BM Genel Kurulu ve Almanya Eyalet Seçimleri

BM Genel Kurulu ve Almanya Eyalet Seçimleri

New York’ta Türk-ABD ilişkilerinin 100’üncü yılı bir seminerle kutlandı. Bu etkinliğe yönetim cenahından hiçbir ABD temsilcisinin katılmamış olması dikkat çekti. Yönetimle artık ilgileri olmayan sadece iki eski diplomatın bu etkinlikte yer alması, ABD’nin Türkiye ile ilişkilere verdiği kurumsal değer hakkında Ankara’nın kafasında kuşku yarattı mı, bilinmez

BM Genel Kurulu ve Almanya Eyalet Seçimleri
Birleşmiş Milletler 81’inci Genel Kurul toplantısı | Berlin'de eyalet meclisi seçimlerinden birinci çıkan Sol Parti'nin eyalet başbakan adayı Elif Eralp

 

Dış politikada bu hafta en çok iki konu konuşuldu; ilki Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın da katıldığı Birleşmiş Milletler 81’inci Genel Kurul toplantısı, ikincisi ise Almanya’da gerçekleşen yerel seçimler.

Her ikisinin de Türkiye’yi çok yakından ilgilendiren veçheleri var. Ama gerçek basını tenzih ederek söyleyelim, ana akım medya (siz yandaş diye de okuyabilirsiniz) bu konulara magazin yönüyle baktı: BM kürsüsünde liderimizin mazlum Filistin halkının haklarını savunması, “dünya beşten büyüktür” söylemi ve Berlin’de zafer kazanan Çerkes kızı Elif Eralp. Elif’in biraz solcu olduğu, Cem Özdemir gibi onun da Türkiye’de olan bitenlere eleştirilerinin bulunduğu hiç kayda geçmedi bu ara.  Almanya’da Türk siyasetçiler hep sol partilerde (Yeşiller, Die Linke ve SPD) başarı sağlıyorlar. Acaba neden?

Oysa sıradan vatandaşın ne BM Genel Kurulu’ndaki kahramanlık menkıbeleriyle, ne de Berlin’de Elif’in kazandığı göz kamaştırıcı  zaferle ilgilenebilecek hali var. Onun esas gündemi ekonomi. Artık bıçak kemiğe dayandı. Ayın sonunu getiremeyen ortalama vatandaş sofrasına koyacak ekmek bulamıyor. Bu ortamda bir de iktidar yanlısı hormonlu yeni yetmelerin fon skandalı patladı. Yüzbinlerce dar gelirlinin bir umut yatırdıkları küçük tasarruflarını çalan yandaş foncular ve olan biteni bildikleri halde onları engellemeyen, görevlerini yapmayan kamu görevlileri hakkında ne yapılacak göreceğiz. Bu hesap öyle kolay kolay kapanmayacak, bu iyi biline.

Bu karanlık tablo tam da Üsküdar Belediyesi’nin ve sonra Adalar Belediyesi’nin üzerine çöküldüğü bir ortamda geldi. Oysa liderimiz o sırada BM kürsüsünden mazlumların hakkını hukukunu savunuyor, veto yetkisine sahip güçlülerin kontrolündeki BM’de daha adil ve demokratik bir sistem çağrısında bulunuyordu.

BM Genel Kurulu

BM Genel Kurulu faaliyetleri geleneksel olarak her sonbaharda haftalar boyunca sürer. Ama dünya kamuoyu haklı olarak liderlerin katıldığı kısa bölüme odaklanır. Liderlerin geldiği hafta hem BM’de hem BM marjında (kıyısında) gerçekleşen ikili ve çok taraflı toplantı ve etkinliklerle dünya diplomasisi adeta kreşendoya ulaşır.

Bu yılki toplantıların, Rusya’dan Putin, Hindistan’dan Modi ve Çin’den Xi Jinping, İtalya’dan Meloni, Almanya’dan Merz ve Mısır’dan Sisi gibi bazı önemli aktörlerin New York’a gelmemeleri nedeniyle geçen yıllara nazaran biraz sönük geçtiği söyleniyor. Ben o kanaatte değilim.  

Filistin lideri Mahmut Abbas da ABD’nin vize vermemesi nedeniyle New York’a gelemedi. Oysa BM toplantılarına katılmak isteyen her lidere ABD’nin bu olanağı sağlama yükümlülüğü var. Geçmişte ABD ile kanlı bıçaklı olmalarına rağmen Fidel Kastro ve Yaser Arafat gibi isimler BM genel kurullarına katılabilmişlerdi. Arafat’ın savaşan bir halkı temsil ettiği gerekçesiyle  belindeki silahı çıkartmak istememesi o dönemde olay olmuştu. Şimdi uluslararası kural ve teamülleri takmayan Trump istediğini yapabiliyor. Sayın Cumhurbaşkanımız Mahmut Abbas’ın yokluğunda Filistin halkını kendisinin temsil ettiğini söyleyerek bu eksiği giderdi sağ olsun.

Genel Kurul’a gelmemeyi tercih edenlere karşılık Türkiye’den Erdoğan, Brezilya’dan Lula, İngiltere’den çiçeği burnunda yeni Başbakan Andy Burnham,  Fransa’dan Macron New York’u şereflendirenler arasındaydı. Netanyahu, İran Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan ve Venezuela’nın kayyım lideri Bayan Delcy Rodriguez de oradaydı.

BM kürsüsünden yapılan bazı renkli konuşmalara bakılırsa toplantıların pek de öyle sönük geçtiği söylenemez. Mesela Trump her zamanki gibi BM kürsüsünü iç politika için kullandı. Ülkeyi aslanlar gibi nasıl suçtan ve kaçak göçmenlerden arındırdığını, başkent Washington’da artık insanların geceleri endişe etmeden sokağa çıkabildiklerini söyledi. Trump konuşmasında İran ve Küba’ya tehditler savurmaktan da geri kalmadı.

Trump daha önce ABD’ye bağlamak istediği Grönland konusunda Danimarka ve bu dev adanın başbakanı ile bir askeri imtiyaz anlaşması imzalayarak konuyu tatlıya bağladı. Grönland otonom statüde Danimarka’ya bağlı kalacak ama, ABD orada çok büyük egemen üslere (zaten vardı) sahip olacak. Ayrıca adada ABD’nin istemediği üçüncü ülkelere yatırım ve diğer kolaylıklar sağlanmayacak. Trump Grönland’dan yeni ne aldı tartışılır. Ama varılan mutabakatı kendi kamuoyuna zafer olarak satmasını bildi.

Buna karşılık Trump Venezuela’dan istediğini elde etmiş görünüyor. Venezuela kayyımı Delcy Rodriguez desteğinden dolayı Trump’a teşekkür ederek ABD ile iş birliğini geliştirme arzusunu vurguladı. Ne Maduro’dan ne Chavezci anti-emperyalist dış politikadan söz etti. Delcy’nin tavrı bana bizim topuklu efeyi hatırlattı.

Trump konuşmasında İran’ı tehdit etti ama İran’ın yumuşak sözlü Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan kürsüde hiç de altta kalmadı. ABD terörizminin kurbanı olduklarını öne sürerek, asla ona boyun eğmeyeceklerini vurguladı.  Buna karşılık kapalı kapılar ardında Trump’ın özel temsilcisi Steve Witkoff ve İran Dışişleri Bakanı Arakçi bir araya gelerek müzakerelerde bulundular. Mahmut Abbas’a vize verilmezken İran heyetine vize verilmesinin sırrı burada yatıyor her halde. Trump görüşmede varılan sonuçtan memnun olduğunu söyledi. 3 Kasım ara seçimleri öncesinde Trump’ın seçmene barış müjdesi vermesi önem taşıyor.

BM kürsüsünden Putin ve Rusya eleştiri oklarının hedefi oldu. Lafını esirgemeyen Zelensky Putin’i savaş mikrobunu dünyaya saçan “hasta sıfır” (patient zero) olarak tanımladı. Birleşik Krallık Başbakanı Andy Burnham ise Rusya’yı ülkesindeki casusluk ve siber suçların arkasında olmakla suçlayarak, bu tür yıkıcı faaliyetlerle mücadele için yeni bir güvenlik birimi kurulması talimatını verdiğini açıkladı.

Gazzelilerin hakkını kürsüden arayan tek konuşmacı Sayın Cumhurbaşkanımız değildi kuşkusuz. Ondan daha etkili bir konuşmayı akıcı Shakespeare İngilizcesi ile Ürdün Kralı II. Abdullah yaptı. Ama ne gam! BM kürsüsünden dramatik sözler söyleyen bu kral, sınırın hemen ötesindeki Gazzeliler için bugüne dek kayda değer bir yardımda bulunamamanın ezikliği içindeydi.

Liderimiz Ankara’dan sonra Trump’la yeniden baş başa bir görüşme yapamadı ama onunla birlikte Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) üyelerinin toplantısında hazır bulundu. Bu toplantıda Trump’ın yanında Erdoğan değil, Ürdün Kralı ve Katar Şeyhi oturdular. Mekke Savunma Paktı’nı imzaladıktan sonra Türkiye’nin daha fazla Ortadoğu meselelerinin içinde yer alması dikkat çekiyor. Bu toplantıda da İran ve Husi tehdidi konuşuldu. Türkiye’nin asılardır savaşmamış olduğu komşusu İran’a karşı faaliyetlerin içinde yer alması ve Husilerle çatışması pek hayra alamet değil.

Diğer taraftan New York’ta Türk-ABD ilişkilerinin 100’üncü yılı bir seminerle kutlandı. Bu etkinliğe yönetim cenahından hiçbir ABD temsilcisinin katılmamış olması dikkat çekti. Yönetimle artık ilgileri olmayan sadece iki eski diplomatın bu etkinlikte yer alması, ABD’nin Türkiye ile ilişkilere verdiği kurumsal değer hakkında Ankara’nın kafasında kuşku yarattı mı, bilinmez.  

BM Genel Kurulu bağlamında son olarak Çin lideri Xi Jinping’in Washington ziyaretine dikkat çekmek gerekiyor. Xi’nin 300 km ötedeki New York’ta cereyan eden BM toplantılarına katılmazken sadece Washington’a gelip ayrılması (ziyaret 23-25 Eylül tarihleri arasında gerçekleşti), Çinli liderin çok taraflı diplomasiye ve BM’ye pek ehemmiyet vermediğini gösterdi. Trump-Xi arasında varılacak AI mutabakatı belki de herkesin geleceğini ipotek altına alacak. Bırakın “beş”i, dünya bu ikisinin eline, yani Washington ve Beijing’in insafına kalacaksa vay halimize.

Almanya seçimleri

Bu ay içinde Almanya’da üç eyalet seçimi gerçekleşti. 6 Eylül’deki Sachsen Anhalt (Saksonya Anhalt -SA) ve 20 Eylül’deki Mecklenburg VorPommern (Meklenburg-Ön Pomeranya -MV) seçimlerini aşırı sağ Almanya için Alternatif (AfD) partisi, oylarını ikiye katlayarak kazandı. Bu partinin SA’taki oy oranı yüzde 43.8’e, MV’daki oy oranı yüzde 39’a yükseldi. Söz konusu parti Berlin’de ise yüzde 16.3 oyla üçüncü sıradan eyalet parlamentosuna girdi.

Berlin’deki  seçimleri  ise herkesin bildiği gibi Türkiye kökenli Elif Eralp’in başbakan adayı olduğu Die Linke (Sol parti) yüzde 25.5 oyla kazandı. Başkent Berlin hem belediye hem eyalet kimliği taşıyor ve bu kentin belediye başkanı aynı zamanda başbakan olarak görev yapıyor. Bu üç eyalette de henüz hükümetler kurulmadı. Çünkü hiçbir partinin yerel parlamentolarda güven oyu alabilecek sandalye sayısı bulunmuyor. Dolayısıyla bizim bazı basın organlarında yer alan Elif Eralp’in başbakan seçildiği iddiası doğru değil.

Her üç eyalette de birinci çıkan partilerin koalisyon ortağı bulması oldukça zor. AfD ile iş birliği yapılmaması konusunda Almanya’daki tüm partiler ortak bir mutabakat  içindeler - Neo Nazi sağa karşı Brandmauer (Ateş Duvarı) politikası. Sachsen Anhalt ve Mecklenburg VorPommern’de AfD bu yüzden hükümet kuramayacak. AfD’nin mutlak oy çoğunluğuna çok yaklaştığı Sachsen Anhalt’te bu yüzden seçimler yenilenebilir.

Berlin’de Elif Eralp’in partisi Die Linke’nin de işi kolay değil. Berlin’de Die Linke ile Sosyal Demokratların ve Yeşillerin koalisyon kurmaları ancak Sosyal Demokratların ikna edilmesi halinde bu mümkün. Ancak Sosyal Demokratlar içindeki tutucu-devletçi kanadın direnişi ve Eralp’in İsrail karşıtı söylemleri nedeniyle aşılması gereken önemli engeller var.

Her hâl ve kârda, son ara seçimlerle Almanya’daki merkez partilerin siyaset üzerindeki egemenliği artık ortadan kalkmış gözüküyor. Özellikle Almanya’nın belkemiği Hristiyan Demokratların (CDU) Meckelenburg VorPommern’de yüzde beş barajı aşamayarak eyalet parlamentosuna girememesi tarihte bir ilk teşkil ediyor. Popülaritesi yerlerde sürünen CDU’lu Şansölye Merz’in önünde istifa etmekten başka bir seçenek bulunmuyor. Ama o, istikrar gerekçesiyle koltuğunu bırakmaya niyetli olmadığını açıkladı.

Söz konusu yüzde beşlik seçim barajı başta Neo Naziler olmak üzere Almanya’daki aşırı sağ ve sol akımların parlamentolara girmelerinin önlenmesi maksadıyla konmuştu. Şimdi bu silah merkez partilerini vurmaya başladı.

Almanya’nın sağ ve sol uçlara kaymasının hem ülke istikrarı hem de AB ve NATO bakımlarından önemli etkileri olacak. Yabancı düşmanı AfD öteden beri AB’ne karşı olduklarını, iktidar geldiklerinde ilk başta Euro ve  Schengen olmak üzere, AB’den çıkacaklarını, Ukrayna’ya desteği sona erdireceklerini ve Rusya ile dostluk politikası izleyeceklerini söyleyegeldi. Yabancı düşmanı söylem ve AB karşıtlığı hariç tutulacak olursa Die Linke’nin NATO, Rusya ve Ukrayna politikaları da çok farklı değil. Bu yüzden bu iki partinin Alman merkezi siyaseti üzerinde etkilerini artırmaları halinde çok farklı bir Almanya ve Avrupa ile karşı karşıya kalabiliriz.

Böyle bir olasılık olabilir mi? Die Linke’nin Berlin, Hamburg, Bremen gibi geleneksel olarak solun kuvvetli olduğu eyaletler dışında gücünü artırması beklenmiyor. Ancak aynı şey AfD için geçerli değil. Şu anda birinci parti olarak kamuoyu desteği yüzde otuzlarda seyreden (Hitler yüzde 33 ile iktidara gelmişti) AfD’nin gücünü daha da artırması mümkün.

AfD’nin izole edilmesi politikasının (Brandmauer) terk edilerek  onunla koalisyona gidilmesi konusunda Hristiyan Demokrat CDU/CSU içinde  önemli bir baskı var. Bu konuda değneğin iki tarafı da kirli. AfD üzerindeki izolasyon ve baskı bu partiyi daha da büyütme riski taşırken, izolasyonun kaldırılarak koalisyona gidilmesi durumunda 1933’te işlenen hatanın benzerinin tekrarlanma riski var.

Ortada Alman merkez partilerinin toparlanıp seçmeni ikna etmelerinden başka bir alternatif gözükmüyor. Ancak bu tür bir liderlik ne Hristiyan Demokratlarda ne Sosyal Demokratlarda şu anda mevcut.


T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN

İlgili İçerikler