‘Çözüm süreci’ ve ‘barış muhabirliği’

‘Çözüm süreci’ ve ‘barış muhabirliği’

Herhangi bir şey yanlısı sıfatıyla, ancak arkadaşlarınızla-sevdiklerinizle masada, restoranda konuşursunuz. Gazeteci işini yaparken, sadece ortaya koyacağı “mal”a konsantre olur. O da haberdir

‘Çözüm süreci’ ve ‘barış muhabirliği’

Bugünkü Türkçemizin sınırsız sorumsuz coğrafyasında, bilindiği gibi her şeyi söylemek-yazmak mümkün. Tabii karşımızdakinin bunu nasıl ve ne kadar anladığı ayrı bir mesele; zira artık kelimelerin kendisi de anlamı da, bunları kullananlara göre değişiyor, hatta sınır tanımıyor. “Ya ben onu demedim” veya “onu kastetmedim” gibi ifadeler, günlük konuşmalarda sıklıkla duyulur oldu.

Dil, tarih ve coğrafya konularında öteden beri devam eden kepazeliğin “devamsızlık”tan kaynaklandığını defalarca yazdık. Yerine-yurduna yerleşememiş, kıpır-kıpır, huzursuz bacak sendromundan muzdarip insanlarımız, nüfusun hatırı sayılır bir kısmını oluşturuyor. E hem kendinizi hem yaşadığınız ülkeyi akıldışı bir süratle değiştirip tanınmaz hâle getirirseniz; daha dün söylediğiniz bir şeyin tam tersini savunmaya başlarsanız; bu şizoid durumu dengelemek için “ecdadımız”ı kullanırsanız; neredeyse her sene “tamamen duygusal nedenlerle” yeni bir siyasi partinin rozetini takarsanız nasıl bir devamlılık olacak? 1917’de bestelenmiş mehter marşıyla Yeniçeri kıyafetleri giyerek resm-i geçit yapmak nedir? Veya 10 Ağustos 1915’te Çanakkale muharebelerini pratik olarak sonlandıran Türk karşı saldırısını “kutlama” olarak nitelemek? Sadece o gün 10 bin askerin şehit düşmüş; hem kutlama diyorsun hem de sosyal medyaya koyduğun Mustafa Kemal ve Mehmetçik fotolarını suni zekâya boyatmışsın!

Buna rağmen dudakları dolgulu, saçları düzleştirilmiş veya tepesi uzun altı traşlı, konçlu spor ayakkabılı veya parmak arası terlikli, şortlu insanlarımız; Türk dizilerinin diyalog olsa da arkada hiç kesilmeyen müzikleri gibi bir devamlılık arz ediyor. Neredeyse sadece politikadan konuşan ve kendilerinden bahseden bu kişilerin asıl sosyal faaliyeti ise telefonlarını parmaklamak. Tabii artık bunlara telefonlarındaki suni zekâyla sohbet edenler de eklendi.

Ülkemizde teknik olarak sona ermiş bulunan çeşitli meslekler var malum. Gazetecilik de bunlardan biri. Özellikle son 20-25 senedir ara ara ısıtılıp sunulan bir kavram, şimdilerde yine dünyadaki ve bölgemizdeki savaş rüzgarlarının hem de “barış süreci”nin etkisiyle soğuk meze olarak servis edilmeye başlandı: Barış gazeteciliği! Tabii bunu dillendirenler “etik”, “çözüm odaklı”, “empati”, “şeffaflık” gibi kelimeleri bolca kullanarak gayet “insani bir duruş” sergiliyorlar! Bir gazeteci, muhabir neden barış yanlısı olsun? Daha doğrusu neden bir “yanlılık” gerekiyor? Her gazetecinin her insan gibi şüphesiz şahsi fikirleri, eğilimleri, inançları, inançsızlıkları vardır. Ancak bunlar mesleki kodlar olamaz, yapılan işe karıştırılamaz. “Savaş muhabiri” de değil, artık “barış muhabiri” diyelim bari.

Yine son yıllarda “aktivist” diye bir kelime sıklıkla kullanılıyor. Bu “barış gazeteciliği” de zaten bir tür aktivizm. Gazeteci işine değil de, savunduğu-doğru bulduğu bir takım değerlere konsantre olacak yani! Özellikle son 1 asırdır, sıcak savaş koşullarında görev yapmış yüzlerce kaliteli gazeteci var dünyada. Bunlar yazıları, fotoğrafları, sesleri, görüntüleriyle, hadiselerin ön-arka-yan-kuş bakışı planlarını bizlere taşıdılar. Taşımakla da kalmadılar; bu savaşların yönüne, gelişimine, gelişememesine yol açtılar.

En iyi bildiğim-etüd ettiğim alan Çanakkale muharebeleri olduğu için, buradan birkaç örnek vermek isterim. 1914-15’teki çarpışmalarda “düşman” tarafta görev yapan kimi gazeteciler var. Charles Bean, Ellis Ashmead-Bartlett, Henry Nevinson, Keith Murdoch (sonradan medya imparatoru olan ve şu an 95 yaşındaki Rupert Murdoch’un babası) gibi. Bunlar İngiliz-Avustralyalı askerlerin yanında sahada çalıştılar. Ashmead-Bartlett’in savaş sürerken yazdığı yazılar, hem İngiliz komuta kademesinin değişmesinde hem de İtilaf devletlerinin Yarımada’yı terketmesinde birinci derece etkili oldu. Avustralyalı Murdoch, İngilizlerin askerî yetersizliklerini ve ANZAC askerlerine kötü muamelesini kamuoyuna duyurdu. İngiliz Nevinson da yine aynı şekilde İtilaf askerlerinin boş yere telef edildiğini yazdı. Avustralyalı Bean, savaştan sonra Çanakkale muharebelerinin “resmî tarihi”ni kaleme aldı. Ancak bu dev eser, bizim anladığımız gibi bir resmî tarih değildi. Adam İtilaf kuvvetlerinin gerek masada gerek sahada ne büyük hatalar yaptığını, buna mukabil Türk askerinin nasıl bir fedakarlıkla savaştığını tarihe kaydetti!

Bütün bu gazeteciler “barış iyidir, savaş kakadır” gibi bir düşünce ve davranış içinde olmadılar. İşlerini hakkıyla yaptılar, tarihin seyrine etki ettiler. Neredeyse tamamı da gayet milliyetçi-muhafazakar insanlardı. Ülkelerinin üniformalarını giydiler, yaralılara yardım ettiler, ölülerini toprağa verdiler.

Herhangi bir şey yanlısı sıfatıyla, ancak arkadaşlarınızla-sevdiklerinizle masada, restoranda konuşursunuz. Gazeteci işini yaparken, sadece ortaya koyacağı “mal”a konsantre olur. O da haberdir.

Derken bu sabah (Çarşamba), Ankara’da özlük hakları için uğraşan gazilerimiz, kolluk kuvvetleri tarafından yaka-paça Güvenpark’tan çıkarıldı. Sözün bittiği yerde, yazının da sonuna geldik.

Avustralyalı gazeteci Charles Bean, Çanakkale muharebelerini yerinde izledi, haberler yazdı. Sonradan kaleme aldığı Avustralya resmî tarihi, bu konudaki en gayriresmî ve objektif başeserlerden biri kabul ediliyor.

İlgili İçerikler