Tarlanız olabilir, peki toprağınız miras kalacak mı?

Tarlanız olabilir, peki toprağınız miras kalacak mı?

Avrupa'nın büyük bölümünü etkileyen uzun süreli aşırı sıcak ve kuraklık dalgalarının tarımımızı aynı ölçüde vurmaması da bu yıl bizim için önemli bir avantaj oldu. Ama bu şans her zaman yüzümüze gülmeyebilir! Çünkü Türkiye iklim değişikliğinin teğet geçeceği bir coğrafyada değil.  Tam tersine...

Tarlanız olabilir, peki toprağınız miras kalacak mı?

Avrupa bu yaz kelimenin tam anlamıyla kavruldu. Yağmurun dinmediği İngiltere bile, yıllar sonra kuraklık koşullarını yaşıyor. Son 190 yılın en kurak temmuzu, ülkedeki tahıl üretimine de ağır hasar verdi.

Fransa'da da durum vahim. Kuraklık yüzünden meralarda ot kalmayınca, ülkenin meşhur coğrafi işaretli Comté, Beaufort ve Abondance peynirlerinin üretim kuralları geçici olarak değiştirilmek zorunda kaldı.

Çünkü bu peynirlerin sütünü veren ineklerin belirli bölgelerin meralarında beslenmesi gerekiyor. Kuraklık öylesine şiddetli ki, artık bölge dışından yem getirilmesine izin veriliyor.

Çekya'da ise kuraklık hayvancılığa büyük darbe indirdi. Bazı çiftliklerde saman balyasının fiyatı 4 kat yükseldi. Yem bulamayan çiftlikler hayvan sayılarını azaltmaya, boğaları erken kesime göndermeye başladı.

Şeker pancarı da sıcaktan nasibini aldı. Avrupa'nın önemli şeker üreticilerinden Tereos, sıcak ve kurak hava nedeniyle çiftçilerinin pancar veriminin geçen yıla göre yüzde 20'den fazla düşmesini bekliyor. Avrupa’da şeker üretiminin 38 yılın en düşük seviyesine gerileyebileceği tahmin ediliyor.

Bütün bunlar aynı yaz içerisinde yaşandı, yaşanıyor. Ve bize çok önemli bir şeyi hatırlatıyor: İklim krizi artık gelecek zaman kipiyle ele alınacak bir mesele değil.

Türkiye bu yaz şanslıydı

Avrupa bunları yaşarken Türkiye açısından 2026 yazı, en azından tarımsal meteoroloji bakımından görece iyi geçti.

Meteoroloji Genel Müdürlüğü'nün verilerine göre Türkiye genelinde temmuz ayında metrekareye ortalama 18,4 kilogram yağış düştü. Bu rakam uzun yıllar temmuz ortalamasının yüzde 18, geçen yılın aynı ayının ise tam yüzde 92 üzerinde.

Elbette ülkenin tamamı aynı ölçüde yağış almadı. Ege ve Güneydoğu Anadolu'nun önemli bölümünde ciddi yağış açıkları yaşandı. Ancak ülke ortalamasında geçen yılın çok üzerinde bir temmuz yağışı gördük.

Avrupa'nın büyük bölümünü etkileyen uzun süreli aşırı sıcak ve kuraklık dalgalarının tarımımızı aynı ölçüde vurmaması da bu yıl bizim için önemli bir avantaj oldu.

Ama bu şans her zaman yüzümüze gülmeyebilir! Çünkü Türkiye iklim değişikliğinin teğet geçeceği bir coğrafyada değil. 

Tam tersine...

İklim krizinin sıcak noktasındayız

BM Hükümetler Arası İklim Değişikliği Paneli‘ne (IPCC) göre, Türkiye'nin de içinde bulunduğu Akdeniz Havzası, dünyanın önemli “iklim değişikliği sıcak noktalarından” biri. Bilimsel projeksiyonlar, bulunduğumuz coğrafyada kuraklıkların daha sık ve daha şiddetli olacağını, toprak neminin azalacağına işaret ediyor.

Orta ve yüksek emisyon senaryolarında Akdeniz'de aşırı kuraklık olasılığındaki artışın yüzde 200-300'e ulaşabileceğihesaplanıyor. Üstelik Türkiye, Balkanlar ve İber Yarımadası bölgesel ısınmanın daha güçlü gerçekleşmesinin beklendiği alanlar arasında.

Yani gelecek yaz kuraklığın pençesinde olmamamızın hiçbir garantisi yok. Aslında işaretlerini çoktan görmeye başladık bile.. Sıcaklık rekorları, kuraklık, ani sağanaklar, seller, dolu, ilkbahar donları...

Tarım artık aşırı iklim olaylarının gölgesinde yapılmak zorunda. Bir dönem aylarca yağmur yağmıyor, sonra birkaç saat içinde metrekareye onlarca kilogram yağış düşüyor. Böyle olduğunda da su geliyor ama toprak suya kanamadan akıp gidiyor.

Bugün doğan çocukların karşılaşacağı dünya

Bir de meselenin gelecek kuşaklar tarafı var. Bu yaz İspanya'dan Balkanlar'a kadar gördüğümüz yangınları düşünün.

Bilim insanları artık yalnızca yangın sayısını değil, “yangın havası” dediğimiz sıcak, kuru ve rüzgârlı koşulların insanların yaşamları boyunca ne kadar süreyle karşılarına çıkacağını araştırıyor.

Yeni çalışmalar, Güney Avrupa'nın büyük bölümünde aşırı yangın koşullarının görüldüğü yaz günlerinin 1981-2025 arasında iki kattan fazla arttığını gösteriyor. Genç kuşakların yaşam boyu maruziyetini inceleyen araştırmalarda ise bugün doğanların önceki kuşaklardan belirgin biçimde daha fazla aşırı yangın havasıyla karşılaşacağı, en ağır yükün Akdeniz ve Güney Avrupa'da olacağı ortaya konuluyor.

Dolayısıyla çocuklarımıza bırakacağımız tarım arazilerinin hangi iklimde üretim yapmak zorunda kalacağını şimdiden düşünmek zorundayız.

Peki ne yapacağız?

Daha fazla baraj mı?

Daha çok sulama yatırımı mı?

Daha derin kuyular mı?

Bunların hepsinin tartışılmalı ama belki de çözümün önemli bir bölümünü yanlış yerde arıyoruz.

Kuraklığa karşı en önemli silahlarımızdan biri, bizi doyuran ve yaşatan toprak olabilir mi?

Mesela yarın kuraklık arttığında da toprağın susuzluğuna çözüm bulabilir miyiz?  Bu soruyu onarıcı tarım uygulamaları gerçekleştiren Anadolu Meraları CEO'su Yasemin Kireç'e sordum.

Kireç, kuraklık tartışmasına farklı bir yerden bakıyor. Türkiye'de kuraklığı konuşurken çoğunlukla ne kadar yağış aldığımızı, barajların doluluk oranını, yeraltı sularını ve sulama yöntemlerini konuştuğumuzu söylüyor.

Oysa tarım açısından başka bir soru daha var: Yağan yağmurun ne kadarını toprağa ulaştırabiliyoruz ve ne kadarını orada tutabiliyoruz?

Çünkü yağmur tek başına yetmiyor. Sıkışmış, organik maddesi azalmış, biyolojik yaşamı zayıflamış ve uzun süre çıplak bırakılmış toprağa şiddetli bir yağmur düştüğünde suyun önemli bölümü toprağa süzülmeden yüzeyden akıp gidebiliyor. Sonra bugün sel, birkaç hafta sonra kuraklık.

Kireç bunun aslında bir çelişki olmadığını, aynı problemin iki farklı sonucu olduğunu söylüyor: Bozulmuş su döngüsü.

Çıplak toprak 51 derece, örtülü toprak 32 derece

İngiltere'deki kuraklığı anlatan Reuters haberinde karşıma çıkan bir ölçüm bu açıdan oldukça çarpıcı.

Rejeneratif (Onarıcı) tarım uygulamalarının kullanıldığı bir çiftlikte, bitki örtüsünün altındaki toprak sıcaklığı 32 dereceölçülürken, hemen yanındaki çıplak toprak 51 dereceymiş. Arada 19 derece var.

Haberde, onarıcı tarım yapılan çiftlikte iki aya yakın ciddi yağış olmamasına meraların yeşil kalabildiği örnekler anlatılmış. İşte iklime dirençli, çiftlik!

Bu yüzden artık gıda şirketleri de toprakla daha yakından ilgilenmeye başladı. Mesela McDonald's. Önümüzdeki on yılda tedarik zincirinin dayanıklılığı için en az 1 milyar dolar ayırmayı planlıyor. McCain, Nestlé gibi şirketlerin yanı sıra bankalar ve sigortacılar da rejeneratif tarım ve toprak sağlığı projelerini finanse ediyor.

Çünkü mesele yalnızca çevrecilik değil! Yarın patates, buğday, süt ve et bulabilmek. Bunun için de toprağın canlılığını ve su tutma kapasitesini artırmamız gerekiyor.

Peki bunu nasıl yapacağız?

Kireç'in yanıtı onarıcı tarım. Ve burada söylediği önemli bir şey var: Onarıcı tarım bir “daha az su kullanma yöntemi”nden ibaret değil. Amaç toprağın canlılığını, yapısını ve ekolojik işlevlerini yeniden güçlendirmek. Kireç'in ifadesiyle:

“Toprağı mümkün olduğunca örtülü tutmak, canlı köklerin toprakta bulunduğu süreyi artırmak, ürün çeşitliliğini geliştirmek, uygun münavebe sistemleri kurmak, toprağın gereksiz yere bozulmasını azaltmak, organik madde döngüsünü desteklemek ve uygun yerlerde hayvanları üretim sistemine doğru biçimde entegre etmek gibi onarıcı tarım yöntemleriyle iklim değişikliğine dirençli, sağlıklı toprak yapısı oluşturabiliriz.”

Mantığı aslında oldukça anlaşılır.

Bitki örtüsü yağmur damlasının çıplak toprağa doğrudan çarpmasını önlüyor. Kökler toprağın içinde suyun ilerleyebileceği kanallar oluşturuyor. Organik madde ve toprak biyolojisi toprağın yapısını iyileştiriyor.

Su yüzeyden kaçmak yerine toprağa sızıyor. Kökler daha derine gidebildiğinde bitki yalnızca son yağmurdan kalan yüzey nemine bağımlı kalmıyor; daha geniş bir toprak profilindeki sudan yararlanabiliyor.

Kireç bunu çok güzel özetliyor: “Yağışı değiştiremeyiz ama yağan yağmurun kaderini değiştirebiliriz.”

Anadolu'nun eski bilgisine yeniden bakmak

Burada Anadolu açısından ayrıca üzerinde durmamız gereken bir konu var: Kuru tarım.

Kireç, kuru tarımın yalnızca “sulanmayan tarım” olarak görülmesinin yanlış olduğunu söylüyor.

Aslında Anadolu'nun yüzyıllardır geliştirdiği, sınırlı ve düzensiz yağışla üretim yapabilme bilgisinden söz ediyor. Ama eski yöntemleri aynen tekrarlamaktan da bahsetmiyor.

Örneğin İç Anadolu'nun geleneksel nadas-tahıl sisteminde toprak bir yıl boş bırakılarak su biriktirilmesi amaçlanıyordu. Bugün ise nadasın suyu düşünüldüğü kadar verimli depolamadığını ve toprağın uzun süre çıplak kalmasının başka sorunlar yarattığını biliyoruz.

Kireç'e göre kuru tarımı yeniden düşünmemiz gerekiyor:

Daha fazla toprak örtüsü.

Daha çeşitli münavebe.

Daha güçlü kök sistemleri.

Daha fazla organik madde.

Daha az toprak bozumu.

Özellikle İç Anadolu gibi su kaynakları üzerindeki baskının arttığı bölgelerde “Her ürünü nasıl sularız?” sorusunun yanına artık “Hangi ürünü bu bölgenin doğal yağış rejimiyle yetiştirebiliriz?” sorusunu koymamız gerektiğini söylüyor.

Bu çok önemli. Çünkü yeraltından daha fazla su çekmek, kuraklığa dayanıklı tarım yapmak anlamına gelmiyor. Bazen yalnızca sorunu birkaç yıl ötelemek anlamına geliyor.

Onarıcı tarım mucize mi?

Burada bir parantez açmak gerekiyor. Rejeneratif ya da onarıcı tarımın dünyada üzerinde uzlaşılmış tek bir tanımı yok. Her uygulamanın her toprakta ve her iklimde aynı sonucu vereceğini söylemek de bilimsel olmaz. Kireç de zaten “Onarıcı tarım yaparsak sulamaya ihtiyacımız kalmaz” demiyor.

Tam tersine, çok kurak bölgelerde sulamanın gerekli olmaya devam edeceğini özellikle vurguluyor.

Mesele başka. Aynı miktarda suyu alan iki tarladan biri suyu yüzeyden kaybediyor, diğeri toprağın içine alıp daha uzun süre tutabiliyorsa, ikinci tarla kurak döneme daha dayanıklı giriyor.

Bu nedenle Kireç onarıcı tarımı aynı zamanda bir risk yönetimi ve iklime uyum yaklaşımı olarak görüyor. Her bölgeye aynı reçeteyi vermenin de yanlış olduğunu söylüyor.

Geleceğe kaç dönüm değil, nasıl bir toprak bırakacağız?

Evet bu yıl aşırı sıcaklar bizi teğet geçti belki ama son yıllarda yaşadığımız uzun dönemli kuraklıklar, iklim uyumlu tarımsal üretime mecbur olduğumuza işaret ediyor. Önümüzdeki 20- 30 yılı bu yazın yağışlarına bakarak planlayamayız.

Mesela çocuklarımıza tarla bırakmaktan söz ederiz hep. Peki ya o tarla çoraklaşırsa?

Belki de artık başka türlü düşünmemiz gerekiyor. Çünkü gelecekte asıl değer, tapuda kaç dönüm arazi bıraktığımız olmayacak.

Üzerine düşen yağmuru içine alabilen, suyu saklayabilen, canlılığını koruyan ve haftalarca yağmur yağmadığında bitkinin susuzluğunu azaltabilen bir toprak bırakıp bırakamadığımız olacak.

Baraj yapabiliriz. Sulama kanalları açabiliriz. Daha verimli sulama teknolojileri geliştirebiliriz.

Bunların hepsine ihtiyacımız var. Ama toprağı kaybedersek suyu nereye vereceğiz?

Bu bakış açısıyla tarımımızı gelecek sıcak hava dalgasına, gelecek kuraklığa ve gelecek su krizine hazırlamalıyız. Çünkü bugünden yarına bırakabileceğimiz en büyük mirasımız sağlıklı toprak olacak.


T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN

İlgili İçerikler