Yüz yıl sonra ne olacağını sanıyorsunuz veya ‘Salın bizi!’

Yüz yıl sonra ne olacağını sanıyorsunuz veya ‘Salın bizi!’

“Yüz yıl sonra, 2126'da hepimiz sevdiklerimizle birlikte toprağın altında olacağız, bugün ‘benim’ dediğimiz her şey başkasının olacak..."

Yüz yıl sonra ne olacağını sanıyorsunuz veya ‘Salın bizi!’

“Yüz yıl sonra ne olacak?”
Umurumuzda mı?
Soru nereden mi çıktı?
Sosyal medya bazen önümüze hoşunuza giden ve gitmeyen paylaşımlar atıyor.
Havalı deyişiyle “algoritma”, ilgi alanımızı “keşfettiğinde”, neleri, hangi sıklıkta izleyeceğimize müdahale ediyor.
Son aylarda birkaç kez önüme farklı versiyonlarıyla ve genellikle güzel doğa görüntüleriyle şu içerikteki videoları çıkarıyor:
“Yüz yıl sonra, 2126'da hepimiz sevdiklerimizle birlikte toprağın altında olacağız.
Bugün ‘benim’ dediğimiz her şey başkasının olacak.
Uğruna didindiğimiz evlerde yabancılar yaşayacak.
Belki birkaç yıl anılacağız, sonra hatıra bile olmayacağız.
Sadece bir kez verilen bu hayatı başkalarını memnun etmek için tüketmeyin!
Her şeye sahip olmak yerine, yaşadığınız ana sahip olun!”
Bu mesajlar verilirken fonda 70’lerin ikinci yarısından ünlü bir şarkı duyuyoruz: Joe Dassin’in A Toi şarkısını Fikret Şeneş’in sözleriyle (Seni Bana Katsam) Neco seslendiriyor: 
“Ve sen hayatını boyarsın pembeye,
Şansını döndürürsün tersine,
İstesen çevirirsin güneşi kendine…”

* * *

Elbette tekrar tekrar göstermesinin nedeni, benim onu birkaç kez izlemem. “Kaydırıp” geçmemem…
Yüz yıl sonra ne olacağını umursamamamızın nedeni, o kadar yaşamayacağımızı bilmemiz.
Ve ne dersek diyelim, çocuklarımızın ve torunlarımızın gelecekte ne olacağı aslında bizi çok fazla ilgilendirmiyor.
İlgimizin büyük bölümü kendimizle, kendi hayatımızla sınırlı.
“Sınır”dan bahsetmişken şunu da söyleyelim: Biz sınırı, ne zaman öleceğimizi düşünmeyi de pek sevmiyoruz.
İnsanın “öleceğini bilen tek canlı olduğu” iddia ediliyor. (Ben emin değilim, hayvanları ve bitkileri yeterince tanıdığımızı sanmıyorum.)
Öleceğini bilen insanın ilginç bir özelliği var: Çoğunlukla öleceğini düşünmez, aklına getirmez.
Hatta hiç ölmeyecekmiş gibi yaşar.
Parayı, malı mülkü, popülariteyi, otoriteyi çok önemser…
Ama yaşamında sahip olduğu en değerli şeyi, yani zamanı olağanüstü bir “cömertlikle” harcar.
Seneca’nın dediği gibi: “İnsanlar kişisel mallarını korumada tutumludurlar ama zaman israfına gelince, cimri olmanın doğru sayılacağı tek şey olan zamanı en büyük savurganlıkla harcarlar.”
İnsan hayatta önceliklerinin ne olduğunu durmadan karıştırır. Ömrünü ıvır zıvırla geçirebilir. Olmadık bir konuya takıp yıllarca o saplantıyla kendini zehirleyebilir.
Ömrün finali gelince de “nasıl geçti onca yıl” gibi, “oysa daha yapacaklarım vardı” gibi içtenliği korku sosunun ardında kaybolan hislerle gözyaşı döker…

* * * 

“Yüz yıl sonra, 2126'da toprağın altında olacağız.”
Bugün sahip olduğumuz ve sahip olmak için büyük mücadeleler verdiğimiz her şey anlamını yitirecek...
Evlerimiz, arabalarımız, arsalarımız, paralarımız, pahalı giysi, saat ve kolyelerimiz, kendimize ait sandığımız eşlerimiz, çocuklarımız, sevgililerimiz, hayranlarımız…
İnançlı biri olmadığım için hep üstüme vazife değilmiş gibi görerek zorlukla telaffuz ettiğim şu sözleri de ekleyeyim: Kutsal kitaplara göre gerçek zenginlik, mal mülk değil manevi değerlerdir, dürüstlüktür, ahlaktır…
Oysa dünyadaki iktidarların çok önemli bölümü yolsuzlukları önlemek için ciddi çaba sarf etmiyor, dahası bizzat kendisi “bal tutan parmaklarını yalayarak” milyarlarca doları cebe indiriyor.
Halbuki biz, yani “sıradan ölümlüler” gibi onlar da “yüz yıl sonra, 2126'da toprağın altında olacak.”
Dolarları, altınları, yatırımları “bu tarafta” kalacak…
Bugün halklarına ekonomik ve siyasi-hukuki açıdan eziyet edenlerin de “2126 yılını” hatırlamalarında yarar var.
“Üç günlük iktidar/ömür” için değer mi?
Ya da savaş çıkarıp gençlerini ölüme sürenler!
Ne geçiyor elinize?
Bıraksanız o gençler de herkes gibi zaten bir süre daha yaşayıp ölecekler. Siz ne hakla bu süreyi kısaltmaya cüret edebiliyorsunuz?
Savaşınız “kutsal” ise siz önden buyurun!

* * *

Şu kısacık hayatı hakkıyla yaşamak konusunda dilimin ucuna, şu zamana kadar bu anlamıyla neredeyse hiç kullanmadığım o kelime geliyor:
“Salmak”… Daha doğrusu “salın!”…
Tutuklu komedyen Deniz Göktaş'ın kendisiyle emrivaki yaparak görüşen Kemal Kılıçdaroğlu’na söylediği “CHP'yi salın” açıklamasıyla bu kelime (yeniden) girdi hayatımıza.
CHP’yi salın!
İnsanları salın!
Halkı salın!
Salın da yaşayalım şu kısa hayatı!
Bırakmıyorsunuz ki, her biriniz bir yandan boğmaya çalışıyorsunuz bizi...
Mabadınıza yapışan koltuklarınız, karanlık tezgâhlarınız, bitmez tükenmez hırslarınız, kendinizi “yeryüzü Tanrısı” gören kibriniz ve acımasızlığınız ile…
Salmıyorsunuz ki…
Siz de bir dinleyin o kısa videoyu. Pek sanmıyorum ama belki bir gün bir aydınlanma yaşarsınız.
“Yüz yıl sonra, 2126'da hepimiz sevdiklerimizle birlikte toprağın altında olacağız.
Bugün ‘benim’ dediğimiz her şey başkasının olacak.
Her şeye sahip olmak yerine, yaşadığınız ana sahip olun!”
Bizi de kendinizi de… Salın artık!..

İlgili İçerikler