Türkiye'nin en temiz koyları bugünlerde plastik çöplerle kaplı. Yapılaşmanın olmadığı antik koylarda bile, artık balıktan çok mikroplastik parçacıkları yüzüyor. Akdeniz’deki kıyılarımızdan sosyal medyaya yansıyan görüntüler, yürek yakıcı.
Tabii hakiyle soruyoruz; Kim attı bunları denize? Tekneler mi. Turistler mi.. Sahilde piknik yapanlar mı?
Keşke mesele birkaç sorumsuz insanın denize attığı pet şişeler ve poşetlerden ibaret olsaydı. Maalesef değil.
Plastiğin geldiği yere doğru gidelim
Çukurova Üniversitesi Su Ürünleri Fakültesi'nden Prof. Dr. Sedat Gündoğdu ve ekibinin Alanya kıyılarında yaptığı araştırma, denizin bazı noktalarındaki mikroplastik yoğunluğunun Akdeniz'deki mevcut kirlilik seviyesinin 60-65 katına çıktığını gösteriyor.
Bazı istasyonlarda bulunan plastiklerin yüzde 60 ila yüzde 93'ünün geri dönüşüm tesislerinde parçalanmış plastiklerle ilişkili olduğu saptanmış. Daha da ilginci, plastiğin izini denizden geriye doğru takip ettiğinizde karşınıza Adana çıkıyor.
Kanallar... Geri dönüşüm tesisleri... Atık sular... Yağmurla sürüklenen plastik kırıntıları...
Araştırmalarda tek bir kanaldan, saatte 1 metreküp su üzerinden yaklaşık 1,5-2 milyar mikroplastik parçacığının Akdeniz'e taşınabildiği hesaplanmış.
Sulama kanallarından tarım toprağına taşınan plastik yığını
Yani denizde gördüğümüz plastiklerin hikâyesi her zaman denizde başlamıyor. The Guardian gazetesinin bu hafta yayımladığı çalışmada da Adana'daki plastik geri dönüşüm tesislerinin yakınındaki sulama kanalları incelenmiş.
Tesislerin aşağı kesimlerinden alınan sularda mikroplastik yoğunluğu, yukarı kesimlere göre 10 kat daha yüksek bulunmuş.
Buraya kadar hâlâ “Akdeniz'i kirletiyoruz” diyebilirsiniz. Ama mesele tam burada başka bir yere gidiyor. Çünkü bu kanallar yalnızca denize su taşımıyor. Çukurova'nın tarlalarını da suluyor.
Toprak plastiği unutmuyor
Çukurova dediğimiz yer herhangi bir arazi değil. Mısırı, pamuğu, narenciyesi, sebzesiyle Türkiye'nin en önemli tarımsal üretim merkezlerinden biri. Şimdi aynı sulama kanallarından yıllarca aynı tarlalara su verildiğini düşünün.
Bir yıl.. Beş yıl. On yıl!
Suyun taşıdığı mikroplastikler toprağa karışıyor. Plastik yok olmuyor; giderek daha küçük parçalara ayrılıyor, sürümle ve su hareketleriyle toprağın farklı katmanlarına taşınıyor. Bilim dünyasının son yıllarda üzerinde yoğunlaştığı mesele de tam olarak bu. Mikroplastik yalnızca toprağın içinde duran yabancı bir madde değil.
Çalışmalar, mikroplastiklerin toprağın parçacıklarını bir arada tutan yapısını, gözenekliliğini ve su hareketlerini değiştirebildiğini gösteriyor.
Daha önemlisi toprağın görünmeyen işçileri de bundan etkileniyor; Bakteriler ve mantarlar...
Toprağın organik maddesini parçalayan, azotu ve fosforu döngüye sokan mikroorganizmalar... Bir avuç verimli toprak aslında başlı başına yaşayan bir ekosistem.
FAO'nun 2025'te yayımladığı bilimsel değerlendirme de plastik kirliliğinin toprağın fiziksel, kimyasal ve mikrobiyolojik özelliklerini değiştirebildiğine; su tutma kapasitesi, besin döngüsü ve bitki gelişimi üzerinde etkiler oluşturabileceğine dikkat çekiyor.
Yani mesele yalnızca: “Bir domateste mikroplastik var mı?” sorusu değil. Çok daha temel bir mesele var: Üzerinde tarım yaptığımız toprağı plastiğe boğuyoruz ve toprağın çalışma biçimini değiştiriyoruz.
Bir tarafta kuraklık nedeniyle her damla sulama suyunun hesabını yapıyoruz. Diğer tarafta aynı suyla tarlaya kirlilik taşıyoruz. Üstelik mikroplastik denize ulaştığında denizin, toprağa ulaştığında toprağın meselesi haline geliyor. Doğaya karıştıktan sonra onu geri toplamak ise kaynağında engellemekten çok daha zor.
Daha çöpümüzü çöpe atmayı beceremedik
İşin bilimsel tarafı böyle. Ama bir de bizim çöple olan tuhaf ilişkimiz var. Sahile gidiyorsunuz, çöp.
Türkiye'nin en güzel koylarından birine gidiyorsunuz; kayaların arasında pet şişeler, içecek kutuları, plastik ambalajlar sizi karşılıyor.
Hafta sonu bir ağacın altında piknik yapayım diyorsunuz, sizden önce gelenlerin bıraktığı poşetler, mangal artıkları, plastik tabaklar her yana saçılmış halde.. Yürüyüş için Belgrad Ormanı'na gidiyorsunuz, bazı noktalarda neredeyse ağaçtan çok çöp görüyorsunuz.
Özetle; yol kenarı çöp, dere yatağı çöp, sahil çöp..
Sonra o plastik yağmurla dereye, dereden nehre, nehirden denize gidince “Akdeniz neden bu hale geldi?” diye şaşırıyoruz.
Oysa ki, daha çöpümüzü çöpe atmayı beceremedik. Üstelik mesele yalnızca çöpü nereye attığımız değil.
Biz çöpe ne attığımızın da pek farkında değiliz!
Geçenlerde Su Politikaları Derneği'nin hazırladığı “Çöpe Giden Sularımız” başlıklı raporu inceledim.
Başlığı okuyunca insanın aklına açık bırakılmış musluklar geliyor değil mi? Oysa rapor, başka bir çöpten söz ediyor. Biz aslında suyu ekmekle, pilavla, makarnayla, meyveyle, sebzeyle birlikte çöpe atıyoruz.
Bir ekmek, 400 litre su
Mesela bir ekmek...
Raporda kullanılan hesaba göre 300 gramlık bir ekmeğin su ayak izi yaklaşık 400 litre.
Türkiye İsrafı Önleme Vakfı'nın 2025 yılı için açıkladığı günlük 12 milyon ekmek israfı esas alındığında, her gün ekmekle birlikte milyonlarca metreküp su ayak izini de çöpe gönderiyoruz.
Yıllık hesap daha da çarpıcı.
Rapora göre yalnızca ekmek israfından kaynaklanan sanal su kaybımız yaklaşık 1 ila 1,5 milyar metreküp.
Bu miktar, İstanbul ve Ankara'ya bir yılda temin edilen toplam su miktarına yaklaşık olarak karşılık geliyor.
Ekmekle de bitmiyor.
Evde bir gün önceden kalan, dibi tuttuğu ya da lapa olduğu için çöpe döktüğümüz pilavı düşünün.
Raporda, Türkiye'de tüketilen yerli pirincin sadece yüzde 5'inin çöpe gittiği varsayımıyla bile kaybedilen suyun yılda yaklaşık 68,8 milyon metreküp olduğu hesaplanmış.
Makarna?
Tükettiğimiz makarnanın yüzde 10'unun çöpe gittiği varsayılırsa yaklaşık 130 milyon metreküp su kaybediyoruz.
Raporun karşılaştırmasıyla bu, Ankara'ya bir yılda verilen içme ve kullanma suyunun yaklaşık yüzde 35'i.
Bir tabak pilav...
Yarım kalmış makarna...
Bayatladı diye attığımız ekmek...
Çöp kutusuna bakınca bunların hiçbirini su olarak görmüyoruz.
Keban Barajı'ndan daha fazlası çöpte
Asıl rakam ise bundan sonra geliyor. Su Politikaları Derneği, farklı kurumların gıda kaybı ve israfına ilişkin çalışmalarını bir araya getirerek yıllık toplam gıda kayıp ve israfını yaklaşık 28 milyon ton kabul etmiş. Bunun su ayak izi için yaptığı tahmini hesap: 26,6 milyar metreküp.
Bu miktarı insanın gözünde canlandırması zor. Rapor bunun için daha anlaşılır bir karşılaştırma yapıyor: Keban Barajı'nın aktif depolama hacminden daha fazla..
Hatta hesaplamaya göre gıda kaybı ve israfıyla boşa giden bu miktar, tarımsal üretimde kullanılan mavi ve yeşil suyun yaklaşık dörtte birine karşılık geliyor.
Daha garibi ne biliyor musunuz?
TÜİK verilerine göre evlerde en fazla israf edilen gıda yüzde 39,7 ile taze meyve ve sebze. Arkasından yüzde 32,5 ile ekmek geliyor. Gıdaların çöpe gitmesinin açık ara en büyük nedeni ise yüzde 74,4 ile bozulma. Yani tarlada suyu veriyoruz. Gübreyi veriyoruz. Enerji harcıyoruz. Çiftçi yetiştiriyor. Nakliyeyle markete pazara geliyor. Market soğutuyor. Biz parasını verip eve getiriyoruz. Sonra buzdolabında unutuyoruz.
Ve çöpe atıyoruz. Aslında çöp kültürümüzün iki ucunda aynı problem var. Atmamamız gerekeni doğaya atıyoruz. Değerini bilmemiz gerekeni de çöpe.
Yaşadığımız problemin temelinde şu yatıyor: Biz hem çöpü hem de kaynaklarımızı maalesef doğru yönetemiyoruz.
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN
|


