Canavarlar çağında yeni Romantizm: Vitrindeki travma

Canavarlar çağında yeni Romantizm: Vitrindeki travma

Küratöryel metin devreden çıkarıldığında kendi başına bir duygu, gerilim veya estetik bir yargı yaratamayan eser, sosyolojik bir tezin, felsefi bir makalenin illüstrasyonu olmanın ötesine geçemiyor. Göç, kimlik, savaş gibi can yakıcı meseleler, yalıtılmış bir vitrinde dekoratif bir enstalasyona indirgeniyor. Böylece travmatik olan, pazar yaratacak yeni bir egzotizme dönüşüyor.

Canavarlar çağında yeni Romantizm: Vitrindeki travma
Heinrich Füssli - Kâbus

Romantizm sanat akımının bilinen en ünlü ressamlarından Francisco Goya Aklın Uykusu Canavarlar Üretir adlı gravür baskısı için kaleme aldığı metinde şöyle yazar:

“Aklın terk ettiği hayal gücü akıl dışı canavarlar üretir; onunla (akılla) birleştiğinde ise sanatların anası ve mucizelerin kaynağı olur."

Francisco Goya - "Aklın Uykusu Canavarlar Üretir"

Bu resim Goya’nın 1797-1799 tarihleri arasında ürettiği Los Caprichos adlı 80 adet gravür baskısından 43’üncüsüdür. Türkçeye Kaprisler olarak çevrilen Caprichos o dönem hayali, fantastik, tuhaf ve düşsel kompozisyonlara verilen genel bir addı.

İspanyol halk masallarında cehalet, batıl inançlar ve bağnazlığı temsil eden yarasa ve baykuş, bu gravürde canavarlar olarak tasvir edilmiştir.

Goya bu baskısında hurafeyi, din adamlarının yozlaşmasını, cehaleti ve toplumsal bağnazlığı hedef alır ve dönemin İspanya toplumunu bu gerekçelerle eleştirir.

Ancak resimde çalışma masasında uyuyakalan figür, sanatçının oto portresidir ve baykuşlardan biri tarafından kendisine kalem uzatılmaktadır. Bu nedenle “aklın uykusu” yalnızca hurafenin ve bağnazlığın ürettiği canavarlara işaret etmiyor olabilir.

Bu eserin tarihsel bağlamının izin verdiği diğer bir okuma; aklın mutlaklaştırılmasının başka türden felaketler üretebileceğidir. Çünkü 1789 Fransız Devrimi’nin başarısızlığa uğraması, Napolyon’un kendisini imparator ilan etmesi, savaşlar ve işgaller başlangıçta Aydınlanma düşüncesini ve Devrim’i destekleyen birçok aydın ve sanatçıda olduğu gibi Goya’da da büyük hayal kırıklığı yaratmıştır.

Bu durumda İspanyol sanatçının uyuyan figürünü yalnızca cehaletin alegorisi olarak okumak eksik olur. Fransız Devrimi’nin özgürlük ve akıl ideallerinden yıkımlara uzanan deneyimi, kendi çağının zihinsel karanlığına dahil olan bir aydını düşündürebilir ve Aydınlanmanın akla duyduğu güvenin kendi sınırlarını fark edememesine ilişkin daha ironik bir okumayı mümkün kılar.

Goya’nın uyuyan aydını, bu durumda hem cehaletin hem de kendi rasyonalizminin üretebileceği felaketleri henüz göremeyen bir aklın metaforu olarak okunabilir.

Goya’nın baykuşu, bazı kaynaklarda akıl ile fantezinin birleşmesine yönelik bir işaret olarak da yorumlanır. Bu nedenle Goya’nın yaratıcı gücünü besleyen bir figür olarak baykuşun; cehaletin yanı sıra Minerva üzerinden bilgelik anlamı taşıdığını da düşünebiliriz.

Liderler çağında sanatın yeni Romantizmi

Dünya giderek daha karmaşık, daha örgütlü ve daha görünmez şiddet biçimleri üretiyor. Bugün siyasal iktidarların gündelik hayat üzerindeki etkisi Napolyon dönemiyle karşılaştırılamaz bile. Bilim, teknoloji, veri, algoritmalar ve yapay zekâ gibi bu iradeyi mümkün kılan araçlar bu iktidarların sistemli kötülükle yönetme kapasitelerini ürkütücü boyutlara taşıyor.

Çağımızda sanat; irrasyonel söylemler ve son derece rasyonel örgütlenen yıkıcı süreç karşısında yeni bir romantik dönemden geçiyor gibi. Belki de çağdaş sanatın kişisel ve kolektif belleğe, bedene, doğaya, geçmişe, mitlere, insan dışı varlıklara bu kadar ısrarla dönmesinin nedenlerinden biri burada aranabilir.

Burada “yeni bir Romantizm” derken daha çok, iki farklı çağın benzer bir eşikte karşılaşmasından söz ediyorum.

Romantik sanatçının hayal gücü, duygu ve kültürel belleğe yönelmesinin ardında, kendi çağının krizlerini deneyimleme biçimi vardı. 18. yüzyılın sonlarından 19. yüzyılın ortalarına uzanan bu büyük hareket; savaşlar, işgaller ve Endüstri Devrimi’nin dünyayı dönüştüren gücünün arasında şekillendi. Fransız Devrimi’nin özgürlük ve eşitlik vaatlerinin şiddetle karşılaşması, sanayileşmenin yarattığı toplumsal dönüşüm, yoksulluk, dinsel ve siyasal otoriteyle çatışmalar, modern dünyanın hızla dönüşmesi romantik duyarlılığın zeminini oluşturdu. Bir yanda ilerleme fikri, diğer yanda bu ilerlemenin ürettiği yıkım vardı.

Romantizm böyle bir eşikte doğdu. Bugün çağdaş sanatın konusu ve araştırma yöntemi haline gelen kişisel hafıza, kolektif travma ve sözlü tarih gibi alanlar, romantiklerin de yöneldiği alanlardı. Romantik sanatçının geçmişe, doğaya, mitlere ve halk anlatılarına yönelmesi, kendi çağının gerçekliğini anlamanın bir yoluydu.

Özellikle mitolojilerin, efsanelerin ve halk masallarının derlenmesi romantizm döneminin karakteristik özelliklerinden biridir. Başlangıçta eski romanların olağandışı ve düşsel doğasını anlatmak için bir sıfat olarak kullanılan romantik kavramı da akımın bu yapısına uygun olarak zamanla şiirsel, düşçü ve bireyci olanı tanımlamak üzere kullanıldı.

“Sanatçıyı sanat ve sanat eserleri değil, duygu, ilham ve dürtü yaratır.” (F. Schlegel)

Aklın tek başına yetmediği yerde

Ölçü, oran, simetri ve düzen üzerinden Neoklasik estetik anlayışa tepki duyan Romantikler aklı reddetmediler, bilimsel ve akılcı yöntemlerin hakikati kavramada tek ölçüt olduğu düşüncesine karşı çıktılar. Hayal gücü, sezgi, duygu, mitoloji ve şiirsel anlatılar bu yüzden önem kazandı.

Mary Shelley'nin Romantik dönem başyapıtı olan Frankenstein romanı, Romantiklerin akıl ve duygu arasındaki dengeyi nasıl gözettiklerine dair önemli bir örnektir. Romanda doğanın sırlarını çözmek için saf aklı ve bilimi kullanan Victor Frankenstein’ın yarattığı canavara karşı hiçbir sevgi, merhamet veya duygu hissetmediğini görürüz. Shelley’nin çağının elektrik, galvanizm, anatomi ve yaşam araştırmalarına ilişkin bilimsel tartışmalarından beslenmesi, romantik hayal gücünün bilimsel meraktan uzak olmadığını gösterir. Asıl mesele, bilginin etik ve duygusal sorumluluktan kopmasıdır.

Mary Shelley (Richard Rothwell tarafından yapılmış portresi)

Romantizmin ortaya çıkışını sadece estetik ya da Aydınlanma’ya verilmiş bir tepki olarak açıklamak eksik olur. Dünya ve dünyayı açıklama biçimi değişiyordu.

Romantik düşüncede farklı yönelimler, hatta birbirleriyle çelişen siyasal ve estetik tutumlar vardı. Yine de ortak noktaları aklı, tek ve üstün bilgi ölçütü olarak gören anlayışa karşı olmalarıydı

Bu açıdan romantik sanatçının doğaya, geçmişe ya da mite dönüşü, sadece evrensel sonsuza yaklaşma çabası veya yüce olana ulaşma arzusu gibi kavramsal bir çerçeveyle sınırlandırılamaz.  Kendi çağının toplumsal ve siyasal gerçekliğiyle baş etmenin başka bir biçimi olabilir.

Freud’dan önce rüyaların peşinde

Freud'dan önce bilinç dışını keşfedenler Romantiklerdi. Heinrich Füssli Kâbus tablosuyla veya Goya aklın uykusundan fırlayan canavarlarıyla gerçeği; bireysel ve toplumsal travmalarda, bastırılmış korkularda, rüyalarda ve insanın kendi içinde aradılar.

Günümüzde aile arşivleri, göç hikâyeleri veya kültürel ritüeller üzerine araştırma yürüten sanatçı, evrensel tekil bir gerçek arayışından ziyade verili gerçekliğin sınırları içinde çalışır. Toplumsal, politik veya dijital yapıları deşerken, bilgi ve temsil biçimlerini, en çok da geçmiş dediğimiz kurgunun kimin tarafından inşa edildiğini sorgular.

Feminist ya da queer sanat bedeni ve kişisel deneyimi; postkolonyal sanat bastırılmış tarihleri, postmigrant sanat göçün toplumsal dönüşümünü, ekolojik ve post-human sanat ise insanın dünyadaki ayrıcalıklı konumunu yapı bozuma uğratır.

Tıpkı Romantiklerin aklın mutlaklığına karşı duygu, hafıza ve doğayı birer direniş alanı olarak kurması gibi, günümüz sanatçısı da makro anlatılara karşı mikro hafızayı ve bedeni merkeze alır.

Frankenstein

Ötekinin yeni egzotizmi: Canavarları kim evcilleştiriyor?

Ancak iki çağ arasındaki bu kavramsal yakınlaşma, güncel sanat pratiği için yapısal bir tehlikeyi de beraberinde getirir.

Romantizm döneminde ötekine duyulan merak, zamanla Oryantalist bir tahakküme dönüşmüştü. Batının üstenci bir bakış açısıyla doğuyu egzotik bir malzemeye dönüştürmesi gibi; bugün kimlik, göç ve travma odaklı üretimler de küresel sanat piyasasının ve kurumsal beklentilerin birer nesnesine dönüşme riski taşıyor. Bu da Batı merkezli estetiğin gerçekten geri çekilip çekilmediği sorusunu yeniden gündeme getiriyor. Çünkü kavramsal bir trend olarak yaygınlaşan sergileme yöntemleri, çoğunlukla eserin içindeki travmayı emerek onu evcilleştiriyor.

Eserin kendi gücünden ziyade çoğunlukla küratöryel metne yaslanması, kültürel kodları sorgulamak amacıyla seçilen medyumların anlam kaymasına yol açıyor. Göç, kimlik, savaş gibi can yakıcı meseleler, yalıtılmış bir vitrinde dekoratif bir enstalasyona indirgeniyor. Küratöryel metin devreden çıkarıldığında kendi başına bir duygu, gerilim veya estetik bir yargı yaratamayan eser, sosyolojik bir tezin, felsefi bir makalenin illüstrasyonu olmanın ötesine geçemiyor. Böylece yerel, otantik veya travmatik olan küresel sanat ağında pazar yaratacak yeni bir egzotizme dönüşüyor.

Goya’nın canavarları bugün dijital algoritmaların, küresel krizlerin ve rasyonel kötülüğün gölgesinde yeniden uyanıyor. Peki, hafızayı ve travmayı merkeze alan güncel sanat, Batı merkezli estetiğin egzotizm tuzağına düşmekten kurtulabilecek mi?

 

İlgili İçerikler