Son günlerde kulağımda sürekli Eypio’nun sesi ve hep aynı nakarat var:
Ben burdan ayrılamam şaşmadan pusulam,
Geceler farksızdır kancık bir pusudan,
Sevdik de katlandık inan her bokuna
Hepimiz öl'cez de gömün beni çukura
Girne açıklarında alabora olan gemideki yolcuların görüntüleri ve yardım çığlıkları, yalnızca ekranlardan izlememe rağmen, günlerdir gözümün önünden gitmiyor. Kendimi, içimden bu nakaratı söylerken buluyorum.
Girne açıklarındaki gemi kazası
Şarkının sözleriyle ona kattığım anlam arasında bir bağ var mı düşünmedim. Sadece melankolisi hüzünle karışık bir rahatlama etkisi yaratıyor. Özellikle “Gömün Beni Çukura” bugünlerde bir loop şeklinde kulağımda dönüp duruyor.
Çukur, arkası kesilmeyen felaketlerden dolayı içine düştüğüm(üz) çaresizlik durumu mu? Yoksa ülkemizin içinde bulunduğu durum mu? Bilemiyorum…
Medusa’nın Salı
Bu facianın görüntüleri, Théodore Géricault’nun 1818-1819 tarihleri arasında yaptığı Medusa'nın Salı adlı resmini hatırlattı bana. Resim, 200 yıl önce yaşanmış gerçek bir gemi kazasını konu alır.
Medusa’nın Salı
Kolonileştirmek üzere Senegal’e giden Fransız Kraliyet Donanması’na ait gemilerden biri olan Medusa karaya oturduğunda kaptan ve subaylar filikalara biner. Geride kalan yaklaşık 150 kişi gemi parçalarından yaptıkları derme çatma bir sala mahkûm edilir. On üç gün boyunca açlık, susuzluk, hastalık, cinayet ve yamyamlıkla karşı karşıya kalan bu insanlardan yalnızca 15’i kurtulur.
Géricault, kurtulanlardan dinlediği bu trajik hikâyeyi, zihninde yeniden kurgulayarak tek bir anı tuvalinde sonsuza dek dondurur: Salda hayatta kalanların 13 günün sonunda ufukta Argos gemisinini gördükleri an.
Medusa’nın kaptanı
Géricault’nun resmi, dönemin politik iklimini sert bir dille eleştiren çok katmanlı bir alegori olarak kabul edilir.
Géricault, bu trajediyi tuvale aktarırken, dönemin Fransa'sına, toplumsal eşitsizliklere ve insan doğasına ayna tutar. Liyakati yok sayan yozlaşmış devlet yapısını hedef alır. Otoritenin vurdum duymazlığını toplumsal bir çöküş alegorisine dönüştürür.
Uzun süredir denize açılmamış aristokrat birinin kraliyet sarayındaki ilişkileri nedeniyle gemiye kaptan olarak atanması, kaza sonrasında toplumda büyük bir tartışmaya neden olur.
Kurtulanların bir kitapta toplanan anıları salda yaşanan cinayetleri, hayatta kalmak için çaresizlik içinde ölülerin yenmesini, sistemin çöküşünün karanlık yüzünü ortaya koyar.
Resimdeki rotasız kalan sal; liyakatsiz yöneticiler elinde felakete sürüklenen Fransız toplumunun metaforu olarak yorumlanır. Yöneticilerin iktidarlarını sürdürebilmek uğruna halkı nasıl feda edebileceğinin metaforu…
Saldakilerin resimdeki ikonografik dizilimi, soldan sağa ve aşağıdan yukarıya doğru umutsuzluktan kurtuluşa uzanan güçlü bir piramit yapı oluşturur.
Kompozisyonun sol alt köşesinde ölü oğlunun cesedini tutan ve umutsuz bir ifadeyle boşluğa bakan yaşlı bir adam ölüm ve umutsuzluğa gönderme yapar ama bu imge yine de tek bir sabit anlama indirgenemez.
İktidar uğruna geleceğini ve evlatlarını tüketmek
Sanat tarihçilerine göre Géricault, bu imgeyle Dante'nin İlahi Komedya'sındaki Kont Ugolino figürünü ödünç alarak aristokrasinin yıkılışına bir atıfta bulunur.
Kont Ugolino ve çocukları/Auguste Rodin
Ugolino, vatanına ihanet ettiği için çocuklarıyla birlikte açlığa mahkûm edilen soylu sınıftan bir donanma komutanıdır ve çocuklarının gözünün önünde can verişini izler. Ancak Dante'nin anlattığı trajedinin dehşet verici yanı, Ugolino'nun hayatta kalabilmek için kendi çocuklarının cesetlerini yediğine dair karanlık imadır. Tıpkı çöken aristokrasinin, iktidarını koruyabilmek uğruna kendi geleceğini ve evlatlarını tüketmesi gibi.
Kompozisyonun ortasında yer alan figürler, ufuktaki belirsiz bir umuda uzanan halk kitlelerini simgeler. Piramidin tepesinde, ufka doğru umutla bez sallayan siyahi asker figürü görürüz. Kölelik karşıtı olan Géricault'nun, siyah bir figürü resimde hiyerarşinin ve umudun zirvesine yerleştirmesi son derece anlamlıdır. Bu noktada Medusa’nın Salı’nın, görsel olarak hiyerarşiyi tersine çevirerek toplumsal hiyerarşileri sorguladığını düşünebiliriz.
Géricault, Fransa'nın sömürgeleştirmeye gittiği Afrika yolunda, sömürülen siyahilerin ve terk edilen alt sınıfın aslında aynı salda, aynı kaderi paylaştığını belki de insanlığın kurtuluşunun bu hiyerarşinin yıkılmasında olduğunu vurgulamak istemiştir.
Géricault’nun resmi Fransa’daki Paris Salon Sergisi’nde sergilendiğinde Kraliyet yanlısı olan muhafazakârlar ve Cumhuriyet yanlısı muhalifler arasında çok sert tartışmalar yaşanmış.
Muhafazakârlar saldaki çürüyen cesetleri ve felaketi resmettiği için tabloyu iğrenç ve ürkütücü derecede gerçekçi bulmuşlar. Géricault 5-7 metre boyutlarındaki resminde ölüleri tasvir edebilmek için kadavralar üzerine çalışmış. Muhafazakârlar bu boyutlardaki tuvallere sadece krallar ve azizlerin resmedilmesi gerektiğini savunmuşlar.
Muhalifler ise eseri göklere çıkarmışlar, monarşinin çürümüşlüğünü, sömürge hırslarını yüzlerine vuran modern bir şaheser olarak değerlendirmişler.
Ancak politik tartışmaların, tablonun sanatsal değerinin önüne geçmesi, Géricault’nun yıpranmasına neden olmuş.
Bir salın içinde
Bugün Louvre Müzesi'nde sergilenen bu devasa eser, sömürgecilik hırsının, insan eliyle yaratılmış bir felaketin ve politik liyakatsizliğin anıtı olarak kabul edilir.
Medusa’nın Salı bugün hala güncelliğini koruyor. İsimler ve coğrafyalar değişse de toplum olarak o salın üzerindeyiz.
Medusa’nın Salı, bulundukları konumun gücünden ve ayrıcalıklarından vazgeçemeyen ama kriz anında görünmez olan, sorumluluk üstlenmeyen yöneticilerin tarihteki izdüşümüdür.
Temel ironi, yaşanan yıkımın asıl sorumlularının tablonun kadrajında hiç bulunmayışıdır. Her aşamada gündelik hayatımıza müdahil olanlar kriz anlarında ve sonrasında o çerçevenin dışına çekilir.
6 Şubat depremlerinin yarattığı yıkım, Kartalkaya'daki otel yangını, Girne açıklarında sulara gömülen feribot, Gülistan Doku cinayeti... Bunların hiçbiri salt talihsiz felaketler ve bireysel ihmaller zinciri olarak değerlendirilemez.
Sistemin ahlaki zeminini yitirmesi, insanların hayatta kalabilmek için birbirini tüketmeye zorlanması bir çukurda olduğumuz hissi verse de Kadın Milli Voleybol takımımızın başarıları bile bu çukurdan kurtulmanın mümkün olduğu umudunu güçlendiriyor.
Yine Eypio ile bitirelim:
Bu devran döner bir gün, dönme sakın yolundan
Hapislere düşmesin de girmesinler kolundan
Bi' ağrı var solumda, türküler kulağımda
....
Bu mevsimde memleketim nazlıdır
Anam dedi "Yazgıdır", mapuslar esaslıdır


