Gabriel García Márquez’in Kırmızı Pazartesi romanında herkes Santiago Nasar’ın öldürüleceğini bilir. Katiller niyetlerini gizlemez, kasaba halkı işlenecek cinayetten haberdardır. Ancak kimse cinayeti önlemez ve Nasar’ın ölümüne göz yumulur. Romanını sarsıcı kılan da budur: İşleneceği önceden bilinen bir cinayetin, herkesin gözleri önünde gerçekleşmesi.
14 Ekim Çarşamba günü İstanbul’u vuran şiddetli yağışların ardından ortaya çıkan manzara, hemen aklıma bu ünlü edebî metni getirdi.
Çünkü İstanbul’un bir gün böylesine büyük bir sel felaketiyle karşılaşabileceği de göz yumulan bir gerçekti.
Zaten yıllardır bilim uyarıyor. İklimin değiştiğine, aşırı yağışların şiddetinin arttığına ve İstanbul’un alt yapısının aşırı yağışlara dayanamayacağına dair onlarca makale var.
“İstanbul bu yağışı kaldıramaz” dedi
Hatta felaketten yalnızca iki hafta önce, 29-30 Eylül tarihlerinde Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin düzenlediği İklim Haberciliği Konferansı’nda İstanbul Teknik Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Barış Önol, gazetecilere çarpıcı bir araştırmanın sonuçlarını anlattı.
Önol ve çalışma arkadaşlarının iklim simülasyonlarında, İstanbul’da günlük maksimum yağış miktarı 2061-2070 dönemini kapsayan yüksek emisyon senaryosunda 437 milimetreye kadar ulaşabiliyordu.
Önol, bu tabloyu ekrana yansıtarak gazetecilere aynen şöyle dedi: “Bu çok uç bir değer. Böyle bir yağışı İstanbul’un kaldırması mümkün değil.”
Ve aradan sadece 15 gün geçti, Barış hocanın bahsettiği uç değerin 3’te 1’i bile İstanbul’u sular altında bıraktı.
Üstelik sorunun yalnızca yağışın miktarı olmadığını da anlatmıştı Barış hoca. İstanbul’da yapılaşmaya açılan pek çok cadde ve sokağın aslında dere yatağı olduğuna dikkat çekmişti. İstanbul'un eski haritaları bu gerçeği apaçık yüzümüze vuruyor zaten.
Büyükdere, Cendere, Haramidere, Kurbağalıdere, Ayamama...
Bir zamanlar kentin coğrafyasını tanımlayan bu isimlerin bir kısmı bugün semt, sokak ve cadde tabelalarında yaşıyor. Derelerin üzerleri kapatıldı, yatakları daraltıldı, çevreleri betonla dolduruldu. Suya ait alanlara yollar, iş yerleri, konutlar yapıldı.
Doğanın hafızası betonlaşmıyor
Ama doğanın hafızası var. Biz üzerini asfaltla kapatsak da dere yatağı dere yatağı olmaktan çıkmıyor. Yıllarca akacak yer bulamayan su, şiddetli bir yağışta eski yolunu yeniden arıyor. Önüne ne çıkarsa onunla karşılaşıyor.
Sonra da her selin ardından aynı cümleleri duyuyoruz: Beklenmedik yağış, olağanüstü afet, görülmemiş felaket...
Oysa asıl şaşırtıcı olan, bu felaketlerin yaşanması değil; geleceğini bildiğimiz tehlikelere karşı hâlâ yeterince hazırlıklı olmamamız.
Üstelik bu kez sular altında kalan yalnızca yollar, otomobiller ve binalar değildi.
Beykoz Riva'da seraları da sel bastı. İstanbul'un çevresindeki tarımsal üretim alanları zarar gördü. Benzer manzaralar Kocaeli'nde de yaşandı.
İşte tam bu noktada sel felaketine başka bir gözle bakmak gerekiyor. Çünkü selin etkisi suyun bastığı sokakta bitmiyor. Tarlada kaybedilen ürün pazardaki fiyatı, sel suyunun taşıdığı kirleticiler soframızdaki gıdayı, bozulan su ve kanalizasyon altyapısı ise sağlığımızı etkileyebiliyor.
İklim krizinin belki de yeterince konuşmadığımız yüzü tam olarak burada başlıyor.
Selin faturası pazar tezgâhında
Çok uzağa gitmeye gerek yok. Daha bu yılın ocak ve şubat aylarında Türkiye'nin sebze bahçesi Antalya, art arda gelen sel ve hortum felaketleriyle sarsıldı.
Kumluca, Finike, Aksu, Serik ve Manavgat'ta seralar yıkıldı, ürünler sular altında kaldı. 6 Şubat'taki felaketin ardından Kumluca Kaymakamlığı'nın ilk tespitlerine göre 500 dekar sera su baskınından, 150 dekar sera ise hortumdan zarar gördü.
Üstelik bazı üreticiler 15 gün arayla ikinci kez sele yakalanmıştı. İlk felakette ürünlerini kaybeden çiftçiler, yeniden ekim yaptıkları seralarda bir kez daha aynı manzarayla karşılaşmıştı.
Peki, bütün bunlar tüketicinin hayatını nasıl etkiledi?
Yanıtı pazar tezgâhlarında gördük.
Şiddetli yağışların tarımsal üretimi vurduğu dönemde, 10 gün içerisinde domates fiyatı yüzde 50, biber yüzde 40, kabak yüzde 21, patlıcan ise yüzde 13 arttı.
Bir çiftçinin serasını basan su, yüzlerce kilometre uzaklıktaki İstanbul'da pazara çıkan tüketicinin bütçesini de etkileyebiliyor.
Bu yalnızca Türkiye'ye özgü bir sorun değil.
Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü'nün (FAO) Kasım 2025'te yayımladığı rapor, afetlerin küresel tarıma verdiği zararın boyutunu gözler önüne seriyor.
Rapora göre 1991-2023 yılları arasında kuraklık, sel, fırtına ve diğer afetlerin tarımsal üretimde yol açtığı toplam kayıp 3,26 trilyon dolar. Yıllık ortalama zarar yaklaşık 99 milyar dolar.
Bu dönemde 4,6 milyar ton tahıl ile 2,8 milyar ton meyve ve sebze üretimi afetler nedeniyle kaybedildi.
Bir başka deyişle iklim kaynaklı afetlerin bedelini yalnızca üretici değil, küresel gıda sistemi ödüyor.
Kuraklıkla boğuşurken sellerle yüzleşmek
Peki, gelecekte bizi nasıl bir tablo bekliyor?
Meteoroloji Genel Müdürlüğü'nün 2025 yılı iklim değerlendirmesi oldukça çarpıcı. Türkiye'de yıllık yağış miktarı 414,9 milimetrede kaldı. Bu, uzun yıllar ortalamasının yüzde 27,6 altında ve 1964'ten bu yana kaydedilen en düşük yıllık yağış miktarıydı.
Ancak aynı yıl Türkiye'de 1.011 ekstrem meteorolojik olay kaydedildi. Bunların yüzde 23'ünü şiddetli yağış ve sel oluşturdu.
Bir tarafta kuraklık, diğer tarafta sel felaketleri...
Aslında çelişki gibi görünen bu tablo, değişen iklimin en önemli özelliklerinden birini anlatıyor. Daha az yağış alan bir bölgede, yağmurun çok kısa sürede ve çok daha şiddetli yağması mümkün.
Üstelik gelecek projeksiyonları hiç de iç açıcı değil.
Şubat 2025'te Acta Geophysica dergisinde yayımlanan ve Türkiye'deki aşırı yağışların geleceğini inceleyen araştırmada, altı farklı iklim modelinin sonuçları karşılaştırıldı.
Araştırmaya göre 2071-2100 döneminde, yüksek sera gazı emisyonu senaryosunda Türkiye genelindeki çok şiddetli günlük yağışların büyüklüğü yüzde 30 artabilir. Daha ılımlı senaryoda bile artış yüzde 15 düzeyinde.
Burada söz konusu olan ortalama yağış miktarı değil; istatistiksel olarak 100 yıllık dönüş aralığına sahip aşırı günlük yağış düzeyleri.
Yani bilim bize yağmurun yalnızca ne kadar yağacağını değil, nasıl yağacağını da yeniden düşünmemiz gerektiğini söylüyor.
Tarım açısından bunun anlamı çok açık. Bir yıl susuzluktan ürününü kaybeden çiftçi, başka bir yıl aynı ürünü sel sularına teslim etmek zorunda kalabilir.
Üstelik aşırı yağışın zararı bitkiyi su altında bırakmakla sınırlı değil. Toprağın verimli tabakasını sürükleyen erozyon, köklerin oksijensiz kalması, bitki besin maddelerinin yıkanması ve artan bitki hastalıkları üretimi uzun süre etkileyebiliyor.
Eylül 2026'da yayımlanan, 73 akademik çalışmanın değerlendirildiği kapsamlı bir araştırma da bu tehlikelerin tarımsal üretim ve gıda arzı üzerindeki etkilerini ortaya koyuyor.
Sel suyunun içinde ne var?
Gelelim felaketin belki de en az konuşulan boyutuna.
Sel bastı, sera su altında kaldı. Sular birkaç gün sonra çekildi. Peki, dalında hâlâ domates bulunan, biberleri sağlam görünen o serada üretim devam edebilir mi?
Ya da sel suyuna maruz kalan marul, maydanoz, salatalık ve diğer sebzeler yıkanıp tüketilebilir mi?
Sorunun yanıtı sandığımız kadar basit değil.
Çünkü sel suyu yalnızca yağmur suyu değildir.
Taştığı bölgeye göre kanalizasyon atıklarını, hayvan dışkılarını, pestisitleri, ağır metalleri, sanayi kaynaklı kimyasalları ve hastalık yapıcı mikroorganizmaları da beraberinde taşıyabilir.
Üstelik bunların önemli bir kısmını gözle görmek mümkün değil.
ABD Gıda ve İlaç Dairesi (FDA), bu nedenle yenilebilir kısmına kirli sel suyu temas eden tarım ürünlerinin insan gıdası olarak piyasaya sunulmaması gerektiğini belirtiyor.
Çünkü normal yıkama işlemleri, sel sularının taşıdığı bütün mikrobiyolojik ve kimyasal tehlikeleri güvenilir biçimde ortadan kaldırmayabiliyor.
2023'te Microbiology Australia dergisinde yayımlanan bir makale de sel sularının özellikle çiğ tüketilen sebze ve meyveler açısından oluşturduğu bulaşma riskine dikkat çekiyor.
Dolayısıyla bir sel felaketinin ardından yalnızca kaç dekar seranın zarar gördüğünü, kaç çiftçinin mağdur olduğunu sormak yeterli değil.
Sel suyuna maruz kalan ürünlere ne oluyor? Bu ürünlerin hasadı ve piyasaya sunulması nasıl denetleniyor? Toprakta ve sulama suyunda hangi analizler yapılıyor?
Bunlar, artık iklim krizinin günlük hayatımıza taşıdığı gıda güvenliği soruları.
Sular çekiliyor, hastalık riski kalıyor
Dahası var.
Sel felaketleri yalnızca gıdanın güvenliğini değil, doğrudan halk sağlığını da tehdit ediyor.
Nisan 2026'da BMC Infectious Diseases dergisinde yayımlanan kapsamlı bir derleme, sel felaketlerinin ardından leptospiroz, kolera, bakteriyel dizanteri ve hepatit A ile E gibi su kaynaklı enfeksiyonlarda artış görülebildiğini ortaya koyuyor.
Hastalıkların ortaya çıkması bazen birkaç gün, bazen haftalar alabiliyor.
Daha da çarpıcı bir araştırma Nisan 2025'te Nature Water dergisinde yayımlandı.
Sekiz ülke ve bölgede, 747 yerleşim biriminin sağlık verilerinin incelendiği çalışmada sel maruziyetinin ardından hastaneye yatış riskinin genel olarak yüzde 26 arttığı belirlendi.
Bulaşıcı hastalıklara bağlı hastaneye yatışlarda da yüzde 26, sindirim sistemi hastalıklarında ise yüzde 30'luk risk artışı hesaplandı.
Araştırmaya göre bulaşıcı hastalıklardaki risk artışı yaklaşık 90 güne kadar uzanabiliyor.
Bu veriler Türkiye'de yaşanan son sel felaketinin mutlaka bir salgına dönüşeceği anlamına gelmiyor. Ancak su baskınlarının yol açabileceği sağlık sorunlarının, sel suları çekildikten çok sonra bile devam edebildiğini gösteriyor.
Kanalizasyonun içme suyuna karışması, kirlenen tarım ürünlerinin tüketilmesi, elektrik kesintileri nedeniyle gıdaların uygun sıcaklıkta saklanamaması...
Bütün bunlar bir sel felaketinin görünmeyen sonuçları.
Ve bazen felaketin en ciddi bedeli, sel görüntülerinin haber bültenlerinden kalkmasının ardından ortaya çıkıyor.
İşte bu nedenle artık selleri yalnızca kaç otomobilin sürüklendiği, kaç evi su bastığı ya da kaç kişinin kurtarıldığı üzerinden değerlendiremeyiz.
Kaç dönüm tarım alanının üretim dışı kaldığına, hangi ürünlerin zarar gördüğüne, bunun fiyatlara nasıl yansıdığına ve selden etkilenen gıdaların güvenliğinin nasıl sağlandığına da bakmak zorundayız.
Ve elbette halk sağlığını korumak için hangi önlemlerin alındığını sormak zorundayız.
Márquez'in Kırmızı Pazartesi romanına dönersek...
Santiago Nasar'ın öldürüleceğini herkes biliyordu. Ancak bu bilgi cinayeti önlemeye yetmedi.
İstanbul’da yaşanan aşırı yağışlar ve kentin bu yağışları kaldıramayacağını da bilim öngörüyordu ama bu öngörü felaketi önlemeye yetmedi.
Mesele, selin geleceğini bilip bilmememiz değil.
Mesele, bildiğimiz bir felaketi önlemek ya da zararlarını azaltmak için ne yaptığımız...
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN
|


