Fon krizinin hatırlattıkları ve kötülüğün sıradanlığı

Fon krizinin hatırlattıkları ve kötülüğün sıradanlığı

Bu yaşanan ilk toplu dolandırıcılık değil, sanırım son da olmayacak. Benim aklıma, örneğin Almanya’da yakından takip ettiğim Yeşil Sermaye ya da diğer adıyla Holdingzedeler skandalı geliyor. Madur sayısı ve dolandırılan miktara bakınca Yeşil Sermaye skandalı, bugünkü fon krizinden daha büyükmüş gibi görünüyor. Tabii eğer fon krizinin verdiği esas zarar miktarı kesinleşene kadar...

Fon krizinin hatırlattıkları ve kötülüğün sıradanlığı
Arşiv fotoğraf: Kombassan, Yimpaş, Jet-pa, Endüstri Holding mağdurları için çıkarılacak yasa döneminden, 2019

Fon krizi ile ilgili haberleri izlerken nedense aklıma ikide bir Yavuz Turgul’un “Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni” adlı filmi geliyor. Filmde, asıl aşk filmlerinin yönetmeni olan Haşmet (Şener Şen), bu kez toplumsal ve siyasi bir başyapıt çekmek ister. Türkiye’nin yakın tarihini, özellikle de her on yılda bir tekrar eden askeri darbeleri modern dans estetiği ile anlatmaya çalışan Haşmet, kurduğu deneysel sahnede bu baskılı dönemleri müzik ve dansçıların beden diliyle beyaz perdeye aktarmaya çalışır. Elbette trajikomik bir biçimde. Filmin sonunda aklınızda kalan en önemli tesbit, Türkiye toplumunun ne kadar balık hafızalı olduğu. Yoksa on yılda bir yaşanan travmaları unutup yeniden, yeniden başlamak bu kadar kolay olmazdı. Eminim içinizden “şimdi fon skandalının bununla ne ilgisi var?” diyorsunuzdur. Evet var. Bu yaşanan ilk toplu dolandırıcılık değil, sanırım son da olmayacak. Benim aklıma örneğin Almanya’da yakından takip ettiğim Yeşil Sermaye ya da diğer adıyla Holdingzedeler skandalı geliyor.

İmamlar komisyon alarak para topladılar

90’lı yılların sonuydu. NTV’nin Almanya muhabiriyken, aynı kanalda çalışan gazeteci Yunus Şen ile birlikte Yeşil Sermaye’nin peşine düştük. Çok sayıda madurun yanısıra siyasetçiler, gazeteciler ve Almanya’nın sermaye piyasası kurumu Bafin’den uzmanlar ile görüştük. Siz de hatırlarsınız özellikle Anadolu’nun muhafazakar şehirlerinde kurulup ülkeye yayılan İslami Holdingler başta Almanya olmak üzere bütün Avrupa’da yaşayan Türkiyeli göçmenlerin birikimlerini hedef almışlardı. Sayıları altmışı geçen bu holdinglerin önemli bir kısmı tabeladan ibaretti. En çok öne çıkanlar ise Yimpaş, Kombassan, Jetpa, Endüstri gibileri oldu. Bu şirketler için arabuluculuk görevi üstlenenler, ki bunların büyük kısmı imamlardı, özellikle Milli Görüş’ün camilerinde reklam yaparak göçmenlerin yastık altındaki paralarını, ziynet eşyalarını, aslında dişinden tırnağından arttırdıkları birikimlerini yatırmasını hem de komisyon karşılığında sağladılar. Aracıların anlattıkları hikaye hep aynıydı; islama göre faiz yasaktı, o halde para yatıranlar kardan pay alacak, alırken de günaha girmeyecekti. Alacakları yüzde 25 hatta yüzde 30’lara çıkan kar payı da oldukça cazipti. Paralar ve altınlar küçük bir makbuz karşılığında aracıların eline saydırıldı. Valizlere doldurulan paralar İstanbul!a taşındı. Miktar o kadar çoktu ki firmalardan biri, Kombassab paraları daha rahat taşımak için Alfa Air adlı bir uçak şirketini dahi satın aldı. Ne olduysa oldu bu holdingler ya ortadan kayboldular ya da iflas ettiler. Dolayısı ile yatırım yapanlar, bırakın kar payını, verdikleri paraları bile alamadılar.

Almanya’nın en büyük mali skandalıydı

Türkiye’de kurulan meclis araştırma komisyonunun verdiği bilgiye göre, ortadan kaybolan para miktarı 5 Milyar Doları geçiyordu. Fakat bu konuda doktora çalışması yapan Rıdvan Akar gibi bağımsız uzmanlar sözkonusu rakamın Avrupa çapında 50 milyar Doları bulduğunu dile getirdiler. Daha sonra kurulan dayanışma derneğinin verdiği bilgiye göre, sadece Almanya’da dolandırılan para miktarı 25 milyar Doları geçiyordu. Gerçek miktar belirlenemedi, çünkü Holdingzedeler, paralarının kaynağını yaşadıkları ülkelerin resmi makamlarından saklamak için doğru bilgi vermekten kaçındılar. Utandıkları için de ne kadar dolandırıldığını söylemeyenlerin sayısı hiç de az değildi. Madur olan toplam göçmen sayısının 1 Milyonu bulduğu sanılıyor. O yıllarda röportaj yaptığımız Alman sermaye piyasası kurumu Bafin yetkilisi, bilgisine başvurdukları madurların konuşmaktan, Milli Görüşcülerin adını vermekten kaçındıklarını sinirlenerek anlatıyordu. Daha sonra SPK ile işbirliğine giren Bafin’de çalışan bir arkadaşım, gerçek rakamlar açıklansaydı, Yeşil Sermaye’nin Almanya’da ikinci dünya savaşından sonra meydana gelen en büyük mali skandal olacağını söylemişti. Söz konusu olan göçmenler olduğu ve Türkiye ile ilişkiler zedeleneceği için Alman makamları da olayı pek büyütmemeyi istediler.

Erdoğan: Para verirken bana mı sordunuz?

Bir süre sonra kar paylarını ya da ana paralarını alamayan göçmenler yargı yoluna başvurdular. Hatta toplu davalar açıldı. Ancak Almanya’daki mahkeme kararları Türkiye’de geçerli sayılmadığı için paralarını alamadılar. Bizim konuştuğumuz Holdingzedeler de Türkiye’deki yargı makamlarının işbirliği yapmadıklarından yakınıyordu. Buna gerekçe olarak da iktidardaki siyasetçilerin de işin içinde olması gösteriliyordu. Hatırlarsanız, bazı holdinglerin açılışına zamanın İçişleri Bakanı Cemil Çiçek de katılıp kordela kesmişti. Zaten bu kurulan kar payı sistemi de Necmettin Erbakan’ın Adil Düzeni’ne dayanıyor, adına da Konya Modeli deniyordu. Avrupalı göçmenlerin hak arayışı yıllarca sürdü. Bazı holding sahipleri cezalandırıldı, bazıları şirketlerinin adlarını değiştirip iş yapmaya devam ettiler. Yargıtay 11. Hukuk Dairesi'nin 2016'da aldığı kararla madurlara halen faal olan holdinglerden paraların alma imkanı doğmuştu. Fakat 2019’da kabul edilen vergi yasası Avrupa'da İslami holdinglere para yatıran Türklerin paralarını geri alma ümitlerini de yok etti. Sonra Anayasa Mahkemesi yasanın bazı maddelerini iptal etti vs. Yeşil Sermaye skandalı ile ilgili anlatılması gereken çok ayrıntı var ancak çok fazla kafanızı karıştırmak istemiyorum. Sonuçta yüzbinlerce insan milyarlarca Dolar para kaybetti, bırakın kar payını, ana parasını bile alamadı. Üstelik Türkiye’deki AKP Hükümeti’nden de beklediği desteği bulamadı. Buna ben de bizzat şahidim. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın (o zaman başbakandı) Berlin ziyareti sırasında Adlon Otelin’deki basın toplantısında bir Holdingzede’nin şikayetlerine verdiği yanıtı çok iyi anımsıyorum. “Para verirken açtın bana mı sordun?” diyen Erdoğan, şöyle devam etti: “Benim adımla para toplayan, her 'arkadaşıyım' diyene evraksız para veriyorsanız bana ne! Hukuki geçerliliği olmayan kağıtlarla iş yapıp burada duygu sömürüsü yapmayın. Yüzde 30-35 nema alırken hoşunuza gidiyordu." Bir de röportajlarımızı yaparken çok sık duyduğum o cümleyi de hiç unutmadım: “Müslüman Müslüman’a bunu yapar mı?”

Deniz Feneri aydınlatmadı kararttı

Yapar. Almanya merkezli Deniz Feneri e.V. skandalı, Alman mahkeme kayıtlarına "Almanya tarihinin en büyük bağış dolandırıcılığı" olarak geçti. Frankfurt merkezli derneğin 2002-2007 yılları arasında hayır işleri, ramazan yardımları ve kurban organizasyonları adı altında Almanyalı Türklerden topladığı bağış miktarı 41 milyonu aşıyordu. Frankfurt savcılığının iddianamesine göre, toplanan bu paraların yalnızca yüzde 40’ı bağış için kullanılmış, geri kalan paralar ise dernekle ilişkili şirketlere aktarılmıştı. Almanya Federal Mahkemesi gerekçeli kararında, derneğe makbuz karşılığı ya da elden para kaptıran ve doğrudan dolandırılan 20 binden fazla resmi bağışçı bulunduğunu açıkladı. Avrupa'daki camilerde makbuzsuz ya da kumbara usulüyle elden verilen küçük miktarlı nakit paralar da hesaba katıldığında, mağdur edilen aile sayısının çok daha yüksek olduğu tahmin ediliyor. Frankfurt Mahkemesi, derneğin Almanya’daki yöneticilerini (Mehmet Gürhan, Mehmet Taşkan, Firdevsi Ermiş) dolandırıcılıktan ve kara para aktarmaktan hapis cezasına çarptırdı. Mahkemenin savcısı Kerstin Lötz’ün son sözleri çok konuşuldu. Sadece piyonların cezalandırıldığını söyleyen Lötz, "Asıl failler ve paranın aktığı yer Türkiye'de" dedi.

Devlet borçlu çıktı

Almanya'dan gelen 3 bin sayfalık dosyanın ardından Türkiye'de de soruşturma derinleştirildi. Aralarında eski RTÜK Başkanı Zahid Akman ve Kanal 7 yöneticilerinin de bulunduğu 10 kişi 2011 yılında yargılandı. Bağışları Türkiye’ye usulsüz aktarmak, evrakta sahtecilik ve nitelikli dolandırıcılıkla suçlanan 6 sanık sadece 3 ay hapis yatıp serbest bırakıldı. 2015 yılında ise mahkeme sanıklar için beraat kararı verdi. Mahkeme bununla da kalmayıp üç ay tutuklu kaldıkları için sanıklara Ağır Ceza Mahkemesi’ne başvurup devletten tazminat hakları olduğunu hatırlattı. Yani adeta devlet borçlu çıktı. Sonuç olarak; İslami holding krizlerinde olduğu gibi, Deniz Feneri e.V. davasında da mahkeme derneğin mal varlığını kamuya devredip kalan az miktardaki parayı Alman Kızılhaç'ına devretse de Almanya’daki Türkiye kökenlilerin yardım amacıyla verdiği paranın büyük bir kısmı hiçbir zaman sahiplerine iade edilmedi. Türkiye’de hala aktif olan Deniz Feneri Derneği derhal Almanya’daki ile bir bağı olmadığını açıkladı. Ancak mali ilişkiler bunun tersini ortaya koyuyordu. Almanya’dan Türkiye’deki derneğe 7 Milyon Euro para aktarılması bu bağın ispatı olarak değerlendirildi. Asıl ilginç olan AKP’nin Deniz Feneri’den para aldığına dair iddialardı. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın Meclis kürsüsünden bu derneğe teşekkür etmesi, dönemin Meclis Başkanı Bülent Arınç'ın üstün hizmet madalyası vermesi, 2004'te AKP hükümetinin kararıyla "kamu yararına çalışan dernek" statüsü kazandırılması yani valilik ya da emniyetten izin almadan maddi yardım toplama hakkı verilmesi iddiaları güçlendiriyordu. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, bu iddialar üzerine soruşturma başlattı ama yeterli kanıt bulunamadı. Erdoğan, sözkonusu iddiaları “çirkin” bulduğunu söyleyerek “Bir Allah kuruşu partimizin kasasına girmedi” dedi.

Kötülüğün sıradanlığı

Madur sayısı ve dolandırılan miktara bakınca Yeşil Sermaye skandalı, bugünkü fon krizinden daha büyükmüş gibi görünüyor. Tabii eğer fon krizinin verdiği esas zarar miktarı kesinleşene kadar. Ama kesin olan bir şey var; biz unutuyoruz. Alman filozof Hannah Arendt, “Unutmuyoruz, alışıyoruz” diyor. Toplumda adaletsizlik ve kötülüğün ilk başta şok etkisi yaratsa da, zamanla bürokrasi, kurallar ve toplumsal kanıksama yoluyla sıradanlaştığını anlatan Arendt, insanların zihnen unuttukları için değil, yeni "normal" haline gelen kötülüğe uyum sağladıkları için buna sessizce ortak olduklarını ifade ediyor. Ve buna “Kötülüğün Sıradanlığı” diyor. Galiba hem alışıyor hem de unutuyoruz.


T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN

İlgili İçerikler