Her güne yeni gözaltı ve tutuklama haberleriyle giriyoruz.
“İçeri atılmak” artık sıradanlaştı.
“Türkiye’de yaşayan her insan bir gün cezaevini tadacaktır” şakasına gülünmediği bir ortam yaratıldı.
Bundan dolayı belki de birçok insanda “hapis korkusu” azaldı.
Ama korkanlar, içeri girmemek ya da içerden bir an önce çıkmak için her şeyi yapmaya hazır olanlar da az değil.
İnsan dediğin hiç belli olmuyor, kavun değil ki koklayasın.
Bazen hiç ummadığın biri, demir parmaklıkların arkasında devleşiyor.
Bu “devleşme” bando eşliğinde, sahne ışıkları altında, alkışlarla olmuyor tabii. Sessizce, karanlıkta, küçücük hücrelerde gerçekleşiyor.
Bu süreci görmek için başka gözler gerek. Daha çok da yürekler…
* * *
O bir kadın. Sıradan, zayıf, sempatik, zeki, neşeli…
Bir işi vardı (aslında var demem gerekirdi)… Kurallarına bağlı olduğu bir iş… Gazetecilik…
O iyi bir gazeteci…
Ve iyi bir insan… (İyi insan ne demekti, usta? Bu soru çoğunluğun kafasında örümcek ağlarının gerisinde kaldı, biliyorum.) Vicdanı var, sorumluluk duygusu var, empati yeteneği var…
Çocuğunu, eşini ve işini seviyor…
Bir gün devletle arasında anlaşmazlık çıkıyor.
“Devletle anlaşmazlık” mı?
Bir insan, birey, yurttaş kim oluyor ki koskoca devlet karşısında?
Bu küstah sorunun sorulması için illaki karşınızda faşist bir devlet olması gerekmiyor, bazen en pembesinin zorbalığı bile tüm göstermelik kibarlığıyla bu sorunun ardına gizlenebiliyor.
* * *
Kadını sorguluyorlar.
Önce nezaketle, sonra sertleşerek… Gözünü korkutuyorlar…
Olmuyor.
Hapse atıyorlar.
Gazetesi protesto ediyor. Hukukçular isyan ediyor. Çoğunluk “yakında bu olay kapanır ve onu bırakırlar” diye düşünüyor.
“Devletin karanlık adamları” da benzer düşüncede. Ama farklı biçimde. “Daha fazla dayanamaz, yakında itiraf eder ve serbest kalır”…
Sonuç olarak devlet çok güçlü.
Dava gerekçesi de kaya gibi :“Millî güvenlik meselesi”…
* * *
O sıradan görünen kadın, çok soğukkanlı ve mantıklı cümlelerle tavrını sürdürüyor. “Bu benim mesleki prensibim”diyor. Ülke anayasasından ve hukuki haklarından bahsediyor. Özgür bırakılmasını istiyor.
Mahkemeye çıkarıyorlar. İş uzuyor. Sonra yeni bir davayla kriz derinleşiyor.
Bu arada gazetesi, yakın çevresi, hatta eşi ondan adım adım uzaklaşıyor.
Ona “artık işini ve ilkelerini değil, ailesini ve özgürlüğünü seçmesini” söyleyen eşi, sonunda bir başka kadınla ilişki kuruyor.
Avukatı bile artık “bir prensip yolunda hayatını harcama, vazgeç” diyor.
Kadın içerde iyice yalnızlaşıyor, yıpranıyor.
Ama vazgeçmiyor.
* * *
Olay ABD’de geçiyor. Daha doğrusu film… Orijinal adı Nothing But the Truth. Bizde Gizli Gerçekler adıyla gösterilmiş. 2008’de çekilmiş. (Yönetmeni Rod Lurie, başrollerde Kate Beckinsale, Matt Dillon ve Vera Farmiga.) İzlemenizi öneririm.
Gerçek olaylara mı dayanıyor diye baktım. Bir ölçüde evet. 2005’te The New York Times’ta çalışan Judith Miller’in başına gelenlerden esinlenilmiş.
Filme dönelim. ABD Başkanı’na bir suikast düzenleniyor. Beyaz Saray hemen Venezuela’yı suçluyor. Gazeteci Rachel Armstrong bazı gizli bilgilere ulaşarak bunun gerçek olmadığını yazıyor. CIA’nın gizli bir ajanını deşifre ediyor. Ortalık karışıyor.
Sonrasında kadının başına gelenlerin özeti tek bir soruda yatıyor: “Kaynağını açıkla, bu bilgiyi sana kim verdi?”
O ise yasal haklarını kullanarak kaynağını açıklamadığı için hapse atılıyor.
Bütün bunları izlerken insanın bu haksızlıklar karşısında kalbi sıkışıyor, çığlık atası geliyor, ya da ağlayası…

* * *
Filmin sonunu da söylemeyeceğim, o “gizli tanık”ın nasıl sürpriz biri olduğunu da…
Kadının avukatının iki cümlesiyle devam edeceğim.
Hani şu, süreç uzadığında “bir prensip yolunda hayatını harcama, vazgeç” diyen avukatın mahkemedeki sözleriyle:
“Bir süre önce müvekkilime bir avukat olarak onun prensiplerini değil kendisini savunduğumu söyleyerek tutumundan vazgeçmesi için baskı yaptım. Ama şimdi anlıyorum ki, büyük insanlar açısından prensip ile hayat arasında bir fark yok!”
* * *
Hayat her zaman bir seçim. Bazı seçimler bir şeyler kaybettiriyor. Canın yanıyor…
O sırada kazandıkların da var ama… Bazen sessizce, karanlıkta, küçücük hücrelerde…
Aslında belki “kazanç”tan ziyade “doğal tavır” da denilebilir… Eğer hayatla ilişkini doğru kurduysan…
Ve insan olarak, yurttaş olarak, meslek erbabı olarak onurunu korumayı tercih ettiysen…
Kalan ömrün boyunca aynada nasıl birini görmeyi seçtiğine bağlı…
Sonuçta giderek tükenen bir hayat yaşıyorsun, kalan yolu başın dik yürümeye karar vermek de senin elinde…
Ve hiçbir devletin, hiçbir gücün, hiçbir baskının, hiçbir hapsin senin elinden alamadığı bir şey var:
Senin kendinle ve hayatının geri kalanıyla ilgili seçimin…
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN
|


