Contemporary Istanbul’un (CI) 21.edisyonu için Tersane İstanbul’daydım. Stantların bulunduğu sergi alanında hızlı bir tur attıktan sonra kahvemi alıp açık alana çıktım. Rehber eşliğindeki tura henüz 10-15 dakikam vardı. Bahadır Baruter'in Fatties (Şişmanlar) isimli balerin heykellerinin karşısındaki bir banka geçip oturdum. Kibirle etrafa bakan bu şişman balerinler sanki bir sirkte gibiydiler. İmalı gülüşleri beni de bu eğlenceye ortak etti. Yüzüme bir gülümseme yayıldı. Heykeller sanki aramızda yaşıyorlardı.

Fatties (Şişmanlar), Bahadır Baruter
Heykellerin semirmiş bedenleri ve zarafetli duruşları arasındaki tezat, fuardaki markaların sanatın aurasını sömürme hırsı ve fuarın elitist atmosferiyle örtüşüyordu. Ben de onları, fuarın giderek şişen iştahına bakar gibi izledim.
Önceki yıllara nazaran bu yıl galeriler arasında dengeli bir yerleşim vardı. Sergi düzeni daha iyi planlanmıştı. Yine de sanat eserlerinin ele aldığı meseleler ve mekânın atmosferi arasındaki zıtlığın yarattığı gerilimden kurtulmayı başaramadım.
Marka iş birliği altındaki eserlere üzerlerine yapışan logolardan sıyırarak bakabilirsek, sanatçıların duyarlılığını hissetmemiz belki mümkün olabilirdi.
Yanlış anlaşılmasın, mesele markaların sanata sponsor olması değil bu desteğin sanat alanında nasıl bir güç ilişkisi ürettiği.
Contemporary Istanbul Türkiye’de çağdaş sanat piyasasının dinamiklerini belirleyen en geniş çaplı fuar. Bu pazarın üzerine inşa edildiği yapısal zemin ve etrafında dönen etik tartışmalar giderek derinleşiyor. Barındırdığı sınıfsal uçurumlar, marka güdümlü yapısıyla kentsel/kültürel eleştirilerin odağında kalmaya devam edecek gibi görünüyor.
Bu tablonun en sarsıcı yanı, sanatçının duyarlılığının bu pazarda uğradığı aşınma. Toplumsal cinsiyet, savaş, yıkım ve travmalarla tekinsiz bir dünyaya işaret eden sanat eserleri, markalarla ortaklık projeleri adı altında marka lansmanına dönüşüyor.
Kurumsal devlerin isimlerinin, sanatçıların ve eserlerin önüne geçerek sunulması, sanatın nasıl araçsallaştırıldığını açıkça gösteriyor. Sanatçı ise kendini tam da tekinsiz hissettiği bir dünyanın reklam yüzü olarak buluyor.
A.A. Murakami'nin BMW (Borusan Otomotiv) "desteğiyle" sergilediği projeye yakından bakarsak, basına iş birliği olarak yansıyan bu durumun sanatsal bir bağımsızlıktan ne kadar koptuğunu görebiliriz. A.A. Murakami'nin SYMBIOSIS (Simbiyoz - Birlikte Yaşam) adlı enstalasyonu markanın vizyonunu yansıtması için özel olarak ısmarlanmış. Otomobil endüstrisinin sanatı kendi tasarımlarının bir uzantısı olarak görmesinin klasik bir örneği. Bu tür ortaklıklar sanatçıları markanın prestijini artırmak için çalışan tasarım geliştirme departmanlarına dönüştürüyor.
SYMBIOSIS (Simbiyoz - Birlikte Yaşam), A.A. Murakami
Tersane İstanbul'un soylulaştırılmış zemininde sanat eleştirel doğasından sıyrılmış gibi duruyor. Fuarın hiper-gerçek ortamı, eleştirinin kendisini lüks bir tüketim nesnesine dönüştürerek yutuyor.
Sosyolog Pierre Bourdieu’ye göre, toplumda gerçek bir saygınlık ve prestij elde edebilmek için para tek başına yeterli değildir. Sermaye sahiplerinin bu maddi gücü mutlaka kültürel sermaye ile meşrulaştırması gerekir. Toplumsal statüsünü sağlama almak isteyen sermaye tam olarak bu yüzden, sanatı ve kültürel birikimi bir prestij aracı olarak satın alma hırsıyla hareket ediyor.
Soruna Küresel Güney ekseninden bakıldığında ise kültürel sermaye inşası çok daha sert ve dışlayıcı bir sınıfsal sınır çizme eylemine dönüşüyor. Refahın tabana yayılmadığı bizim gibi coğrafyalarda dev markalar, çağdaş sanatı, dışarıdaki kaotik gerçeklikten yalıtılmış korunaklı bir 'küresel merkez' illüzyonu kurmak için kullanıyor.
Diğer yandan izleyiciye böylesine geniş bir seçkiyi bir arada görmek bir şans olarak sunulsa da yüksek giriş ücretleri bu deneyimi yalnızca dar ve ayrıcalıklı bir kesimin deneyimlemesine izin veriyor. Bilet fiyatlarının, organizasyonun maliyetinden çok, sınıfsal bir ayrım ve seçkinleştirme hedeflenerek belirlendiğini düşünmemek elde değil.

Üstelik fuarın açılış resepsiyonunda yaklaşık 180 kilogramlık dev bir orkinosun davetlilerin gözü önünde parçalanması, bu sermaye iştahını kelimenin tam anlamıyla somutlaştırıyor. Çağdaş sanatın ekolojiyi, türcülüğü ve yaşam hakkını sorguladığı bir çağda devasa bir canlının bedenini parçalamanın estetik bir şova çevrilmesi çağımız kapitalistlerinin kibir ve hoyratlığını yüzümüze vuruyor. Veganlara ve tüm etik duyarlılıklara adeta meydan okuyan bu kanlı gösteri, sanatın duyarlılığını ezip geçerek gizlenemez bir görgüsüzlüğe ve Contemporary Istanbul’un lüks düşkünlüğünü sergilediği bir sirke dönüşüyor.
Baruter'in balerinlerinin semirmiş bedenleri yeniden gözümün önüne geliyor, gülümsüyorum…
|
Sergiden notlar Bu yıl, 21'i yurt dışından olmak üzere 22 yeni galerinin katılımıyla etki alanını daha da genişleten Contemporary Istanbul, küresel sanat ortamının birçok paydaşını tek çatı altında topladı. 16 ülkeden 70 galeri, uluslararası arenada görünür olmak, sanatçılarını küresel dolaşıma sokmak ve sanat piyasasına katkı sağlamak için bir araya geldi. Contemporary Istanbul’un 21. edisyonunda 736 sanatçıya ait 1372 eser yer alırken organizasyon kapsamında Türkiye ve yurtdışından binden fazla koleksiyonerin davetli olarak ağırlandı. Sergide görülmeye değer birçok eser vardı. Asya’dan katılan galerilere ilgi yüksekti. Kendi adıma Japon ressam Katsushika Hokusai'nin baskı resimlerini görünce heyecanlandım. Sanatçı en çok Büyük Dalga olarak da bilinen Kanagawa açıklarında Dalga altı isimli resmiyle biliniyor.
|
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN
|
Thirty-six Views of Mt. Fuji: In the Mountains of Totomi Province, Katsushika Hokusai
The Bunnyman, Johny Depp

