Çocukken çizgi film izlemeyen var mıdır?
Sanmıyorum.
Animasyonların hayal dünyasına daha kolay girebildiğimiz zamanlardı.
Büyüyüp yetişkin olduğumuzda sanki o hayal dünyasını hızla terk etmemiz gerekiyormuş gibi birçoğumuz tarafından terk edildi.
Canlandıranlar Festivali size bu büyülü dünyayı yeniden keşfetme imkânı sunuyor.
Bu festival, yetişkinler için—özellikle son zamanlarda yaşadığımız baskı ve karamsarlık ortamında— hayal edebileceğimiz bir dünya için ilham bile verebilir.
14. Canlandıranlar Uluslararası Film Festivali 19–25 Ekim tarihleri arasında İstanbul’da izleyiciyle buluşuyor.
Ben kaçırmayı düşünmüyorum. Sizi de bu büyülü dünyaya davet ediyorum.
Berat İlk ile bağımsız animasyon ve canlandıranlar üzerine
Türkiye'de bağımsız animasyon sanatına katkıda bulunan sadece birkaç kurumsal yapı ve festival var. Canlandıranlar Derneği bunların başında geliyor.
Dernek, 2013 yılından beri düzenlediği Canlandıranlar Uluslararası Film Festivali ile animasyon sanatçılarını ve animasyon severleri bir araya getiriyor. Bu yıl “Daha Neler!” temasıyla Türkiye’den ve dünyadan animasyon filmlerini; gösterimler, özel seçkiler, ustalık sınıfı, sunum, söyleşi ve atölyelerle birlikte animasyon severlere sunuyor.
Berat İlk, 2013'ten itibaren Uluslararası Canlandıranlar Film Festivali'nin başkanlığını yürütüyor. Biz de bu vesileyle kendisiyle bir araya geldik.
Berat İlk
- Festivali konuşmadan önce Canlandıranlar hakkında bize biraz bilgi verebilir misiniz?
İlk önce beni buraya davet ettiğiniz için çok teşekkür ederim. Sizin de biricikliğiniz bağımsızlığınızdan geliyor. Geçmiş olsun. (T24'e 30 Eylül 2026'da getirilen erişim yasağı kararı için)
Canlandıranlara aslında isminden başlamak isterim. Animasyon yabancı bir kelime, Türkçesi canlandırma. Canlandıranlar da bu işi yapan herkes. O yüzden ismimizi önemsiyoruz. Çünkü çizgi film ve animasyon bölümleri var. Ben de buralarda ders de veriyorum. Hatta Eskişehir Çizgi Film ve Animasyon Bölümü mezunuyum, ilk mezunlarındanım. Burada genelde çizenleri kapsaması ya da teknik üzerinden adlandırılması bana doğru gelmiyor. Bir de animasyon çok büyük bir ekip işi. Bizim yazana, çizene, çekene, boyayana, seslendirene, müziğini yapana, satana bir sürü insana ihtiyacımız var. Bunları da kapsasın diye ismimiz Canlandıranlar.
2008 yılında Bilgi Üniversitesi öğrencilerine yönelik kısa bağımsız canlandırma film atölyeleri düzenliyordum. Bu düzenlediğimiz atölyelerde filmler ürettik.
- Bilgi Üniversitesi'ndeki atölyeler Stop Motion üzerine miydi, daha çok animasyon mu? Sizin daha çok Stop Motion çalıştığınızı biliyorum.
Doğru, benim profesyonel olduğum alan Stop Motion. Hatta Bilgi'de 2006 yılında Stop Motion dersini açtım. Sanırım üniversitelerde benden önce Stop Motion dersi yoktu. Vedat Ar'ın, Mimar Sinan'ın Tatbiki ve Uygulamalı Güzel Sanatlar Okuluyken yaptırdığı kendi stüdyosunda Stop Motion reklam filmleri var. Onları Turgut Çeviker'in araştırmalarından biliyoruz. Ama üniversitelerde Stop Motion dersi, bildiğim kadarıyla benim açtığım derslerle başladı.
Bilgi Üniversitesi'ndeki atölyelerde tekniği önemsemiyorduk, çizerek de yapabiliyorduk. Orada chalkboard denir ya da whiteboard diye de geçiyor, bildiğimiz beyaz tahtalara çizilerek yapılan animasyonlar da vardı ürettiğimiz, Stop Motion'lar da vardı. Ama asıl önemlisi, bu filmlerden Nazım Ulusoy'un Yırtık filmi Ankara Film Festivali'nde Jüri Özel Ödülü aldı. Bu beni çok motive etti. 2010 Avrupa Kültür Başkenti zamanında bir proje yazdım: Canlandıranlar Yetenek Kampı. Proje kabul edildi. Avrupa Kültür Başkenti zamanında yapılan tek animasyon projesiydi ve biz film üreterek başladık.
2010'u milat alırsak, Avrupa Kültür Başkenti desteğiyle biz Yetenek Kampı ile film üreterek başladık. Ondan sonra baktık ki !f gibi festivaller kapanıyor, biz ürettiğimiz filmlere yer bulamıyoruz, gösterim yeri bulamıyoruz, görünür olamıyoruz. Başka sorunları da acaba nasıl çözeriz derken 2011 yılında Canlandıranlar Derneği'ni kurdum ve çoğalmaya başladık. Kurulduğumuzdan beri kâr amacı gütmeyen bir derneğiz ve gönüllülük üzerinden çalışıyoruz. Ben de dahil ekipteki herkes gönüllü. 2012 yılında ASIFA Türkiye'yi kurdum. Bu da Uluslararası Animasyoncular Derneği'nin Türkiye şubesi. 2013 yılında da festivale başladık. Çünkü bizden önce Efe Efeoğlu'nun düzenlediği İstanbul Animasyon Festivali vardı. O da maddi imkansızlıklardan artık yapılamamaya başladı. Öyle olunca… ana akımların içerisinde animasyon; kısa, deneysel, belgesel gibi türlerin arasında bir sepette yer alıyordu o zamanlar.
- ASIFA'nın temel kuruluş amacı neydi daha çok?
ASIFA'nın temel amacı Soğuk Savaş yıllarına dayanıyor. O zamanlar internet yok, filmler analog. 35 mm ve 16 mm filmlerin dolaşımını sağlamak ve uluslararası gösterim yeri bulmak amacıyla kurulmuş. O yıllarda çok etkinmiş. Günümüzde ise hâlâ devam eden; 70'ten fazla ülkede binlerce üyesi olan, Annecy, Ottawa, Zagreb gibi büyük ve eski animasyon festivallerinin ortağı olan bir kuruluş olarak devam ediyor. Annecy 60 yıllık bir festival, bildiğim en eski festivallerden.
- Peki, bu festivalde bizi neler bekliyor? Festival seçkisine başvuran bağımsız filmlere baktığınızda yaratıcıların en çok hangi temalar etrafında dolaştığını görüyorsunuz? Ya da bizi bu yıl perdede nasıl bir ruh hali bekliyor?
Bu yıl festival yönetmenliğini Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Çizgi Film ve Animasyon Bölüm Başkanı Evrim Kavcar yaptı. Bir sürü ülkeden bir sürü film başvuruyor bize. Özellikle Türkiye'den olanlara biz daha çok yer vermeye çalışıyoruz. Gösterim yeri ve seyirciyle buluşması için imkân yaratmaya çalışıyoruz.
Toplamda 14 seçkimiz, 90 kısa filmimiz, 5 uzun metrajımız var. Bunların 66'sı uluslararası, 10'u ulusal, 6'sı yarışma dışı film. Toplam 90 filmin içinde onur konuğumuz Thomas Renoldner'in iki tane seçkisi var. Biri "İlham Kürü" dediğimiz, Thomas'ın etkilendiği filmlerden oluşan bir seçki. Diğeri de Thomas'ın kendi filmlerinden oluşan bir seçki.
Thomas Renoldner
Festival olarak şöyle bir manifestomuz var: Canlandıranlar insan odaklı projeler yapıyor, odağımızda insan var. Festivalin odağında da insan var. Bizim her sene bir onur konuğumuz oluyor. İlk sene, 2013'te buna başladığımızda onur konuğumuz Nelson Shin'di. Shin; Star Wars'ta ışın kılıcının yaratıcısı, Pembe Panter animatörü olarak hayatına başlamış, sonrasında AKOM diye bir animasyon şirketinin CEO'su olmuş, üç yerde stüdyosu var: Amerika'da, Çin'de ve Kore'de. Nelson buraya geldi, bize filmlerini getirdi, kendisini getirdi. Nelson'la filmleri izleyip, onu etkileyen filmleri onunla birlikte izleyip yeni yetenekleri onunla buluşturarak, projelerini konuşturarak, ondan ilham alarak devam ettik. Michel Ocelot'lar, Lea Zagury'ler, Sayoko Kinoshita'lar gibi dünyanın bir sürü yerinden, hemen hemen her kıtadan konuğumuz oldu. Biz 2013 yılından beri kesintisiz, aralıksız devam ettirdik bu festivali.
Şimdiki festivallere, özellikle ana akım festivallere baktığınızda film yapımlarını destekleyen platformlar da eklendi. Ama bizim alamet-i farikamız Yetenek Kampı'ndan geliyor. Bizim ürettiğimiz filmler festivali doğurdu, biz biraz ters başladık ve bunu devam ettiriyoruz. Yetenek Kampı'nın bu sene 16. senesi.
Festivalimiz 19-25 Ekim tarihlerinde Fransız Kültür Merkezi, İBB Beyoğlu Sineması, İBB Sinema Ofisi ve İMC gibi mekanlarda olacak. Programımız web sitemizde var. Filmlerin künyeleri, bilgileri, seçkilerimiz ve etkinliklerimiz ayrıntılı olarak yer alıyor çünkü dolu dolu bir programla geliyoruz.
Toplam 90'dan fazla kısa filmimiz, 5 uzun metraj filmimiz var. Bunların içinde 14 seçki, masterclass'lar (ustalık sınıfları), söyleşiler ve atölyeler yer alıyor. Sektöre dair bir buluşma olan "Yönetmenler Çemberi" var. Bunların hepsi bir hafta içinde bu mekanlarda gerçekleşecek.
Thomas'ın ustalık sınıfı, "Sanatçı Olarak Yaşamım" başlığıyla kendi yolculuğunu filmleri üzerinden anlatacak. Diğer bir ustalık sınıfında Myoung Baek, "Animasyona Başlamak" adlı bir sunum yapacak. Uzun metrajlarımızdan Blaze filmi ilk defa Türkiye'de prömiyerini yapacak. Blaise filminin senaristi geliyor, Clemens Lebatteux ile senaryo üzerine bir söyleşimiz olacak.
Onun dışında Saygı Kuşağımız var. Yılmaz Büyükerşen'in Maarif filmi gösterilecek. Aynı zamanda Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Felsefe Bölümü'nden Doçent Doktor Mehmet Şiray'ın katılımıyla, Başak Ürkmez'in moderatörlüğünde film üzerine bir söyleşi yapılacak.
Persepolis, Marjane Satrapi
Uzun metrajlarımız arasında Marjane Satrapi'nin Persepolis filmi var. Marjane'ın aramızdan ayrılması bizi de çok üzdü, kendisini getirmeyi çok istedik ama denk gelmedi. Filmi Persepolis ile aramızda olacak. Gezegenler diye bir filmimiz var. Murakami'nin öykülerinden yola çıkan Kör Söğüt Uyuyan Kadın var. Gezegenler bence çok ilginç bir film, izlenmesini tavsiye ediyorum. GUPI'nin sunduğu Demir Çocuk (Iron Boy) var.
Bunun dışında atölyelerimiz olacak. Animasyona başlamak isteyen ama bir türlü başlayamayanlar için atölyeler herkese açık. Katılanların sadece kayıt formunu doldurması gerekiyor çünkü atölyelerin bir kapasitesi var, onun üstüne çıkamıyoruz. İlgili olan, seven herkes gelebilir, atölyelerimize katılabilir.
Atölyelerimizin dışında Restorasyon Kuşağı var: Sinemanın Hafızasına Yolculuk. Tonguç Yaşar'ın Amentü Gemisifilmini restore ediyor Sami Şekeroğlu Sinema-TV Merkezi. Başak Ürkmez'in de arşivde sinemanın hafızasına yolculuk turu olacak, bunun için de kayıt almaları gerekiyor.
- Geçtiğimiz haftalarda İzmir'de Nâzım Hikmet sergisine gitmiştim ve orada Nâzım Hikmet'in senaryosunu yazdığı, Rus yapım şirketi Soyuzmultfilm tarafından yapılan ödüllü "Hanene Huzur Dolsun" ve "Sevdalı Bulut" filmlerini ilk kez gördüm ve çok heyecanlandım. Bu filmlerin ilk kez Canlandıranlar Film Festivali'nde gösterildiğini öğrendim. Canlandıranlar Festivali'nde bu tür sürprizleri olan, arşivden ortaya çıkan üç film sayarsanız hangilerini söylerdiniz?
Nâzım Hikmet'in filmleri benim açımdan da çok önemli. Çünkü Türkiye'den çok iyi karakter tasarımcıları, çok iyi yönetmenler, tek başına çok iyi filmler yapan insanlar bulabiliyorsunuz. Ama toplu bir hareket yok ve o toplu hareketi aslında Canlandıranlar'da bir tek görüp bulabiliyorsunuz. Onun da katmanlı yapısı çok görünemiyor ya da bağımsız olduğumuz, kısıtlı imkanlarımız olduğu için kendimizi çok iyi duyuramıyoruz.
Ama arşiv tarafımız da var. Saygı Kuşağı, festivalin en önemli bölümlerinden biri. 2013 yılında Melih Güneş, Yapı Kredi Yayınları'ndan bu filmleri ve kitabı çıkardığında ben de çok şaşırdım. Çünkü Nâzım Hikmet'in senaryo yazdığını bilmiyordum. Ondan sonra filmlere ulaştık. Melih Güneş sağ olsun geldi, sadece filmleri vermedi, üstüne söyleşi de yaptı ve filmleri nasıl bulduğunu anlattı. Kendisi aynı zamanda bahsettiğiniz serginin de küratörüydü. Ben de gezdim, çok güzel bir sergiydi.
Senaryo ve hikâye, özellikle Yetenek Kampı'nda çok önemsediğimiz bir konu. Çünkü Türk canlandırma filmlerinde senaryo ve hikâye biraz zayıf kalıyor. Biz onu odağımıza alıp geliştirmeye çalışıyoruz. Ses ve müzik de biraz öyle, bir de yapım. Bunları elimizden geldiğince güçlendirmeye çalışıyoruz.
O yıldan beri üç film sayarsam daha fazla da çıkar. Tonguç Yaşar'ın Amentü Gemisi var. Bu sene de Mimar Sinan Üniversitesi Sami Şekeroğlu Sinema-TV Merkezi'nde Başak Ürkmez'le birlikteyiz. Geçen sene Saygı Kuşağı'mızda Cemal Erez'in 65 KV filmini restore etmiştik. Cemal Erez'i kaybettik; kendisi benim hocamdı, arkadaşımdı. Çok sevdiğim, ilham aldığım bir animasyon sanatçısıydı Cemal Erez, Bağımsız animasyon filmleri yapmasının yanı sıra Gramsci'nin mektuplarını çevirmişti. Yeni bir sergiye hazırlanıyordu, onu tamamlayamadan aramızdan ayrıldı.
- Festivaller dışında sitenizden böyle bir arşiv erişim imkânı var mı?
Gönüllülük üzerinden yürüttüğümüz ve bütçemiz olmadığı için her şeyi sağlamamız mümkün olmuyor. Arşivlerin tamamı bende kayıtlı duruyor. Çoğu pelikülde olduğu için onların dijitale aktarılmasını da yapıyorum. Eskişehir'deki hocalarımızdan Tahsin Özgür'ün Kebaba Luba diye 35 mm bir filmi vardı, onu da dijitale aktardık.
Animasyona biraz ilginiz, merakınız varsa Canlandıranlar Festivali'nde bunları bulmanız mümkün. İnsanlar haklı olarak YouTube'da ya da Google'da aratarak bulabileceklerini düşünüyorlar ama henüz o aşamaya gelemedik. Ben de animasyon yolculuğuma 16 mm kamerayla başladım. Dijitale aktarmadığınız ve YouTube'a ya da herhangi bir dijital mecraya yüklemediğiniz zaman bulunması kolay değil.
- Geçtiğimiz yıl Canlandıranlar Festivali'ne geldim. Çok şaşırtıcıydı, aslında ben çok daha fazla ilgi bekliyordum. Sizce bunun nedeni ne? Animasyon niş bir izleyici kitlesine mi hitap ediyor yoksa yeterince tanıtım yapılamıyor mu?
Bir sürü nedeni olduğunu düşünüyorum; başta Türkiye'deki ekonomi ve gündem geliyor. Bu gündemden uzaklaşmak, biraz nefes almak, farklı dünyalara yolculuk yapmak isteyenler için festivalde çok güzel filmlerimiz var. Uzun, kısa, her teknikte, her çeşitte, her ülkeden ve bütün yaşlara hitap eden filmleri izlemelerini tavsiye ediyorum.
Seyirci gözlemimi şöyle paylaşabilirim: 2010'da ilk gösterimlerimize Bilgi Üniversitesi sinemalarında başladık. Sonra Bilgi Üniversitesi'ne içki yasağı geldi. Biz de İstanbul'un en prestijli mekânı olan, filmlerin açılışlarını yaptığı Beyoğlu'na çıkalım dedik. Beyoğlu'na çıktık, ardından terör saldırıları başladı ve kesmek zorunda kaldık.
Şimdi baktığınızda Beyoğlu'nda Fransız Kültür Merkezi ve yeni açılan, bir süre kapalı kalmış olan İBB Beyoğlu Sineması var. Biz bu süreçte hiç ara vermedik, pandemide bile festivali yaptık. Fransız Kültür Merkezi başından beri destekçimiz, en önemli salonlarını veriyorlar bize. Ama orada da hep sınırlarımız var. Gönlümüzden gece de göstermek geçiyor çünkü çalışanlar, öğrenciler oluyor. Çalışan insanlar için belirli gündüz saatlerinde ve hafta içi gelmek çok zor. Fransız Kültür Merkezi'nin sinema salonu her zaman 22.00'de kapanıyor ve bunu değiştiremiyoruz. İBB Beyoğlu Sineması da 22.00'de kapanıyor. Dolayısıyla 24.00'e film gösterimi koyamıyoruz.
Özellikle Türkiye'den filmleri izleyiciye ulaştırmak adına çok tekrar yapmak istiyoruz ama iki yerde ikişer defa gösterebiliyoruz, ikiden fazla gösteremiyoruz. Karşıda, özellikle Kadıköy'de, Müze Gazhane'de gösterimler yapıyorduk daha önce. Belediyelerin imkanlarının kısıtlanmasından dolayı onları da yapamaz olduk. Her şey yapılmamak üzerine olduğu için elimizden bu kadarı geliyor.
- Diğer yandan ülkemizde kırılamayan bir algı var: "Çizgi film çocuk içindir." Bu algı devam ediyor mu sizce?
Bence çizgi film herkes içindir. Festivalimiz, gönlümüzden herkesin gelip izlemesi geçse de çocuklara yönelik değil, büyüklere yönelik bir festival. Çocukları da çok sevdiğimiz için geçen sene Beyoğlu Sineması'nda Gazze seçkisi gösterdik, çok güzel sözsüz filmler buluyoruz. Bu sene de sponsorlarımızdan GUPI'nin desteğiyle " “GUPI Sunar" kuşağımız olacak ve bundan sonra her sene devamını getireceğiz. Uzun metrajlardan Iron Boy (Demir Çocuk) filmini göstereceğiz çocuklar için. Ona da bütün çocukları ve ailelerini bekleriz.
- Sektörde bir dayanışma ruhu var mı? Reklam sektöründe çalışan birçok animasyon sanatçısı var aslında ama sosyal medyada Canlandıranlar'ı çok görmüyorum. Sadece sayfanıza girerek ya da sizi takip ederek görebiliyoruz, yoksa ben mi yanlış görüyorum? Sektör içinde bir dayanışma eksikliğinden söz edebilir miyiz?
Bence edebiliriz, benim gözlemim en azından öyle. 1990 yılından başlayan öğrencilik hayatımı da katarsak, mezun olduktan sonra İFR Anima'da çalışmaya başladım. Sonra Anima'nın kurucu ortaklarındandım, bir süre reklam yaptım ve oradan ayrıldım. 1990'dan bu yana gözlemimi paylaşacak olursam, bir araya gelememe durumu var. Gündemdeki haberlere baktığınızda da aynı sorunumuz var; hiçbir konuda bir araya gelemiyoruz.
Eğitim sistemimize girersek çıkamayız ama eğitim sistemimizde bir ekip formasyonu, grup olarak çalışma formasyonu da yok. Bir araya gelinen Türkiye'deki tek platform Canlandıranlar. Burada hepimiz gönüllü olarak, bu işi sevdiğimiz için yapıp sürdürmeye çalışıyoruz. Gençlere de bilgimizi, birikimimizi aktarmaya ve sürecin kesintisiz ilerleyebilmesi için önlerini açmaya çalışıyoruz.
Eskiden televizyonda, NTV ya da CNN gibi kanalların sanat programlarında bunu duyurabiliyorduk. Şu anda olay sosyal medya ve YouTube'da. Sosyal medyada da çok güzel, çok yetenekli gönüllülerimiz var, canla başla çalışıyorlar ama gücümüz duyurularda ancak bu kadarına yetiyor.
Reklam konusuna dönersek, 1990 yılından beri baktığımızda Türkiye'de animasyonun amiral gemisi reklamdı. Ama o durum değişti; artık reklam değil, oyun sektörü amiral gemisi oldu. Animasyonun teknolojik bir yönü olduğu ve kullanılan teknolojinin ilerlemesi çok hızlı olduğu için amiral gemileri değişti.
- Gençleri desteklemek için kurduğunuz Canlandıranlar Yetenek Kampı'na her yıl ortalama ne kadar başvuru alıyorsunuz?
Değişiyor. Web sitemizden ve Instagram, LinkedIn, TikTok gibi sosyal medya hesaplarımızdan duyurular yapıyoruz, başvurular online alınıyor. Her sene üç kişiden oluşan bir seçici kurulumuz oluyor. Başvuranlar online olarak sinopsis, storyboard, özgeçmiş ve projenin bitmiş halini gösteren bir görsel yolluyorlar. Seçici kurulumuz bunları değerlendirip altı projeyi seçiyor.
Bu sene 16. Canlandıranlar Yetenek Kampı'nı yapıyoruz. Şimdiye kadar 30'dan fazla kısa bağımsız canlandırma filmi ürettik. Avrupa Kültür Başkenti dönemindeki temamız İstanbul'du, o filmler hâlâ gösteriliyor. Yurt içi ve yurt dışında bir sürü ödül aldılar ve almaya devam ediyorlar. Geçen senenin Yetenek Kampı filmlerinden Doğa Kılcıoğlu'nun Kirpik filmi de bir sürü ödül aldı, almaya devam ediyor. Yanılmıyorsam bu sene Oscar'a başvuracak.
Yetenek Kampı'nda senaryo gelişimi, proje tasarımı, karakter tasarımı, ses tasarımı, müzik, festival yolculuğu, festival stratejisi, bütçe ve yapım koşulları gibi birçok konuda projelerin yanında olmaya çalışıyoruz.
- Festivallerin animasyon filmleri için beklediği belirli bir yapı mı var? Yarışmalarda belirli formattaki filmler mi daha çok ödül kazanıyor?
Bu konuda bilimsel bir araştırmam yok, gözlemimi söyleyebilirim. Bahsettiğim strateji daha çok şununla ilgili: Filmi yapanlar için süreci tarif etmek gerekirse, dizlerinizin üstünde bir maraton koştuğunuzu düşünün. Film bittiğinde aslında siz de bitiyorsunuz ama orada başka bir evre, festival maratonu başlıyor. Bir sürü festival var ve bunlara artık FilmFreeway gibi platformlar üzerinden başvuruyorsunuz. Eskiden kaset ya da film yollardınız; bu çok maliyetli ve zaman alan bir işti. Şimdi o süreç kısaldı ve hızlandı.
Dünyanın her yerinde ulaşabileceğiniz bir sürü festival var. Hangisiyle başlayacağınıza karar verirken festivallerin şartnamelerine dikkat etmek gerekiyor. Bazıları "İlk önce bende gösterilmesi lazım," şartı koşuyor. Bunlara dikkat etmeden festival yolculuğuna çıkarsanız istediğiniz her yere başvuramayabiliyorsunuz ya da filminizin ödül şansını kendi kendinize azaltmış oluyorsunuz. Diğer durumlar daha çok o yılki jürinin ya da festivalin kararı şeklinde oluyor.
Biz Yetenek Kampı'nda film üreterek başladık ve festivali yapıyoruz. Bu seneki 14. Canlandıranlar Uluslararası Film Festivalimizin ana jürisinde Avusturyalı sanatçı Thomas Renoldner, Güney Kore'den Myoung Baek ve Türkiye'den Sinem Vardarlı var. Dernekten ve dernek dışındaki üyelerden jüriyi oluşturuyoruz ki Yetenek Kampı'ndan çıkan filmler de başvurabilsin. Çünkü başvurabilecekleri ulusal festival sayısı çok fazla değil.
- Bugün dünyaya baktığımızda karakterize olmuş bir Amerikan çizgi filmi ve Japon animeleri var. Türkiye'ye geldiğimizde durum ne? Özgün bir görsel dili ve anlatım dili olan bir animasyondan bahsedebilir miyiz?
Bahsedebiliriz, hem de kısa filmler üzerinden bahsedebiliriz. Bu hep gelen bir sorudur: "Bizim neden uluslararası boyutta bir filmimiz, bir karakterimiz yok?" Bunu yıllarca Nasreddin Hoca, Gülderen Sultan ve Keloğlan üzerinden yapmaya çalışmışlar. 1950'lerde böyle bir sepet yapmışlar. Ama filmlerin hikayesi, Turgut Çeviker'in Türk Canlandırma Tarihi belgeselinden gördüğümüz kadarıyla tamamlanamamış, filmler banyoda kaybolmuş gibi kesintiler var. Bu da çok moral bozucu bir şey.
Yakın zamana geldiğinizde çıkan bazı uzun metraj filmler de var ama vizyon kaçıran, yayın kaybeden projeler oluyor. Bahsettiğiniz başarıyı yakalayanlar benim gördüğüm kadarıyla kısa bağımsız canlandırma filmleri, hem de 1970'li yıllardan beri varlar. Ama bunlar sadece festivallerde yer buldukları, sonrasında yeterince arşivlenemeyip gösterilemediği ve izleyiciye ulaşamadığı için kayboluyorlar.
Turgut Çeviker'in Türk Canlandırma Tarihi belgeselinde Meray Ülgen'in kibritlerle yaptığı Stop Motion bir film olan Bir Gün'ü gördüm.
- Bu film kaç tarihli?
1970 yılında Robert Kolej Hisar Kısa Film Yarışması'nda birincilik ödülü almış, ondan sonra bir daha gösterilmemiş. Ta ki 2022 yılındaki Saygı Kuşağı'mıza kadar. Meray Bey'i buldum, sağ olsun Almanya'da yaşıyordu, kalktı buraya geldi. Filmini dijitale çevirdi. Hem filmini perdede izledik hem kendisiyle sohbet ettik hem de bunu kayıt altına aldık. Bunlar aslında var.
Canlandıranlar'a gelirseniz bu sene de Maarif filmimiz var. Bu da 1988 yapımı. Ben Eskişehir Çizgi Film Bölümü 1996 yılı mezunuyum, ilk mezunlarındanım ama bu filmi daha yeni buluyorum. Hatta dün Eskişehir'de filmin yapımcısı Yılmaz Büyükerşen Hoca ve yönetmeni Kazım Sezgin ile video röportaj yapıp bunu kayıt altına aldık. Bu sene Saygı Kuşağı'mızda Maarif filmimiz var. İzleyicilerimiz gelirse hem Maarif filmini izleyecekler hem video röportajımızdan kesitler olacak hem de Mimar Sinan Üniversitesi Felsefe Bölümü'nden Doçent Doktor Mehmet Şiray'ın katılımıyla bir söyleşi gerçekleşecek. Bu soruların cevabı biraz bizim festivalde var. Bunların gösterilmesi ve izleyiciye daha çok ulaştırılması gerekiyor. Bizim elimizden bu kadarı geliyor, keşke daha çok yapılsa.
- Peki, bugünkü öğrencilerinize baktığınızda şunu sormak istiyorum: Sizin öğrencilik yıllarınızdan bugüne neler değişti? Teknolojik olarak çok şey değişmiştir ama hem teknik olarak yazılımları kullanmada hem de kendilerine has bir dil bulmada ne durumdalar?
Bugün dersimizden bir örnek göstereyim. Bizim Nermin'in tasarladığı pop-up ödüllerimiz var. Para ödülümüz yok, keşke bir sponsor bulabilsek de ödülün yanında maddi bir destek de sağlayabilsek. Pop-up ödülümüzün tasarımını geçen sene Mimar Sinan çizgi film bölümü 1. sınıf öğrencileriyle keserek oluşturduk. Ferhat Akbaba yıllardır bu konuda bize destek veriyordu, o yapıyordu bu ödülleri. Bu sene de bunu devam ettirdik. Öğrenciler bu senenin ödüllerini sınıfta hazırlıyorlar. El emeği, göz nuru olan, Nerminlerin tasarımı olan ödülümüz yine öğrenciler tarafından kesilerek oluşturuluyor. Sonra bu ödülün üstüne bir sticker ile onu yapan öğrencinin adını yazıyoruz. Biz emeğe saygıyı çok önemsiyoruz, ekip çalışmasının önemini de altını çizerek vurgulamaya çalışıyoruz.
- Son yıllarda Türkiye'de pek çok devlet ve vakıf üniversitesinde çizgi film bölümleri açıldı. Bu çizgi film ve animasyon bölümlerinde altyapı yeterli mi? Bu bölümlerden mezun olanlar bu dalda iş bulabilecekler mi? Bir akademisyen olarak bu tabloyu nasıl okuyorsunuz?
Biz okuldayken de çok heyecanlıydık. Ben Eskişehir'de çok iyi bir bölümde okudum ve 1993 yılında rahmetli arkadaşım Deniz Mutlu ile birlikte Çizgi Film Günleri düzenledik. Çizgi Filmciler Derneği vardı, orada Tan Oral vardı. 25. Kare diye bir dergi vardı. Tan Hoca bizim için çok önemli, çok kıymetli bir isimdir. 25. Kare dergisinde Türkiye'nin ilk diplomalı animatörleri Tahsin Özgür, Cemal Erez ve Meral Erez'i görmüştüm. Sonrasında onların peşine düşüp kendilerini bulmuştum, Tan Hoca da bana çok yardımcı olmuştu. Onları okula getirdik, Çizgi Film Günleri yaptık. Hem kısa bağımsız filmler izledik hem de yönetmenleriyle söyleşi yaptık. O benim ufkumu ve önümü çok açmıştı.
Şu anki 1. sınıf öğrencileri de çok heyecanlı. Ama böyle başlıyoruz, sonrasında ülkenin ekonomik ve politik gündeminden genç oldukları için doğal olarak hepimizden daha çok etkileniyorlar. Bu heyecanları biraz kesilmeye başlıyor. Yine de onları toparlayıp derdini filmlerle anlatan, söylemek istediklerini yaptıkları filmlerle görselleştirenler oluyor; yapamayanlar da oluyor.
Günün sonunda şu an herkesin cebinde telefon var, animasyon araçlarına daha çabuk ulaşabiliyor gibi duruyor. Ama onu nasıl kullanacaksın, onunla ne yapacaksın gibi sorular benim başladığım zamanla aynı. Bu işi severek yapanlar gençlerle buluşursa, Canlandıranlar Festivali gibi platformlar artarsa ve bu buluşmalar çoğalırsa bence onların nefes alacağı alanlar daha çok olacak, ufukları ve önleri açık olacaktır.
Ayça Kartal var, Türkiye'nin çok önemli bağımsız canlandırma sinemacılarından. Dönüp baktığımda Yılmaz Büyükerşen var, senaryosunu yazmış. Nâzım Hikmet var. İlham almak istediğinizde bunlara bakabilirsiniz. "Bizim niye yok?" dediğimizde, ben bunları anlattım ve aktardım; siz de "Bunlar var," derseniz bu bilgi yayılabilir.

- Yapay zekâ araçları bağımsız üreticiler için bir fırsat mı yoksa geleneksel yöntemlerin sonunu mu getiriyor?
Bilmiyorum ama tahminlerimi söyleyebilirim. Ben 16 mm kamerayla başladım. O zaman bir kameranızın olması, film bulmanız gerekiyordu. Bir şeyi hareket ettirerek çekiyorsunuz ve saniyede 25 tane hareket yapmanız lazım. Bu hareketi çekerken görmüyorsunuz, bu bence hâlâ çok heyecanlı. Ben hâlâ 16 mm ya da 35 mm çekmek isteyebilirim. Reklam yaparken 100'den fazla reklam filminde çalıştım, 35 mm ile çektik. Onlarda bazen kamera filmi sarar, animasyonda felakettir ve buna "salata oldu" denir. Tekrar aynı şeyleri baştan çekmeniz gerekir. Bunlar benim yaşadığım şeylerin bana getirdiği heyecanlar.
Şimdi yeni başlayan, telefona ve yapay zekaya doğan çocuklar için başka bir dünya var. Bunu ben de gözlemliyorum ama şu bana çok ilginç geliyor: 3D animasyonun hızlanması 2000'li yılları buluyor, bize gelmesi ise 2005'leri buluyor diye düşünebilirsiniz. O yıllarda klasik çizgi filmciler, yani kâğıt ve kaleme çizerek yapanlar, asetatta boyayanlar "artık animasyon bitiyor" diyordu. Şu anda da dünyada dijital kullanım yaygın, kâğıt kalem pek kalmadı ama isteyen yine o eski teknikleri kullanıyor.
- Mimar Sinan'da eğitimler nasıl? Daha çok tablette, dijitalde mi çalışılıyor yoksa geleneksel yöntemler de var mı?
Hepsi var edilmeye çalışılıyor. Mimar Sinan bir devlet üniversitesi olduğu için imkanları kısıtlı. Binaya, ekipmanlara yatırım yapmaktansa insana yatırım yapmak daha önemli. Hayal gücü olmadan bu iş olmayacak. İnatçı olmanız, sevmeniz lazım; ondan sonra hangi teknikte yapmak istiyorsanız öğrenebilirsiniz.
Yapay zekanın (AI) girdiği noktada şunu söylemek istiyorum: Ben de merak ettiğim ve öğrenmek istediğim için yapay zekâ kullanıyorum. Şu anda süreç tamamlanmadı gibi geliyor. Genel olarak baktığımızda bu süreci bir "dijital orta çağ"a benzetenler de oluyor, ben de bunlara biraz yakın duruyorum. Tek fark, benim animasyon yolculuğumda eskiden "bu teknoloji animasyonu bitirecek mi?" diye tartışırken, şimdi "dünyayı mı bitirecek?" tartışmalarının yapılması. Olay animasyonun dışına çok taştı, o yüzden herkesi ilgilendiriyor. Bu soruların cevabı herkeste olabilir ama bende yok.
- Canlandırma sanatıyla kurduğunuz bağın en başına dönersek; çocukluğunuzda izlediğiniz ve sizi hayali, görsel bir dünya yaratmaya iten, üretimlerinize de yön veren ilk çizgi film hangisiydi?
TRT'de bir sürü çizgi film izliyordum. Ben 1970 doğumluyum. Akbank'ın, Ziraat Bankası'nın hafta sonu çocuk matineleri olurdu, orada Asteriks izlerdik. Onlar çok hoşuma gider, ilgimi çekerdi.
TRT'de daha küçükken, Yeşilçam sinemasında Klink diye iskelet adam olan bir karakter vardı. Ben onu hiç çözememiştim. 4-5 yaşlarındayken televizyonda görünce "Bu iskelet nasıl hareket ediyor?" diye düşündüğümü hatırlıyorum.
Hafta sonları ailemin beni götürdüğü bankaların düzenlediği çocuk kuşakları filmlerini ve o zaman sadece televizyon olduğu için reklam filmlerini hatırlıyorum. Billur Tuz reklamları vardı. Rahmetli Erim Gözen’in yaptığı filmler, Cinturato Pirelli reklamları, İzocam reklamı vardı. Orhan Büyükdoğan'ın yaptığı, Soyuzmultfilm yönetmenlerinden birinin yaptığı sessiz bir kirpi filmi vardı, o da çok hoşuma giderdi.
- Animasyon alanına yönelmek isteyen ya da kariyerinin başındaki gençlere vereceğiniz tavsiye ne olurdu?
Canlandıranlar Film Festivali'ne gelmeleri ve bizi sosyal medyadan takip etmeleri iyi bir başlangıç olur. Film izlemeleri çok önemli. Biraz klişe olacak ama klişeler filmde çok kullanılan ve yararlı şeylerdir; kitap okumaları, konsere gitmeleri gerekir. Çünkü animasyon birçok disiplini içinde barındıran bir alan. Teknolojik tarafı da olduğu için teknolojiyi de takip etmeleri gerekiyor.
Animasyon aynı zamanda bir hareket sanatı. Derdinizi anlatabilir, belgesel yapmak istiyorsanız bunu kullanabilir, eğitimde değerlendirebilirsiniz. Video klip, uzun film, kısa film ya da dizi yapabilirsiniz; size çok fazla imkân sunuyor ve bu çok çekici. Kısa ya da uzun bir şeyler üretebilirler. Ürettikçe de şunu görecekler: Animasyonda saniyede 25 kare geçiyor, siz o hareketi yaparken aylarınız, yıllarınız gidiyor. Ufak denemelerle başlayıp eğer seviyorlarsa devam etmeleri iyi olur.
Herkes yönetmen ya da karakter tasarımcısı olmak zorunda değil. Başta konuştuğumuz gibi hikâye ve senaryo çok eksik kalıyor, animasyon senaryosu yazan insanlara ihtiyaç var. Ses, müzik ve yapım alanında da çok ihtiyaç var, gözlerini bu taraflara da çevirebilirler. Festival yapmak isteyenler gelip bu işin nasıl yapıldığını Canlandıranlar'da öğrenebilirler. Biz biraz usta-çırak ilişkisiyle ilerliyoruz. Bilgi çağındayız ama bilgiye ulaşmak ve imkanlar herkese eşit sunulmadığı için hâlâ kolay olmayabiliyor. Canlandıranlar'da biz bütün bilgimizi ve birikimimizi açık bir şekilde her zaman herkesle paylaşıyoruz.
- Programımıza katıldığınız için çok teşekkürler.
Ben teşekkür ederim.
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN
|


