Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar.
Hem de iki defa.
İlki, Tan gazetesinin yıkımını tertipleyen devlet tarafından.
İkincisi, bizimkiler.
Onu mağdurluğunda kahramanlaştıran, Sovyetler Birliği'nden kaçıp siyasi mülteci olarak sığındığı Fransa’dan yurduna dönebildiğindeyse yazdıklarından rahatsız olup hain ilan edenler.
Milli Şef İnönü hükumetince tertiplenen Tan gazetesinin tahribinden sonra ülkede sol tevkifatların da başlamasıyla yurt dışına gitmeye mecbur bırakılan Zekeriya ve Sabiha Sertel çifti, Tayfun Belet’in Antalya’da Altın Portakal alan Roman Gibi belgesel filmiyle ‘’Nasıl da bilmiyorduk!’’ diyen seyredenleri şaşırttı.
Cumhuriyet tarihi boyunca devlet sık kurban yarattığından mağdurlar unutuluyor, günlük hayatımızın koşturmacasında sıradanlaşıyor. Vicdanımızı günümüze yönlendirmeyi engelliyor.
İster içeride hapiste, ister yurt dışında sürgünde, bayram tebriki yollarcasına onlardan zaman zaman söz ederken, vicdan radarımızın dışında kalanlar, yakınlarının sabırlı şefkatiyle, düşünce ve hayal güçlerinin zenginliğiyle ruh sağlıklarını sürdürebilirken Selahattin Demirtaş gibi edebiyat dünyasından ya da Osman Kavala gibi mahpushane dervişliğinin bilgeliğinden bizlere seslenebilenler de olabiliyor.
Zekeriya Sertel’in Hatırladıklarım ardından da Sabiha Sertel’in yazdığı aynı yılları anlatan Roman Gibi‘de acılarını hissederek anılarıyla yetinirken ‘’Bugün ne yapabilirim?’’ diye sormamak bizi edilgenleştiriyor, veba gibi yayılan şikayetler toplumu kötümser kılıyor.
Totaliter rejimlere özgü mağdurluğumuzda hedefimiz kolay ve tek: Devlet.
İktidardaki politikacıların kendilerini bir tuttuğu o malum devlet.
Yakın tarihçilerimize göre, bir sonraki benzerini 6-7 Eylül’de göreceğimiz Tan Olayları, Türkiye’de demokrasinin geleceğinin kırılma noktası, devletin başındakilerin kitleleri politikalarına alet ederek seferber etmesinin habercisiydi.
Alıştık, alıştırıldık.
Demokrat Parti'nin seçimlere gideceğini açıklamasına rağmen aydınların alkışladığı 27 Mayıs askeri darbe anayasasını, Taha Parla’nın ibretle işaret ettiği ‘’zinde güçler’’ tabiriyle meşru kılan Tarık Zafer Tunaya ve yandaş hukukçular, peş peşe gelecek askeri darbelere kapıyı açtılar.
Özür dilemek, özeleştiri yapmak aydınlarımızın geleneğinde yok.
Serteller bir duruşmada
Soğuk Savaş yıllarında Sovyetler ve Çin, NATO üyesi Türkiye’yi istikrarsızlaştırmak isterken, Cumhuriyet Gazetesi’nden çok partili parlamenter sisteme ‘’cici demokrasi’’ diyen İlhan Selçuk’un çağrıları, Doğan Avcıoğlu’nun ‘Devrim Gazetesi’nde müminleriyle hedefin ilanı, Mihri Belli’nin boş durmaması, Deniz Gezmiş ve kuşağını hırslarına kurban etti. 12 Mart ve 12 Eylül darbelerine ABD’nin yol vermesiyle artık askerin süngüsü vatanın bağrına saplanmıştı.
Sonunda AKP’nin öncülüğünde, Erdoğan’ın ‘‘Demokrasi tramvayından yeri geldiğinde inilir’’ dediği sivil hükumet hareketine, askerden canı yanmış ‘’Yetmez ama evet’’çilerle Diyarbakır’ın da omuz vermesiyle bugünlere geldik.
Gene özeleştiri yok.
Zekeriya Sertel, Nazım Hikmet'le birlikte sığındığı Sovyetler Birliği’nde ikisinin de hayal kırıklıklarını anlatmasıyla mağdur olurken solun bağnaz tutumuyla asıl mağdur Türkiye oldu.
Tan Baskını’ndan sonra Serteller hapse atılırken, katılanları gençlerdi diye hoş görmek, aralarından benim bildiğim tek Orhan Birgit özeleştiri yaparken, İlhan Selçuk, Necmeddin Erbakan, Süleyman Demireller ölene kadar katıldıklarını itiraf etmeden susarak, siyasi bağnazlıklarında kendilerinin de mağdur olacakları darbelere davetiye çıkardı. Hükumetin başına geçen Demirel ve Erbakan, Taksim'de Kanlı Pazar, Sivas’ta Madımak, Gaziantep’te Alevi katliamlarında yandaşlarına ters düşmemek için sustular. TİP’in kurucusu Mehmet Ali Aybar dışında kıblesi Moskova'yı gösteren Türkiye soluysa Sovyetler'in Çekoslavakya ve Polonya’da işgal ve askeri darbelerini alkışlarken, demokrasi mi devrim mi ikileminin çifte standartlarıyla kitleler nezdinde inandırıcı olamadı. Türkiye’de askeri rejimden kaçanların Moskova’ya değil de kapitalist ülkelere sığınması sineye çekildi. İşine göre kendisine zaman zaman sosyal demokratlığı yakıştıran Altı Ok’un cenderesinde CHP; Rum, Ermeni, Kürt deyince oy kaygısında özeleştiri yapmaksızın yalpalarken, 60 yılda kazandığı tek seçimiyse Ecevit’in Kıbrıs Fatihi Karaoğlan popülizmine borçlu.
Evrensel ilkelere ve topluma sırtlarını çevirdiklerini tarihimiz boyunca kale almayan sol, Gün Benderli, Gün Zileli, Şahin Alpay, Hasan Cemal gibi tek tük istisnalar dışında geçkin yaşlarına rağmen hala özeleştiri yapmış değil.
Zekeriya ve Sabiha Sertel
Washington’da öğrenciyken 18 yaşımda Vietnam Savaşı’na karşı Pentagon’a yürümüş çiçeği burnunda solcuydum. Ertesi yıl Moskova’ya bir psikoloji kongresi için annemle gittiğimde Peredelkino Yazarlar Kampı'nda dayım ve yengemle buluşmuştuk.
Sabiha Hanım’ın ‘’Buraya faşizm gelmiş’’ sözleri, Nazım Hikmet’in dostları, gulag mağdurları Sabiha Sümbül ve Şükrü Martel’in anlattıkları dehşetin bende ettiği yeri Türkiye’de solun demokrasi mücadelesinde sineye çektim.
Taa ki, ‘’Yurdumda ölmek istiyorum’’ diyen dayım sürgünden döndükten sonra, Nazım Hikmet’in Sovyetler’de başından geçenleri anlatana, Türkiye Yazarlar Sendikası’na bağlı Nazım Hikmet Kurulu onur üyesi Zekeriya Sertel buradan oy birliğiyle atılana, Levent’te evimizde kalırken beni telefonla arayıp ‘’Zekeriya Sertel’in yazdıklarının bir deli saçması olduğu’’ raporu yazmam istenilene kadar. Burada onlar adına utancımdan isimlerini saymayacağım. Dayım, evimize tek elden yazılmışçasına gelen lanetleyen mektuplar ve gazetelerde tanınmış solcuların yazdıklarıyla sosyal lince uğradı, yüreği parçalandı, Paris’e kızı Yıldız’ın yanına döndü, öldü.
Roman Gibi’yle Zekeriya Sertel’in gündeme gelmesi geçmiş yılların mağdurluklarını mağrurlukla sürdüren sol için bir şans. Vicdan muhakemesinden öte, özeleştirilerini Türkiye’ye borçlular. Ülkede demokrasinin yolu, engelleyenleri durdurmak kadar, geçmişimizin şeffaflaşmasında bizim de özeleştirimizden geçiyor.
Bu vesileyle yeni kuşaklara geçmişin acılarıyla seslenirken, ‘’Düşmanın işine yarar, şimdi sırası değil’’ diye vicdanımıza, aklı selimimize rağmen özeleştiri yapmamanın son kertede, ister sağ, ister sol, kim olursa olsun, inancın kirlenmesine, hareketin aleyhine, keskinleşerek hitap ettiklerinden kopmasına neden olduğunu görüyorum.
Hepimizin yolu açık ola.


