Suni zekâ marifetiyle kendini bilmezlik tarihi

Suni zekâ marifetiyle kendini bilmezlik tarihi

Son günlerdeki 80’ler modasını bir tür retro-AI ve “sevimli paylaşımlar” olarak algılamak… “Siyasi tercihlerimiz”e ve “dünya görüşlerimiz”e ise toz kondurmamak…

Suni zekâ marifetiyle kendini bilmezlik tarihi

Son yıllarda herhalde milletçe ve hep birlikte sevindiğimiz yegane hadise, voleybolcularımızın ikinci defa Avrupa şampiyonu olmalarıydı. Bizde hayatın hiçbir alanında neredeyse görülmemiş bir devamlılık hikayesi. Sabah-akşam futbol konuşup yazan Türk milleti, bu kadınlarla ne kadar övünse azdır. Tabii hâlâ “başları açık, popolar meydanda” diye bu olağanüstü başarıyı hazmedemeyen hasta kardeşlerimiz var ama; sporcuların aileleriyle birlikte çektirdikleri toplu fotoğrafta kimi annelerin başlarının kapalı olmasıyla umarım utanmışlardır.

Tabii bu çok iyimser bir yaklaşım; utanmayacakları ortada. Zira bunların kafaları, değme müptelalarla yarışacak kadar dumanlı-ilaçlı. İdeolojiyle yoğrulmuş ve sislenmiş bu tipler karşısında, bizim gibi -daha doğrusu benim gibi- yarı entelektüeller bile kabul edilebilir kalır. Gecenin sonunda, voleybolcularımız esas olarak tek bir şeyi kanıtladı: Kalıcı başarı ancak ve ancak çalışarak mümkündür. Takımda şüphesiz müthiş oyuncular var ama, esas olarak 40’ına basmış bir kaptan, bir orkestra şefi var: Eda Erdem Dündar. Dünya spor tarihine geçti kendisi.

Herkesin bildiği, en azından adını duyduğu bir Yunan yazar var malum: Ezop. 17. yüzyılın meşhur Fransız la Fontaine’inden yaklaşık 2.200 sene önce yaşadığı tahmin ediliyor (MÖ 620-564). Biz Türk atalarımızı biraz “çıplak” sayıp arada onlara “giydirsek” de; daha bizim bu coğrafyalara gelmeden çok çok önce sarfettiği kimi cümleler, Ezop’un Bizans’tan bile evvel ne tür bir “Grek gerçeği”ne işaret ettiğini kanıtlıyor: “Biz Yunanlar, küçük-önemsiz haydutları asarız; ama daha büyük olanlarını kamu kurumlarının başına getiririz”. Antik Yunan’dan Bizans’a, oradan da maalesef bize tevarüs eden bu gelenek, günümüzde de önemli ölçüde geçerli. Bu “coğrafi devamlılık”, gerçekten de çekirgelerin defalarca sıçramasını, kırılan kolların yen içinde kalmasını ve günahların-adaletsizliklerin hesabının sorulmamasını getirmiş. Şimdilerde de Adalet Bakanı Akın Gürlek, yakın tarihteki kimi rezilliklerle ilgili dosyaları tekrar açınca, kimi muhalif kanatlar “şov yapıyor” diye feveran ediyor. Yahu diyelim haklısınız; şov yapıyor. Siz şimdiye kadar bu kepazeliklerle-cinayetlerle ilgili laftan başka ne ürettiniz? Rahmetli Uğur Mumcu ve bugün bu konularda debelenen bir 1-2 gazeteciden başka, 35-40 senedir ortaya hangi somut verileri-delilleri koydunuz? “Üç kağıtçılık ve sahtekarlıkla ne devrim olur ne ümmeti Muhammed kurtulur” (Oğuz Atay) diye kaç defa yazdık. Bakanlık hiç değilse adım atıyor (Kaşif Kozinoğlu), geriye doğru bir hesap verme sürecinin olabileceğini gösteriyor. Yok, illa siyasi tercihlere ve “dünya görüşü”ne göre yol haritası çizilecek!.

Şu sıralar yeniden çizilen bir harita daha var. O da coğrafi dünya haritası. 16. yüzyılda Flaman Gerardus Mercator tarafından yapılan ve günümüze kadar gelen-kabul edilen bu harita, hepimizin hâlâ kabul ettiği bir dünya projeksiyonu. “Beyaz adam”ın ve istilacıların, yani erken dönem “emperyalist” güçlerin bir illüzyonu aslında. BM Genel Kurulu, geçen hafta bu haritanın kabul edilemezliğini ve başta Afrika kimi coğrafyaların orantısal olarak çok daha büyük gösterilmesi gerektiğini karara bağladı. Tahmin edileceği üzere buna sadece ABD karşı çıktı. Estonya, Litvanya, Gürcistan, Moldovya, Sırbistan ve Ukrayna ise BM kuruluna katılmamayı tercih etti. Türkiye ise “bu karara destek vererek sömürgecilik döneminden kalma coğrafi algı çarpıtmalarının düzeltilmesini ve özellikle Küresel Güney (Afrika, Latin Amerika ve Güney Asya) ülkelerinin gerçek boyutlarıyla haritalarda temsil edilmesini destekleyen çoğunluğun (164 ülke) yanında yer aldı”.

İlk defa Ahmet Hamdi Tanpınar 1945’te “coğrafya bir kaderdir” diye yazmış. Suni zeka uygulamalarıyla kendimizi gençleştirip (şu sıralar 80’ler modası) geçmiş zaman fotolarıymış gibi Instagram’a koyacağımıza, biraz olsun kendi coğrafyamızın tipini öğrensek… Üç tık, beş layk için değer mi? Tabii değerler sistemi hem ahlakta hem ekonomide böylesine bir çöküş içindeyken, bu tür işler “hayatın içinde olmak”, “in olmak” anlamı taşıyor çoğu kişi için. Coğrafyamızı nasıl akıl almaz bir hızla “yeniliyorsak”, kendimizi de yeniliyoruz bu şekilde.

Yine BM, yine geçen hafta önemli bir karar daha aldı. Daha önce de aynı konuda rapor yayımlanmıştı ama, bu defa küresel ısınmanın artık ne yapılırsa yapılsın durdurulamayacağını açıkladı. Özellikle Akdeniz başta olmak üzere, deniz suyunda ve atmosferdeki ısınma geri dönemez seviyede. Suni zekayla dopdolu, kıyamete doğru…

Tutulan akılların sadece bizimkiler olmadığını bilmek, insana bir tür teselli de veriyor. Londra’nın göbeğindeki meşhur St. Paul Katedrali (17. yüzyıl), geçen hafta dört yıllığına Fabric adlı bir gece kulübüne kiralandı! Bu firma 10 yıl önce iki genç müşterisi mekanda uyuşturucudan ölünce lisansını kaybetmişti. Şimdi bu tarihî kilisede rock konserleri falan düzenleyecek!

Bir “bilimkurgu” hadisesiyle bitirelim. İstanbul Emniyet’i son günlerde “drone” marifetiyle bir uygulama başlattı. Kamusal alanlarda gece içki içen vatandaşlar, birden yukarda hafif bir ses duyup kendilerine tutulan kuvvetli bir ışıkla karşılaşıyor. “Sayın vatandaşlar, burası park alanıdır; içki içilmesi yasaktır, lütfen mekanı terkedin” gibi gayet nazik bir anons. Tabii insanın aklına ilk olarak Philip K. Dick’in meşhur Do Androids Dream of Electric Sheep adlı romanı ve Ridley Scott’un bundan hareketle 1982’de yaptığı meşhur “Blade Runner” filmi geliyor. Harrison Ford’un unutulmaz performansı ve yazarın 1968’deki eserinde bu “drone” teknolojisini öngörmesi… Sosyal medyada “viral” olan bu uygulama üzerine, kimi kendi bilmezler yine suni zeka marifetiyle çeşitli videolar gazladılar. Yukarda polis drone’u içki içenleri uyarıyor, yanda ise birisi birisini öldürüyor falan. Sabah erken saatlerde o park alanlarında etraftaki yüzlerce bira şişesini ve çitlenmiş çekirdek yığınlarını da biz hatırlatalım. Ayrıca kamusal, halka açık alanda saat kaç olursa olsun içki içmek, dünyanın hangi ülkesinde var?


T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN

İlgili İçerikler