Şehir hayatı insanı doğadan bir anda koparmıyor. Önce araya mesafe koyuyor. Günler ekran ışığında, kapalı alanlarda, telaş içinde geçiyor. Toprağa basmadan geçen günler, gökyüzüne bakmadan biten haftalar, mevsimi hissetmeden yaşanan aylar… Bir süre sonra beden yoruluyor ama nedenini tam olarak anlayamıyoruz. Oysa insanın duyuları doğayı aramayı bırakmıyor.
Doğayla yeniden bağ kurmak için ise her zaman uzun kaçışlara, orman yürüyüşlerine ya da şehirden uzaklaşmaya ihtiyaç yok. Bazen bu bağ sandığımızdan daha kolay bir şekilde yeniden kurulabiliyor. Aromaterapi burada anlam kazanıyor ve uçucu yağlar aracılığıyla bedenle, zihinle ve duygularla yeniden temas kurmanın yollarından biri haline geliyor. Şehir hayatının yoğun ritmi içinde kısa bir yavaşlama alanı açıyor.
Peki nedir bu aromaterapi?
Masaj mı?
Wellness rutini mi?
Spiritüel bir alan mı?
Lüks bir tüketim öğesi mi?
Karakterimize, yaşam biçimimize ve gelir düzeyimize göre yaklaşmamız ya da kaçınmamız gereken bir “iyi yaşam” trendi mi?
Belki biraz hepsi. Ama aynı zamanda bunların hiçbiri…
Aromaterapi, bugün çoğunlukla spa ritüelleri ve wellness kültürüyle birlikte anılıyor. Bu yanlış değil; ama eksik bir bakış açısı. Aromaterapiyi bugün seçilmiş bir yaşam pratiği ya da ayrıcalıklı bir deneyim gibi hissettiren şey, onun özünde yer alan bitkisel dünya değil; modern dünyanın doğallığı bir ayrıcalığa dönüştürmüş olması. Çünkü artık sessizlik, temiz hava, gerçek koku, yavaşlık ve dinlenme bile satın alınan deneyimlere dönüşmüş durumda. Bu yüzden birçok insan aromaterapiyi, insanla bitki arasındaki kadim ilişkinin bir uzantısı olarak değil, belirli bir yaşam tarzına ait bir ritüel gibi düşünebiliyor.
Oysa aromaterapi, bitkilerin çeşitli kısımlarından elde edilen yağların; ruh, beden ve zihin dengesini desteklemek amacıyla kullanılmasıdır. Bugün çoğunlukla estetik bir yaşam tarzının uzantısı gibi görünse de aromaterapinin hikayesi kadim bir bilgiye dayanır. Mezopotamya’daki ilk damıtma düzeneklerinden Antik Mısır’daki reçinelere, Hipokrat’ın aromatik banyolarından İbn Sina’nın geliştirdiği distilasyon yöntemlerine kadar bitkiler ve yağlar insan yaşamının güçlü parçalarından biriydi. İnsanlık tarihi boyunca aromatik bitkiler yalnızca güzel kokmak için kullanılmadı; korunmak, temizlenmek, bakım, sakinleşmek ve iyileşmek için de kullanıldı.
Bugün dahi bakliyat kavanozlarının içine atılan birkaç defne yaprağı, insanların “eski usul” bir alışkanlık gibi sürdürdüğü ama aslında aromatik bitkilerle kurulan çok eski bir ilişkinin devamıdır. Defne yaprağındaki uçucu yağın, “istenmeyen canlıları uzaklaştırarak koruma” işlevi, kavanozun içine bir gündelik yaşam pratiği olarak yerleşiverir. Bitki de uçucu yağı tam da bu nedenle üretmez mi?

“Cur moriatur homo cui salvia crescit in horto?”
Çoğunlukla bir ritüelin parçası gibi düşündüğümüz; havayı arındırmak için adaçayı yakmak gibi uygulamalar da bize, adaçayının “Salvia” isminin “kurtarmak, iyileştirmek” anlamına gelen Latince “salvare” fiilinden türediğini hatırlatmalı… Salerno Tıp Okulu hekimlerinin “Bahçesinde adaçayı biten adam neden ölsün?” sözü de bitkiye tarih boyunca yüklenen “kurtarıcı” anlamını öne çıkarıyor.

Hikaye aslında çok daha sıradan, çok daha yaşamın içindeki bir yerden başlıyor: mutfaktan, banyodan, çamaşırlardan, kurutulmuş otlardan… Tam da burada lavantadan söz edebiliriz. Kelimenin kökenine dair en yaygın görüş, “Lavandula”adının Latince “yıkamak” anlamına gelen “lavare” fiilinden türediği yönündedir. Bitkinin antik çağlardan beri temizlik ritüellerinde, banyolarda kullanılmış olması da bu bağlantıyı güçlendiriyor. Rivayete göre Romalılar lavantayı hamam sularına ekliyor, çamaşırlara güzel koku vermek için kullanıyordu. Bugün kullandığımız “lavabo” sözcüğü de aynı kökten geliyor; “lavābō” yani “yıkayacağım”. Kelimenin kökenine dair daha az yaygın başka bir yorum ise, lavantanın mavimsi tonlarından dolayı Latince “livere” yani “mavimsi olmak” fiiliyle ilişkili olabileceğini öne sürüyor. Zamanla bu kök İtalyanca’da lavanda, Fransızca’da lavandre, İngilizce’de lavender biçimini alırken Türkçedeki “lavanta” sözcüğü de büyük olasılıkla İtalyanca formundan dilimize yerleşiyor. Buradan yola çıkarak lavantanın “laundry” yani çamaşırhane ile bağlantılı olabileceği bize artık uzak bir ihtimal gibi gelmemeli. Lavanta yüzyıllardır yalnızca hoş bir koku değil; temizlik, bakım ve arınma hissiyle birlikte anılıyor.

Bugün bildiğimiz anlamıyla modern aromaterapi ise, 19. yüzyılın sonlarında Lyon’da parfümeri için hammadde tedarik eden Gattefossé ailesiyle birlikte şekillenmeye başlıyor. Kimyager René-Maurice Gattefossé, lavanta üreticilerini destekleyerek başladığı bu yolculukta, bitkisel özleri bilimsel dünyaya taşımak için laboratuvar çalışmaları yürütür. 1910 yılında laboratuvarında yaşanan bir patlamayla elleri ağır şekilde yanan kimyager, lavanta yağının antiseptik ve iyileştirici gücünü bizzat deneyimler. Bu kaza, aromaterapi tarihinin en bilinen dönüm noktası olur.
İlerleyen yıllarda dermatolojiye uzanan çalışmalarla hastane tıbbı için merhemler geliştiren Gattefossé, yirmi yıllık bu emeğin özetini 1937 yılında kaleme aldığı Aromatherapia eserinde toplar. Kendi icat ettiği bir terim olan “aromaterapi” adıyla literatüre geçen bu kitap, aromaterapiyi Antik Yunanca’da therapia- bakım ile aroma- koku kelimelerini birleştirerek tanımlar. Gattefossé’nin ardından aromaterapi yalnızca parfümeri dünyasının değil; tıp, eczacılık, hemşirelik ve bütüncül bakım alanlarının da ilgisini çekmeye başlar. Bugün hala hem bilimsel hem kültürel tarafı birlikte tartışılan bir alan olmasının nedeni biraz da bu geçmişidir.

Bugün dünyada aromaterapi, insanı zihin, beden ve ruh bütününde ele alan bağımsız ve uluslararası otoritelerin uzmanlık standartlarıyla yürütülüyor. Ülkemizde ise yasal sınırları tıp doktorlarının otoritesine bağlayan medikal eksenli bir yaklaşım mevcut. Fakat aromaterapinin, yalnızca tıp veya eczacılık fakültesinden mezun olmakla ya da ilişkili bir sağlık unvanı taşımakla kendiliğinden kazanılmayan; özel bir ilgi, derinleşme ve eğitim sürecini zorunlu kılan başlı başına bir uzmanlık alanı olduğunu belirtmek gerekir. Uçucu yağları ve taşıyıcı yağları ister tıbbi amaçlı ister bütünsel iyilik hali için kullanıyor olalım; standart ölçülere uygun dozlara dikkat etmek güvenli kullanım açısından oldukça önemlidir.
Aromaterapinin merkezinde öncelikle “uçucu” olan yağlar var. Bu yüzden doğadaki kokularla kurduğumuz ilişki, kalıcılıktan çok temasla ilgili.
Nedir bu uçucu yağlar? Aromaterapide kullanılan üç temel hammaddeden biri…
Diğer ikisini ise sabit yağlar ve hidrosoller yani bitki suları olarak sıralayabiliriz. Uçucu yağlar, Latince adıyla “aetheroleum” olarak adlandırılır; “aether” uçucu, “oleum” ise yağ anlamına gelir. Diğer yandan “Aither”, mitolojide dünyayı saran hava tabakasının üzerindeki saf ve ışıklı göktür. Ve “uçucu”lar yükselerek o göğe karışır; yayılır ve bir süre sonra kaybolurlar.
Doğadaki hiçbir koku kalıcı olmak için var olmuyor.
Uçucu yağlar da kalıcı olmak için değil; temas etmek için var.
Geçmişte bitki özleriyle hazırlanan, bugün parfüm dediğimiz güzel kokuların ismi de “uçup gitmekle” bağlantılıdır: “per fumum” yani “duman yoluyla”… Ancak bugünkü parfümlerin çoğunun sentetik kokularla hazırlanıyor olması onları “kalıcı” hale getirir. 19. yüzyıla kadar “doğal” olmayan parfümler yoktu. “Güzel koku” kötü ruhları ve hastalıkları uzaklaştırmanın bir yoluydu. Aynı zamanda statü ve güç sembolüydü.
Bugün “kalıcı” olanın kaliteli olduğu fikrini o kadar kanıksamış durumdayız ki doğadaki kokuların geçiciliği bize eksiklik gibi geliyor. Doğal kokulara yabancılaşmış durumdayız. Günümüz şehir yaşamı parfümlendirilmiş ortamlar üzerine kurulu: alışveriş merkezleri, mağazalar, oteller, deterjanlar, oda kokuları, kozmetikler… Bugün hepimizin yaşadığı şey biraz da “koku yorgunluğu”. Gün boyunca sentetik kokularla çevrili yaşamak, doğadaki kokuların daha sessiz varlığını fark etmeyi zorlaştırıyor. Bu yüzden doğadaki kokuların kısa süreli etkisi bazen “yetersiz” gibi algılanabiliyor.
Oysa bir çam ormanının kokusu günlerce üzerinizde kalmıyor. Bitki çayı demlediğinizde eve yayılan o koku zamanla dağılıyor.
Aromaterapiden beklentimiz de kokunun kalıcılığı değil; bedenimizde, zihnimizde ve ruhumuzda bıraktığı his olmalı. Doğal kokular saatlerce havada asılı kalmıyor, kıyafetlere günlerce sinmiyorlar ama kısa süre içinde bile koku duyumuz aracılığıyla beynimize, sinir sistemimize ve endokrin bezlerimize ulaşıyorlar.
Çoğu uçucu yağ distilasyon, yani damıtma yöntemiyle elde ediliyor. Çok fazla miktarda bitkiden çok az elde edilebilen uçucu yağların bir damlasında bile bitkinin etken maddelerini yoğun olarak içerdiğini ve bu nedenle damla sayısıyla kullanıldığını söyleyebiliriz. Örneğin bir litre gül uçucu yağı elde etmek için beş tonun üzerinde Rosa damascena (Yağ Gülü) olarak bilinen türde gül yaprağı gerekiyor. Gül uçucu yağının en kıymetli yağlardan biri olması da bu yüzden.
Gül uçucu yağı
Rosa damascena Mill. (Gül)
Bitkinin özünün damıtma yöntemiyle ayrılması, kimi zaman “bitkinin ruhunun aktarılması” olarak da düşünülüyor. Burada “ruh” kelimesinin kullanılması da elbette tesadüf değil. Asuman Baytop’un Türkiye’de Botanik Tarihi Araştırmaları kitabı içinde yer alan 1894 tarihli Eczaneler Nizamnamesi’nde, uçucu yağların Fransızca isimlerinin dilimizdeki karşılığı olarak “lavanta ruhu”, “gül ruhu”, “melisa ruhu” ifadelerinin yer alması, uçucu yağların bitkinin ruhu olarak görüldüğünün hoş bir kanıtı.
Damıtma esnasında “bitkinin ruhu” olan uçucu yağ ile birlikte açığa çıkan suya hidrosol ya da bitki suyu diyoruz. Burada en çok bilinen hidrosolün de gül suyu olduğunu hatırlatabiliriz. Elbette gülün uçucu yağını da içeren gerçek bir bitki suyundan söz ediyoruz.
“Distilasyon: Ateş ve ustalıkla, maddelerin özü berrak ve güçlü bir damıtılmış ruha dönüşür.”
Sabit yağlar ise genellikle bitki tohumlarından soğuk sıkım yöntemiyle çıkarılıyor ve yağ asitleri içeriyorlar. Uçucu yağların seyreltilmesi için taşıyıcı görevini yerine getiren de jojoba, susam, Hindistan cevizi ya da tatlı badem yağı gibi sabit yağlar.
Bugün sıkça karşılaşılan “doğrudan cilde uygulama” önerileri de maalesef problemli. Uçucu yağlar doğrudan tene uygulanmıyor; çünkü yanlış kullanım iritasyona, hassasiyete hatta toksik etkilere neden olabiliyor. Aromaterapide bu nedenle taşıyıcı yağlar kullanılıyor ve uçucu yağlar, sabit yağlarla seyreltilerek güvenli hale getiriliyor.
“Doğal” olanın her zaman zararsız olduğuna dair inanış, modern insanın doğaya dair en romantik yanılgılarından biri. Bitkiler de güçlü kimyasal yapılara sahip. Aromaterapi de bize iyi gelen kokuyu seçmenin yanı sıra bilgi, dikkat ve ölçü isteyen bir alan. Ayrıca bir şişenin üzerinde yalnızca “lavanta yağı” yazması yeterli değil. Mesela her ikisi de lavanta olmasına rağmen, Lavandula angustifolia olarak adlandırılan lavanta uçucu yağı, uykuya geçişi kolaylaştırırken, Lavandula hybrida olarak adlandırılan melez lavanta içerdiği etken maddelerdeki fark nedeniyle daha uyarıcı olmasıyla öne çıkıyor. Bu nedenle etikette görmek istediğimiz botanik adlar yalnızca teknik bir detay değil; bitkinin kimliği olarak görülüyor.
Lavandula hybrida L. (Melez lavanta)
Bilimsel çalışmalar uçucu yağların beynimiz aracılığıyla sinir ve endokrin sistemimiz üzerindeki etkilerini uzun zamandır inceliyor. Özellikle lavanta, neroli, biberiye ve ıtır gibi aromatik bitkilerle yapılan bazı araştırmalarda stres düzeyi, rahatlama hissi ve zihinsel uyanıklık üzerine dikkat çekici sonuçlar gözlemleniyor.
2022 yılında yayınlanan, İstanbul’da, 25 yaş üzeri ve çalışan yetişkinlerle yapılan bir çalışmada, ıtır uçucu yağının bir ay boyunca düzenli olarak sabah ve akşam olmak üzere günde iki kez olacak şekilde şakaklar ve boyun bölgesine yavaş ve dairesel hareketlerle 5 dakika süresince masaj ve ardından 10 dakika koklama şeklinde uygulanması sonucunda, katılımcıların algılanan stres düzeyinde düşüş olduğu görülmüştür. (doi:10.48066/kusob.1142676.) Bu çalışmalar, aromaterapinin beden ve duygu durumu üzerinde güçlü bir etkisi olduğunu gösteriyor.
Pelargonium graveolens L. (Itır)
Burada önemli bir nokta daha var, herkes aynı kokuyu sevmiyor. Birine derin bir sakinlik hissi veren lavanta, başka biri için fazla yoğun ya da rahatsız edici olabiliyor. Çünkü koku yalnızca kimyasal değil; aynı zamanda hafıza, deneyim ve çağrışım meselesi. Ayrıca nasıl ki bazen bedenimiz belirli yiyeceklere yöneliyor, koku tercihleri de dönemsel olarak değişebiliyor. Bu yüzden bazı dönemlerde narenciye kokularına yönelirken başka zamanlarda daha reçinemsi, daha topraksı ya da daha çiçeksi kokular arayabiliyoruz. Bunu kesin bir biyolojik mekanizma gibi açıklamak kolay değil ama birçok insan belirli dönemlerde belirli kokulara daha çok çekildiğini fark ediyor. Belki de beden bazen ihtiyaç duyduğu hisle kokular aracılığıyla buluşuyor.
İnsanlar artık yalnızca “güzel kokular” aramıyor. Daha sakin bir beden, daha yavaş bir zihin ve dinginlik arıyor.
Aromaterapi burada yeniden anlam kazanıyor. Bir difüzör ya da buhurdandan ortama yayılan kokuda, güne başlarken yüze sıkılan hafif bir hidrosolde, cildi beslerken kokusuyla rahatlatacak bir masaj yağında ya da yalnızca birkaç dakikalığına derin bir nefes alabilmekte…
Topraklanmak, iyileşmek ve sakinleşmek için yapabileceğimiz tek şey şehirden uzaklaşarak doğanın koynuna kaçmak değil; doğayla gündelik hayatın içinde yeniden temas kurabilmek.


