyüzünün ihtimalini konuşmak isteyen bir fikirden yola çıkıyor. Özgürlüğün hâlâ mümkün olabilecek bir düşünce, bir duygu olduğunu ifade etmek istiyor benim için. Gökyüzü herkesin baktığı bir şey ama ona erişmek başka bir yerde, başka bir mesele. Benim için önemli olan bu olasılıkları, ihtimalleri konuşmak.

Tabii ki şimdi bundan sonraki üretim süreçlerim de biraz bu referansla dolu. İhtimal kelimesini burada önemsiyorum. Olasılığı tırnak içine almak gerektiğini de düşünüyorum. Henüz gerçekleşmemiş bir şeylerin ihtimalini korumak, ona hizmet edebilmek, ona dair araştırma yapmak, çalışma yapmak benim çalışmalarıma da bir referans olacak.

- Sergi ne zamana kadar devam edecek ve sergi için önümüzdeki süreçte daha neler yapacaksın? Şu anda belli olan şeyler varsa onları da anlatır mısın?

Sergi 21 Kasım'a kadar Tütün Deposu'nda devam edecek. Daha sonra İzmir'e taşıyacağız. İzmir BAYETAV'da sergilenecek sergi.

Serginin üç ayaklı bir kamusal programı olacak. Biz burada başka türlü bir hayatın, başka türlü bir ilişkinin, başka türlü bir geleceğin mümkün olup olmadığını konuşmak istiyoruz. Bunu araştırmak istiyoruz. Ben de bu konu üzerine çalışmak istiyorum.

Dolayısıyla serginin birinci ayağında Barış Anneleri ve Cumartesi Anneleri ile yapmak istediğimiz bir kamusal program var. Duygusal emek üzerine konuşmak istiyoruz. Başka bir ayağında ise hafıza, bellek ve arşivleme sürecini konuşmak istiyoruz. Diğeri ise çok kıymetli yine hocalarımızla beraber serginin kavramsal çerçevesinin nereye oturduğu üzerine de ayrı bir konuşma yapmayı planlıyoruz. Bunlar söyleşi tadında olacak şeyler.

Daha sonra sergi bittikten sonra İzmir'e, ondan sonra Diyarbakır'a taşımayı planlıyoruz. Böyle aslında gezici bir sergi olacak, öyle söyleyebiliriz.

İlgili İçerikler