Almanya’da dün Mecklenburg-Vorpommern ve Berlin eyaletlerinde seçim vardı. Tahmini seçim sonuçları iki duyguyu birden yaşattı; karamsarlık ve umut. Berlin’de Sol Parti seçimden birinci çıkarken, Mecklenburg-Vorpommern’de aşırı sağcı Almanya için Alternatif Partisi AfD az farkla da olsa önde bitirdi. Bu, partinin seçimden birinci çıktığı üçüncü eyalet oldu. Aşırı sağ göçmen düşmanlığı ile seçim kazanırken, Sol Parti, Türkiye kökenli göçmen ve kadın bir siyasetçi Elif Eralp ile ipi göğüsledi. Eralp’in seçim sonuçları açıklandıktan sonra sarfettiği sözler son derece anlamlıydı. Eralp, “Şehrimizde sevgi ve adalet, nefrete karşı galip geldi ve bu mesaj tüm dünyaya yayılıyor" dedi. İnsanın hemen inanası geliyor. Ah keşke gözümün önüne yıllar önce Berlin’de izlediğim o oyunun sahneleri gelmese… Arturo Ui’nin önlenebilir yükselişi…
Arturo Ui yeniden sahnede
Berthol Brecht’in bu oyununu hem de onun tiyatrosu Berliner Ensemble’de izlemiştim. Brecht bu oyunda küçük bir gangster olan Arturo Ui’nin korku, şantaj ve propaganda yoluyla yükselişini anlatıyor. Bu yükseliş aslında Hitler’in iktidara gelişinin alegorisi. Oyun boyunca bir gangsterin hikayesini izlerken, Hitler faşizminin serpilip palazlandığına da tanık oluyorsunuz ve bu tüylerinizi diken diken ediyor. Yazar size kötülüğün önlenebilir olduğunu ama çoğu zaman insanların korkusu, çıkarcılığı ve suskunluğu sayesinde büyüdüğünü ardı ardına gösteriyor. Tiyatrodan çıktığınızda oyun çoktan bitti deyip derin bir nefes aldığınızı sanıyorsunuz ama yanılıyorsunuz. Arturo Ui, yani Adolf Hitler tiyatronun balkonundan seslenmeye devam ediyor. Ve siz faşizm bağırırken oradan hemen uzaklaşmak istiyorsunuz, sadece siz değil oyundan çıkan herkes ardına bakmadan adeta koşarak Potsdamer Platz’ın karanlık sokaklarında kayboluyor. Berlin’de aşırı sağcı AfD kazanmadı ama bu yeni bir Arturo Ui’nin yükselişini önleyebilecek mi bilemiyorum.
AfD’nin ne olduğu daha kurulduğunda belliydi
2013 yılında kurulan AfD, ilk kez 2014’te bir eyalet meclisine girmeyi başardı. Saksonya’yı, Brandenburg ve Thüringen eyaletleri takip etti. O tarihte oyları %10’lar civarındaydı. Kurulduğu yıllarda Euro krizi nedeniyle AB politikalarına karşı bir parti olarak tanımlanan AfD daha sonra özellikle göç, İslam karşıtlığı ve milliyetçi, aşırı sağ söylemlerle öne çıktı. AfD 2014’te de seçmenleri harekete geçiren bir partiydi bugün de öyle olmaya devam ediyor. AfD'yi bugün başarılı kılan konuları, talepleri ve aşırılığa olan eğilimi kurulduğu yıllarda da herkesin gözü önündeydi. Parti hiçbir zaman kendini yeniden inşaa etmek ya da stratejik veya ilkesel bir tartışma yürütmek zorunda kalmadı. 2014’te rüzgarı arkasına alan AfD, yine aynı rüzgarla bugün başarıdan başarıya koşuyor. Yıllarca AfD’nin bir Doğu Almanya partisi olduğu, kızgın Doğu Almanların Batı’yı reddetmek için AfD’ye oy verdiği ifade edildi. Sonra anlaşıldı ki, Doğu ya da Batı’dan geliyor olmak seçim sonuçlarını ancak etkileyebiliyor, belirleyici olmuyor. Nitekim bu yıl batı eyaletleri Rheinland-Pfalz ve Baden-Württemberg’de AfD oyların neredeyse %20’sini almayı başardı.
AfD’nin reçetesi güçlü bir ulus devlet
Bugüne kadar, siyasetçiler, siyaset bilimciler ya da gazeteciler AfD’nin başarısını analiz etmek için daha çok aşırı sağa oy veren seçmenin kökenine, yaşına, eğitim düzeyine ya da ne istediğine konsantre oldu. Partinin ne vaat ettiğini ikinci plana ittiler. Oysa AfD seçmenine “Ülkemizi geri alacağız” ve “Tekrar güçlü olmak istiyoruz” diyordu. Bir başka deyişle zayıflık, çaresizlik, başkalarının insafına kalmışlık hissine başvuruyordu. Son 13 yılda Almanya göç, pandemi, Ukrayna savaşı, enerji veya iklim gibi çok sayıda krize maruz kaldı. AfD’nin bütün bu krizlerden çıkmak için önerdiği reçete “ulus devleti” güçlendirmek, egemenliğin galip gelmesi. AfD ayrıca seçmenlerini sosyal medya, iyimserlik ve şu duyguyla mobilize ediyor: Sen önemlisin. Almanlara karşı göçmenler, Doğululara karşı Batılılar gibi kutuplaştırma stratejisi de epey işe yarıyor. Ve en önemlisi, merkezdeki partiler hala AfD’yi durdurabilmenin bir yolunu bulamadılar. Herkesin AfD’ye karşı olması da dikkatleri bu partiye çekerek büyümesine neden oluyor. Bütün partiler AfD ile işbirliği yapmayacaklarına dair sözlerini tutabilirse aşırı sağcılar belki hiçbir eyalette iktidara gelmeyecek ama parlamentolarda düşünülenden çok daha fazla etkili olabilecekler.
Protestolar zayıf ve geç kalındı
AfD’nin Saksonya Anhalt eyaletinde iki hafta önceki başarısından sonra toplumun da aşırı sağın yükselişine karşı beklenenden daha cılız ses çıkardığına tanıklık ettik. Evet, çok sayıda şehirde halk sokağa çıktı ama biz nasyonal sosyalizmi yaşamış ve bununla yüzleşmiş olduğunu iddia eden bir ülkede milyonların harekete geçmesini beklerken protestocuların sayısı şehirlerde onbinleri, binleri geçmedi. Bazı eyaletlerde iç istihbarat tarafından resmen aşırı sağcı olarak sınıflandırılan AfD’ye karşı, kuruluşundan bu yana, 2024’teki hariç öyle çok ses getiren bir protestoya rastlamadık. Benim gibi protestoların yeterli olmadığı gibi geç kalındığını düşünenlerin sayısı hiç de az değil. Hatta bazı biliminsanları haklı olarak şu soruya yanıt arıyorlar: Acaba Almanya toplumunun bir kısmı Aydınlanma’nın normatif fikilerinden uzaklaşıyor mu? Eğer böyleyse, aşırı sağ dalgasını anlık bir heves olarak nitelendirmekten ziyade Alman tarihinin ve zihniyetinin kökenine inmek gerekiyor.
Sıra demokrasiyi kurtarmakta
Ünlü Alman yazar Thomas Mann, Alman toplumunun özgürlük arayışına hep şüpheyle yaklaşmıştı. Hatta bir konuşmasında Mann, Almanya’da başarı ile sonuçlanan hiçbir devrim yaşanmadığına dikkat çekerek, milliyetçiliğin diğer ülkelerdekinin aksine özgürlükle uyum içinde ele alınmadığını ileri sürmüştü. Thomas Mann’a göre Alman milliyetçiliği dar kafalı bir burjuva zihniyetini yansıtıyordu. Tarihçi Heinrich August Winkler'in tespitine göre; Hitler'in başarısı "nihayetinde, Almanya'nın Aydınlanma'nın normatif fikirlerini yalnızca kısmen benimsemiş olmasından" kaynaklanıyordu. 1945’ten sonra bu durum beklenenden çok daha yavaş değişti. Alman Anayasası’na göre gerçek demokrasi Almanya’ya 1949 yılında geldi. O günden bu yana demokrasi ilk kez ciddi bir tehdit altında. Aşırı sağın yükselişini sadece AfD’ye bağlamak da yanlış olabilir. Friedrich-Ebert-Vakfı'nın en son yaptığı "Mitte" (Siyasi Merkez) adlı araştırması, vahim bir tabloyu da gözler önüne seriyor: Ankete katılan her üç kişiden biri, "siyasetçilerin ve liderlerin, bazı güçlerin birer kuklası olduğu" yönündeki ifadeye katılıyor. Dünya görüşü "açıkça aşırı sağcı" olarak nitelendirilen vatandaşların sayısındaki ani artış da endişe verici. Başka araştırmalar da bu analizi doğruluyor.
Almanya’da ırkçılık ve faşizm sanki zaman zaman nükseden bir hastalık gibi. 1945’ten sonra demokrasiyi kuran Almanların şimdi demokrasiyi kurtarmak için savaşması şart gibi görünüyor. Bunun için Berlin’deki seçimden birinci çıkan Sol Parti’nin adayı Elif Eralp’in hükümet kurabilmesi sadece ülkeye değil, dünyaya da verilecek olumlu bir mesaj olacak. O yüzden bundan sonra sadece Berlin’de değil bütün ülkede sevgi ve adalet, nefrete karşı galip gelmeli…


