Genel Sekreter Guterres Kıbrıs’tan sessizce geçti

Genel Sekreter Guterres Kıbrıs’tan sessizce geçti

Tufan Erhürman ve GKRY lideri Nikos Hristodulidis’le ayrı ayrı ve heyetler arası görüşmelerde bulunan Genel Sekreter Guterres, taraflar arasında barış iradesi gördüğünü belirterek güven yaratıcı önlemlerde yeterli ilerlemenin sağlanmasının ardından garantör devletler Türkiye, Yunanistan ve İngiltere’nin de katılımı ile 5+1 formatında müzakere sürecine geçilebileceğini ifade etti. Çarşamba günü Lefkoşa’da cereyan eden temaslardan sonra taraflar arasında kapıların kapanmamış olması ve 5+1 formatındaki görüşmeler için zemin arayışlarının devam edilecek olması on yıllık aradan sonra olumlu karşılanmalı

Genel Sekreter Guterres Kıbrıs’tan sessizce geçti
Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Antonio Guterres ve KKTC Cumhurbaşkanı Tufan Erhürman

 

Genel Sekreter’in Kıbrıs ziyareti kamuoyunda yeteri kadar dikkat çekmedi

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Antonio Guterres’in bu hafta içinde Kıbrıs’ta gerçekleştirdiği temaslar Türkiye kamuoyunun pek ilgisini çekmedi. İç siyasette Yeni Parti’nin kuruluşu ile yaşanan olağanüstü dönem nedeniyle bu bir ölçüde anlaşılabilir bir durum sayılabilir. Oysa Yunanistan’da Genel Sekreter’in temasları daha çok yankı buldu.

Ancak Genel Sekreter’in ziyareti sıradan bir olay değildi. Adaya 16 yıl sonra ilk kez bir BM Genel Sekreteri ziyaret ediyor ve 2017 yılındaki Crans-Montana görüşmelerinden sonra ilk kez bir yeni bir müzakere süreci için teşebbüste bulunuluyordu. Daha önceki görüşmeler ise 2004 yılında Genel Sekreter Kofi Annan tarafından gerçekleştirilmişti. Annan planı Türkler tarafından kabul edilmesine rağmen, AB tarafından ödüllendirilen planı reddeden Rumlar oldu.

Yakında görevden ayrılacak olan Antonio Guterres tarafından gerçekleştirilen çarşamba günkü temaslara medyanın ve kamuoyunun çok daha fazla ilgi göstermesi beklenirdi ama olmadı.

Erhürman seçildikten sonra KKTC’nin tutumunu yumuşatma sinyalleri vermiş, Türkiye mâni olmamıştı

Türkiye ve dönemin KKTC Cumhurbaşkanı Ersin Tatar, Crans-Montana’dan sonra Kıbrıs Rum tarafının olumsuz tutumu nedeniyle iki toplumlu, iki bölgeli federal bir çözüm yolunun tıkandığını haklı olarak öne sürerek bundan sonra sadece iki devletli bir çözüm için masaya dönülebileceğini ilan etmişlerdi. O yüzden BM gözetimindeki müzakereler o tarihten sonra yapılamıyordu.

Tufan Erhürman’ın KKTC’de Cumhurbaşkanlığı seçimini kazanmasından sonra Türk tarafının tutumu büyük ölçüde yumuşadı. Türkiye ile eşgüdüm içinde olmadan hiçbir adım atmayacağını vurgulamaya özen gösteren Erhürman, Türkiye’nin iki devletli çözüm siyasetine rağmen önceki müzakere süreçlerinin kazanımlarının üzerine bina edilmiş, iyi yapılandırılmış, sonuç odaklı ve süreli bir federal müzakere sürecine açık olduğunu ilk günden ortaya koymuştu. Türkiye’deki bazı katı görüşlü çevreler Erhürman’ın tavrına sert tepkiler gösterseler de Ankara Erhürman’ı engelleme yoluna gitmedi.

Erhürman’ın bu tavrı aralık ayında görevden ayrılacak olan Guterres’e son bir deneme fırsatı verdi. Ancak Guterres’in girişiminin ardında yeterli hazırlığın bulunup bulunmadığı, böyle bir girişim için şartların olgunlaşıp olgunlaşmadığı haklı olarak sorgulandı. Ortaya çıkan sonuç bu konuda şüphe duyanları haklı çıkardı.

Tufan Erhürman ve GKRY lideri Nikos Hristodulidis’le ayrı ayrı ve heyetler arası görüşmelerde bulunan Genel Sekreter Guterres, taraflar arasında barış iradesi gördüğünü belirterek güven yaratıcı önlemlerde yeterli ilerlemenin sağlanmasının ardından garantör devletler Türkiye, Yunanistan ve İngiltere’nin de katılımı ile 5+1 formatında müzakere sürecine geçilebileceğini ifade etti. Çarşamba günü Lefkoşa’da cereyan eden temaslardan sonra taraflar arasında kapıların kapanmamış olması ve 5+1 formatındaki görüşmeler için zemin arayışlarının devam edilecek olması on yıllık aradan sonra olumlu karşılanmalı.

Temasların bu şekilde bitmesinde Sayın Erhürman’ın etkisi kuşkusuz olmuştur.

İki devletli çözüm arayışları sonuç getirmez

Kıbrıs’ta Türkiye’nin savunduğu iki devletli çözüm, yani adada iki ayrı bağımsız devletin varlığının uluslararası kamuoyu tarafından tanınmasını talep etmek, geçmiş deneyimler ışığında maalesef çözümü imkânsız kılmaktan başka bir anlama gelmiyor. KKTC 1983’te kurulurken Kıbrıs’taki iki toplumun federal bir yapı içinde yan yana yaşayabileceği bir siyasi sistem öngörülmüştü. “Kuzey” ifadesi adanın kuzey ve güney kesimlerinin bir arada tutulmasının hedeflendiğini satır arasındaki ifade formülüydü.

Rum tarafının olumsuzluklarına rağmen haklı zeminde dünya kamuoyunu ikna ederek oyunu bozmak Türkiye’nin ve Kıbrıs Türk toplumunun görevidir. Ama aradan geçen yıllara rağmen bazı şeylerin yanlış yapıldığı, KKTC’nin maruz kaldığı izolasyonlardan dolayı ortada. Kardeş olarak kabul ettiklerimiz dahil, hiçbir devlet bugüne dek KKTC’yi tanımadıysa bunda suçu başkalarından önce kendimizde aramamız gerekir. Kıbrıs, Türk halkının kabul etmediği bir kanunsuzluklar ve mafya diyarı haline geldiyse çuvaldızı önce kendimize batırmamız lazım.

Türkiye’de sürekli yaşanan demokrasi ve insan hakları zaafları da bizi Kıbrıs’ta sempatik kılmıyor.

Oysa Kıbrıs konusunda temel tezlerimizde hâlâ haklıyız

Türkiye’nin 1974 müdahalesi ile NATO’nun 1995’te Bosna’ya gerçekleştirdiği askeri müdahale arasında yadsınamayacak benzerlikler bulunuyor.

1974’te Ecevit’in Başbakanlığı döneminde gerçekleşen ilk müdahale (Kıbrıs Barış Harekâtı) Kıbrıs Türklerinin bir etnik temizliğe maruz kalmalarını önlemek maksadıyla gerçekleştirilmişti. Benzer bir durum yirmi yıl kadar sonra 1992-95 yılları arasında Bosna’da yaşandı. Sırplar Bosnalı Müslümanları yaşadıkları topraklardan söküp atmak için kanlı bir etnik temizliğe giriştiklerinde, ilk başta Türkiye’den başka onlara arka çıkan hiçbir güç yoktu. ABD’nin üç yıllık bir sürecin sonunda büyük ölçüde Türkiye’nin gayretleriyle ikna edilmesiyle gerçekleşen NATO müdahalesi neticesinde Boşnaklar toplu ölümden kurtuldular.

Ama faşist Sırp kuvvetler yine de yapacaklarını yaptılar. Srebrenitsa’da BM’ye sığınan binlerce silahsız masum erkek soykırıma uğradı. Kıbrıs’ta bugün hala Türkler yaşıyorsa bu 1974’te faşist Rum darbecilere karşı ilk müdahalenin zamanında gerçekleştirilmesi sayesinde oldu. Bunları unutanlar varsa hatırlamalarında yarar var.

Bosna’da egemen eşitliğe dayanan konfederal çözüm sonuç getirmedi

Kıbrıs üzerine yapılan değerlendirmelerde kavramlara öteden beri büyük anlamlar yüklenmiştir. Bugünlerde de “egemen eşitlik”, “eşit uluslararası statü” gibi kavramların yaygın olarak kullanımda olduğu görülüyor. Örneğin Dışişleri Sözcüsü “Kıbrıs meselesinin adil, kapsamlı ve sürdürülebilir çözümüne Ada’daki gerçekler esas alınarak, Kıbrıs Türk halkının egemen eşitliği ve eşit uluslararası statüsü temelinde varabileceğini” buyurmuş. Bu sözlerden maksat iki devletli çözüm talep etmekse kendi anlayışlarına göre bir federal çözüm dayatan Rumlarla ortak bir zemin yokken niye görüşüldü?

Kaldı ki, herhangi bir kavramın kabulü sihirli çözümler sunmaz. Bosna Hersek örneğinde bu tür kavramların kâğıt üzerinde var olmalarına rağmen gerçek hayatta sonuç vermedikleri kısa sürede görüldü. Dayton Barış Anlaşması’na göre Bosna Hersek iki devletin (Bosna Hersek Federasyonu ve Republika Srpska) egemen eşitliğine dayanır. Bu devlette cumhurbaşkanlığı etnik rotasyonla her sekiz ayda bir değişir. Her idari birimin kendi hükümeti, kendi parlamentosu, kendi mahkemeleri ve polisi vardır. Ama bunların hiçbiri ne işler bir devlet yapısını garanti etti ne de Boşnaklara güvenli bir sığınak sağladı.

Bosna Hersek’te birçok kişinin makul çözüm olarak düşünebileceği konfederal sistem bugün de sürekli problem üretmeye devam ediyor. Çoğunlukta olmalarına rağmen Müslüman Boşnak’lar kaybeden tarafta yer alıyorlar. 10 Boşnak ve Hırvat kantondan oluşan Federasyon etnik bir labirentin içinde sürekli yolunu kaybeder ve çatışmalardan başını alamazken, adeta bağımsız bir devlet gibi hareket eden Republika Srpska istediği zaman devleti felç edebiliyor.

İşleyen ve sürdürülebilir olan bir çözüm yolları aranmalı

Bu yüzden özel anlam yüklü kavramlara ve sihirli çözüm sloganlarına değil, işleyen, sürdürülebilir çözüm arayışlarına odaklanılmalı. Kıbrıs’ta insanlar izolasyonların kalkmasını istiyorlar. Çok sayıda Kıbrıslı Türkün “Kıbrıs Cumhuriyeti” pasaportu almış olması Ankara’da kimseyi rahatsız etmiyor mu? Ama bir o kadar da insanlar gerçek bir hukuk devletinde güven içinde yaşamak istiyorlar. Mafya ekonomisinde değil gerçek bir ekonomide onurlarıyla hayatlarını sürdürmek istiyorlar. Bunları sağlamak o kadar zor mu?

Bunları yaptıktan sonra Sayın Erhürman’ın öngördüğü koşullarda masaya oturmakta beis yok. BM’nin önce ev ödevini iyi yaparak, daha önceki müzakerelerde taraflar arasında mutabık kalınan hususların bir kataloğunu hazırlayarak onaylarını alması gerekir. Müzakereler bu zemin üzerinde, iyi yapılandırılarak, sınırlı bir takvim çerçevesinde gerçekleşmeli ve Annan planı gibi olumsuz bir sonucun yeniden yaşanmaması için başarısızlık halinde Türk tarafına ne gibi güvenceler verileceği baştan açıklanmalıdır.

Böyle bir sonuç için başta anavatanlar olmak üzere, İngiltere, AB ve ABD yapıcı bir rol üstlenmeye hazır olmalıdır. GKRY’nin ve Yunanistan’ın şu anda Netanyahu’nun İsrail’i ile yürüdükleri Türkiye düşmanı yol Ada’da bir çözüm için umutları kırıyor. Kıbrıs’ta gerçek bir çözüm aranıyorsa bu ancak Genel Sekreter Guterres’in basın açıklamasında vurguladığı gibi karşılıklı güven artırıcı önlemlerin hayata geçirilmesiyle olur. Böyle bir ortam Türkiye ve Yunanistan arasındaki ilişkilere de olumlu katkılar sunacaktır.


T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN

İlgili İçerikler