Çok hızlı değişiyoruz, farkında mısınız?
En büyük değişiklilerden biri de güven duygusuyla ilgili.
Seçimlere güvenimiz azalıyor.
19 Mart, 21 Mayıs ve son dönem operasyonlarıyla birlikte demokratik seçimlerle iktidarın değişeceğine olan güven iyice zayıfladı. Tanıdığım pek çok muhalif insandan sık sık “sandık başına gitmenin anlamı kalmadı”, “benden paso, artık herkesi Allah’a havale ediyorum” gibi sözler duyuyorum.
İnsanlara, siyasetçilere güvenimiz azalıyor.
Geçenlerde AKP’nin transferleri hakkında eleştirel paylaşım yapan muhalif bir siyasetçiyi hararetle destekleyen bir mesaj gönderen arkadaşımı uyarma gereği hissettim:
“Keşke yazmasaydın. Ya bir gün o da transfer olursa?”
Evet, güvensizlik insanı, toplumu içten içe kemiren bir virüs gibi... Ama zaman da öyle bir zaman ki…
Asıl meseleyi biliyoruz ama…
Son 1,5 yıl içinde çok fazla şey yaşandı, yaşanıyor, bu süreçler muhtemelen daha da şiddetlenerek devam edecek.
Yaşadıklarımız içinde en fazla yıpratıcı olanlardan biri, muhalifler içinde (İBB’de, diğer belediyelerde, CHP’de, başka partilerde, medyada, iş dünyasında vb.) birçok insanın şu ya da bu şekilde iktidarla iş birliği çizgisine girmiş olmasıdır.
Elbette bunların hepsini aynı payda altında toplamak adil olmayabilir. Maddi ve siyasi çıkarlar için anında karşı cepheye sıçrayan ve bir anda içinde gizlediği kötülük çuvalından lağımlar saçanlar ile yakınları için korkarak gözyaşlarıyla şantajlara boyun eğenlerin yeri merdivenin farklı basamaklarında olabilir. Ama hemen hepsini tetikleyen yakıt aynı: “Korku”…
Korku duygusu Türkiye’de siyaset masasının değişmez ayaklarından biridir. Baskı, yasak, hapis, işkence, hatta ölüm siyasi tarihimizin değişmez parçası olmuştur.
Bugün de öyle. Herkes, hepimiz şu veya bu ölçüde korkuyoruz. Üstelik yalnız muhalifler değil, iktidar da korkuyor. Ve elindeki enstrümanlarla korkusuna çare olsun diye sürekli yeni “korkutma” mekanizmalarını harekete geçiriyor.
Bütün bunların gerisinde yatan neden ortada: AKP artık demokratik seçimlerle iktidarını devam ettirme şansının kalmadığını gördü.
Muhalefete yönelik “böl ve yönet” taktiklerini daha önce de defalarca başarıyla uygulamış, yer yer demokratik normlardan uzaklaşmıştı. Ama şu anda muhalifleri hedef alan şiddetin dozu olağanüstü arttı, tehlikeli liderlerin ve partilerin yargı yoluyla “etkisizleştirilmesi”, böylece normal seçimlerin imkânsız hale getirilmesi (ya da “etkisini kaybetmiş biçimsel bir prosedüre dönüştürülmesi”) planı uygulanıyor.
Yani başlıktaki soruyu, muhalifler arasından neden bu kadar çok kötü insan çıktığını sorgulamaya çalışırken “asıl mesele”yi görmediğimizi ileri sürerek konuyu kapatmaya çalışmayın lütfen.
“Kötülük” yalnızca iktidar saflarında değil, muhalefette de, sıradan insanlar arasında da, halk içinde de yaygın. Özellikle de dünyada ve ülkemizde yaşadığımız ortamları düşünecek olursak, insanlar arasında bencilliğin, kabalığın, şiddetin, başkalarını düşman görmenin oldukça yaygınlaştığı bir dönemde olduğumuz söylenebilir.
CHP’nin ve Yeni Parti’nin “kötüleri”
Yine yazının başlığına ve girişine bakınca “Ne yani, AKP’de, MHP’de, DEM’de, diğer partilerde kötü insan yok mu sanki?” diyenler de haklı olur elbette. Olmaz mı hiç! Ama konumuz o değil.
Bir de “Yahu, Yeni Parti daha yepyeni! Ne kötüsü arıyorsun?” diye kızanlar çıkacaktır. Umarım onlar cevabı yazının devamında bulurlar.
Konuya dönelim. İBB ve başka belediye yargılamalarında, siyaset, medya ve iş dünyasında yakın zamanlara kadar saygı duyduğumuz ya da etkili muhalif sandığımız bir sürü isim, bir anda güce teslim oldu. Kimi hapisten korktu, kimi şirketini ve servetini kaybetmekten, kimi kendince özel nedenlerden… Kimi de kendisine vaat edilenlerin cazibesinden etkilendi…
Bu “zayıf halkalar”a bakınca insanın aklına şu soru geliyor: “Bir partide, bir belediyede, bir toplumsal örgütte önemli bir yere getirilecek kişide hangi özellikler aranmalıdır?”
Umarım bu ve benzeri sorular bundan sonra daha titizlikle ele alınır.
Bir sahil kasabasının boyutlarını aşacak kadar çok ses çıkaran Foça Belediye Başkanı Saniye Fıçı’nın AKP’ye transferi, bu açıdan oldukça ilginç bir örnek oldu. CHP’nin/Yeni Parti’nin çok güçlü olduğu, AKP’nin son iki seçimde aday bile çıkaramadığı Foça’da günlerdir protestolar düzenleniyor. Sosyal medya ise yerel isyanlar ve söylentilerle tam anlamıyla kaynıyor.
Foça Belediye Başkanı Saniye Fıçı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan
Birkaç Facebook paylaşımında Fıçı’nın Saray’a çıktığı gün Foça’ya giden eski CHP şimdi Yeni Parti İzmir milletvekili Deniz Yücel’e gösterilen tepkileri okudum. Özetle “Fıçı’nın yarattığı hayal kırıklığından bahsedip ona kızacağına, vaktiyle neden onun seçilmesini sağladığının hesabını vermesi gerektiği” dile getiriliyor.
Foça’da ve başka pek çok yerde neden önseçim yapılmadı? Dönemin CHP yönetimi belediye başkan adaylarını neye göre belirledi? “Bölgeyi bilen” bir yöneticinin “tamamdır, iyidir, sağlamdır” demesi yetti mi?
Adaylar uzun araştırma ve söyleşilerle incelendi mi? Amaçları nedir? Halkla nasıl ilişki kuruyorlar? Ne kadar ahlaklılar? (Bu son sorunun ne kadar zor olduğunu bilerek yazıyorum.)
Yoksa “bir sürü iş güç arasında”, parti yönetimi, sadece belediyelerdeki “kadın oranları”, “genç oranları” gibi göstermelik ölçütlerle mi yetindi? Kadınlar artsın tabii ama Sinem Dedetaş ile Özlem Vural Gürzel aynı mı? Veya Fatma Kaplan Hürriyet ile Özlem Çerçioğlu?
Yine aynı Facebook, Fıçı’nın göreve başladığından beri kasaba esnafıyla, sıradan insanlarla, çeşitli etkinliklerde katılımcılarla yaşadığı gerginliklerle bilindiği haberleriyle ve videolarla dolu. Üstelik ilçenin temizlik ve altyapı hizmetleriyle ilgili çok şikâyet var. CHP ve Yeni Parti yönetimleri bunları izledi mi, izliyor mu? Halkın eleştirilerinin bir şeyleri değiştirme şansı var mı?
Bu arada Foça’yı bilen biri olarak CHP’li/Yeni Partili yönetici, üye ve seçmenlerin, “transfer olayı” öncesi bu kadar eleştiri yapmadığını, bir garip “partililik bilinci” içinde pek çok şeyi “kol kırılır yen içinde kalır” mantığıyla sineye çektiğini de eklemeliyim.
İyimser de değilim umutsuz da
CHP ve ondan ayrılarak hızla büyüyen Yeni Parti açısından “sosyal demokrasinin kalesi” İzmir’den daha pek çok tatsız haber geleceği bugünden belli. Tabii ki “iktidarın çabaları, baskıları yüzünden vs.” ama yapılan isabetsiz seçimler de her seferinde parti yöneticilerinin sorumluluğunu bize hatırlatacaktır.
Bu özensizlikler, öyle sessiz kalınarak kapatılacak konu değildir. Hatay, Uşak, Antalya ve başka şehirlerle ilgili örneklere girmiyorum bile…
Bir “transfer” olayının ardından bir arkadaşım şöyle demişti:
“Belki de bunun şimdi yaşanması iyi olmuştur. Çürük elmalar bugünden ayrılsın. Yeni Parti de her şeyi sıfırdan kursun.”
Sıfırdan mı? Yeni Parti uzaydan inmedi ki! CHP’den en hafif deyişle “sıkıntılı” birçok milletvekili ve yöneticiyi heybesinde taşıyor. Uzun ve zor bir süreç…
Özgür Özel’in elinde Gordion Düğümü’nü kesecek bir kılıç yok. Ama siyasette sadece “siyasi kriterlerin, şu veya bu düzeyde iktidarı yakınlaştıracak etkenlerin” başa alınmasının yeterli olmadığı ortada. Ahlak, vicdan, kişilik, dürüstlük, mütevazılık gibi özellikler en az hava ve su kadar önemli.
“Siyaset ve etik” demişken, yazıya başladığım yerden buraya kadar kalemimi zor zapt ettiğim bir konuyla bitirmek istiyorum.
İktidarın muhalefeti bölme, zayıflatma, bu arada ahlaki ve moral faktörler üzerinden güçlü bir saldırı düzenleme planı açısından CHP’ye “butlan” atanması çok kritik bir aşama oldu.
Bu adım, yazının başlığındaki sorudan devamındaki görüşlere kadar hemen her şeyi etkileyen, milyonlarca insanın ruh halini alt üst eden, “kötü tercihleri” eskisinden çok daha kolay hale getiren, demokratik mekanizmalara güveni sarsan kilit gelişmelerden biri haline geldi.
Kemal Kılıçdaroğlu bu tarihi sorumluluktan hiçbir zaman kurtulamayacaktır. Ama bu yazıda ona daha fazla yer verme isteğim yok...
Aklıma takılan soru başka: Şu an onunla birlikte davrananların hepsine “kötü” diyebilir miyiz? Herhalde hayır. Ancak “ana muhalefetten iktidar ittifakına” giden yolda saf tutmak herkesin omzuna ağır bir yük bindirir.
Maalesef bunlardan biri de benim arkadaşım saydığım biriydi. Yeniden CHP yönetimine girmeyi kabul etmesinin ardından görüşmedik, telefonlaşmadık. Az sonra arasa telefonu açar mıyım, bilmiyorum. “Dürüst, eğitimli, kaliteli”dediğim eski arkadaşım acaba nasıl bir tercih süreci yaşadı? “Siyasi ikbal” mi asıl mesele? “Ahlaki ölçüt artık o kadar önemli değil” mi? Yoksa “burası Türkiye, kısa sürede her şey unutulur mu?” Ya da “burada her şey olunur ama asla rezil olunmaz” mı?
Çok üzgünüm…
Ama şunu biliyorum: Bugün yaşadıklarımız ne olursa olsun, sonsuza kadar böyle gitmeyecek...
Siyasette tablolar er geç değişir, değişecek… Kuşkum yok…
Ya toplumsal ahlak açısından? Bilmiyorum. Umarım hayatımızı tamamlamadan o açıdan da daha iyi bir dönem yaşarız.
Çok iyimser olmasam da umutsuz değilim…
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN
|


