AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Fatma Betül Sayan Kaya adlı hanım, kendisi ve eşiyle ilgili ortaya dökülen son rezilliklerden sonra istifa etti. İstifa da etmedi, görevinden affını istedi. İnşallah ve umarız bu “fon hareketleri”ni yaparken de “yukarıdan” icazet-izin istememiştir. Hepsini geçelim; iki sene önce LGS sınavında bütün soruları bilerek 500 tam puan alan oğlunun yüzüne nasıl bakacak?
Bu gelişmeler üzerine iktidar partisinden beslenen kimi “gazeteciler” öyle şeyler yazdı ki (“sorumlu davrandığı için kendisine teşekkür ediyoruz”, “hakkındaki iddiaların üzerine gidilsin, ama önce muhalefet kendine baksın”, vesaire…), bizim bu durumla ilgili esprili-ironik bir şeyler deme şansımız da kalmadı. Yani bu insanların para piyasalarına, hattâ hayatın neredeyse bütün alanlarına hükmetmeye başlamasıyla, sadece maddi bakımdan değil manevi bakımdan da fakirleştik. Durumla ilgili mizahi bir şeyler diyeceğiz; yok! Bu kardeşlerimiz mizah alanını da çoktan tutmuşlar. Sosyal medyada gördüğüm en etkili cümle ise şu: “Fatma Betül hanım yalnız değildir!”
2003 senesinde, yine bunun gibi bir kısa yazı yazmıştım (sosyal medya henüz yoktu; sadece kimi blog siteleri vardı). O yazıda, bindiğim bir taksinin şoförünün ettiği laflardan hareketle şöyle şeyler demiştim:
“… Bir süredir ne olacak bu Türkiye’nin hâli diye düşünüyordum. Nihayet bir çözüm buldum. Daha doğrusu, geçen gün arabasına bindiğim taksi şoförünün fikrini çaldım. Bu isimsiz kahramanlar da olmasa, bu ülke şimdiye çoktan batardı. İlerde iktidara gelince, ‘meçhul şoför’ anıtı yaptıracağım. Arkada oturuyorduk. Yanımdaki kız arkadaşa bazı ulvi düşüncelerimi anlatıyordum… Şoförün araya girmesiyle, aşağıya inmiş olan kan tekrar beynime sıçradı. Münasebetsiz herif! Fakat söylediği şey gayet isabetliydi: ‘Abicim, bizim Türkiye olarak, Türkler olarak tek bir tehdidimiz olabilir. Bizim mafya ve her türlü pis işlerle ilgili özel bir kabiliyetimiz var. Devlet bu işlere tamamen sahip çıkmalı, bunları kendi resmî bünyesinde toplamalı. Gerçek devlet-halk bütünleşmesi de ancak böyle olur. Amerika bile karşımızda duramaz alimallah.’
Müsait bi yerde indik. ‘Cahil adam, ne dediğini bilmiyor tabii’ dedim. O da ‘kimse senin kadar zeki olamaz, üzülme’ dedi ve Himalayalar’da high-tech ekipmanları ve oksijen tüplerine rağmen debelenen dağcılarla, ayağında sandaletle zirve yapan şerpalar arasındaki farkı anlattı. Ne demek istedi, hiç anlamadım. Eve gelince, bu şoför parçasının dediklerini formüle etmeye karar verdim. Onlar ne de olsa öylesine söylenmiş laflardı; gerçek bir aydın tarafından halkın pek anlayamayacağı şekil ve kavramlarla ifade edilmeleri gerekirdi.
Durum tesbitini zaten daha önce yapmıştım; ‘Türkiye hızla yokoluşa sürüklenmektedir; herhangi bir iktisadi, sosyal veya kültürel değer yaratabilecek vaziyeti kalmamıştır, hattâ varolanları da yitirmiş, hepten zavallı bir hâle gelmiştir’ demiştim. Buradan hareketle, ciddi bir restorasyon dönemine ihtiyaç olduğunu, bunun da bir kaç kuşak süreceğini belirtmiştim. Tabii tarihteki her restorasyon döneminde olduğu gibi, ‘demokrasi-insan hakları-vesaire’nin rafa (depoya) kaldırılması gerektiğini söylemiş, hâlen her isteyenin evinin önündeki kaldırıma anahtarlı demir koyarak park yeri oluşturduğu bir ülkede, zaten demokrasinin yanlış anlaşıldığını yazmıştım.
Restorasyon için ihtiyacımız olan 30-40 senelik zaman zarfında, uluslararası konjonktür denen illetin bizi etkilememesi, dış güçlerin yolumuza taş koymaması için, bazı ciddi tehditlere sahip olunması gerekir. Nükleer gücümüz yok, iktisadi gücümüz yok, petrol yok, millî birlik yok… Tek bir tehdidimiz var: Batı’nın suç saydığı her türlü pis işlere olan yatkınlığımız. Kara paradan uyuşturucu ticaretine uzanan zengin ve verimli bir alan. Bu alanda faaliyet gösteren bütün vatandaşlarımız, devletin kontrolünde yeniden örgütlenecek. Bütün şahsi çıkar sağlamaya yönelik inisiyatifler acımasızca ezilecek ve Batı’ya aba altından sopa gösterilerek, ‘bize bulaşma, yoksa piyasa ekonomin ve sosyal dirliğin babayı yer’ denecek. Avrupa, sayıları her gün binlerle ifade edilir hâle gelebilecek kaçak göçmenlerle, bilinçli bir kara para politikasıyla karşı karşıya kalmak istemeyecektir.
Bu tarafı sağlama aldıktan sonra, dediğim gibi ülke içinde derlenme ve toparlanma dönemi başlayacak. Tabii bunu nasıl gerçekleştirileceğini tam bilemiyorum; bu noktada ‘arkadaşlar size yardımcı olacak’ gibi, pek beğendiğim Türk politikacısı lafını sarfetmek isterim… Ama şunu belirteyim; bu proje üzerinde hemen çalışmaya başlanmazsa, kendimizi 10-20 sene içinde Osmanlı öncesi beylikler döneminde bulacağımız kesindir. O yüzden herkes ayağını denk alsın. Ben de bu arada şu şoförü tekrar bulabilir miyim diye bakınacağım”.
Evet, geldik 2026’ya. Bugünki gelişmeler, görüldüğü gibi en önemli sorunumuzun ülkemizde hakiki anlamda bir diktatörlük olmadığını ortaya koyuyor. Bu espri değil, ciddiyim. Siyasi iktidara yakın, hattâ bunun içindeki birçok şahıs, kendi ceplerini düşünerek olmadık dümenler çeviriyor ve evet, maalesef yalnız değiller. “Bütün şahsi çıkar sağlamaya yönelik inisiyatifler acımasızca ezilecek…” diye boşuna yazmadık 23 sene evvel. Bekliyoruz bakalım; hadi inşallah!
Bu arada, yine hükümet tarafından iki büyük “aile” arasında yıllardır süren bir husumet-cinayet meselesi de hâlledildi. MHP’nin öncülüğünde düzenlenen bir yemekle, bu büyük örgütler barıştırıldı. Suç örgütleri mi? Yok canım; vatanını-milletini seven büyük aileler bunlar! E, diğer taraftan Güneydoğu aşiretleri, Apo bey, barış süreci, vesaire şeklinde gayet güzel ve “demli-çaylı” gelişmeler de var malum! Hattâ bu kardeşlerimizin ülkemizdeki ve ülke dışındaki entelektüel yandaşları, dün ve bugün Londra’da düzenlenen bir konferansta bu “çözüm süreci”yle ilgili tecrübelerini paylaştı ve bizleri aydınlattı!
Gelişmeler harika! Ancak çok acı bir hadiseyle bitirmek zorundayız maalesef. Bu gümbürtüler içerisinde kaynadı, gitti. Emekli polis memuru Ali Şekeroğlu, sırtında Türk bayrağı, beylik tabancasıyla herkesin gözü önünde, “geçinemiyoruz” diyerek intihar etti. Son yıllarda şahit olduğumuz belki de en ağır hadiselerden biri. Affet bizi usta.
Hayır affetme! Başımıza gelen her şeyi hakediyoruz biz.
Emekli polis mensubu Ali Şekeroğlu, Ankara’da canına kıymadan biraz önce, Anayasa Mahkemesi önünde. Elinde beylik tabancası, arkada Emniyet görevlileri… Herkes bakıyor; gayet rahat, kimse müdahale etmiyor!
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN
|


