NATO Ankara Zirvesi hem ittifak bakımından hem de Cumhurbaşkanı Erdoğan bakımından önemli bir dönüm noktası oldu. Ankara’da NATO’nun bölünme endişesi geride bırakıldı. NATO içinde Avrupa’nın daha fazla sorumluluk ve rol üstleneceği yeni yapılanma konusunda (NATO 3.0) müttefikler iradelerini ortaya koydular. Sonuç bildirisinin ilk maddesine göre ayrıca, Kuzey Atlantik Antlaşması’nın 5. maddesi çerçevesindeki toplu savunma taahhüdüne olan sarsılmaz bağlılık bir kez daha teyit edildi. Bunun anlamı, NATO’ya olan sorumluluklarını yerine getirmeyen müttefikler için bu maddenin geçerliliğini sorgulayan ABD’nin bu kez NATO 3.0 çerçevesinde taahhütlerine bağlılığını vurgulamış olmasıdır. NATO’nun dağılmasını bekleyenlerin hevesleri böylece kursaklarında kaldı.
Cumhurbaşkanı Erdoğan ise Trump’ı Ankara’ya getirerek NATO’nun yoluna devam etmesine ve yeni bir anlayışla iman tazelemesine öncülük eden, hatta ufak tefek ikili sorunlara da anında müdahale ederek kriz çıkmasına engel olan lider olarak sahne ışıklarından fazlasıyla nasibini aldı. Sadece bununla da kalınmadı; ülke içindeki demokrasi ve hukuk devleti ihlallerine aynı Trump gibi gözlerini, kulaklarını kapatan Avrupalı liderler, Erdoğan liderliğindeki Türkiye’ye hem NATO içinde hem dışında Avrupa savunmasında daha fazla rol ve sorumluluk verme konusunda kararlılıklarını ortaya koydular. Avrupalıların tavrı ne kadar devam eder bilinmez ama bunlar kendi seçmen kitlesi nezdinde Sayın Erdoğan’ın “dünya liderliği” iddiasını parlatan unsurlar olarak hanesine kazanç yazıldı.
F-35 programına dönüş yok ama müşteri olma yolu açılıyor
Bir de Ankara Zirvesi’nde Türk-Amerikan ilişkilerinde kaydedilen atılımlar var. Trump, Erdoğan gibi bir liderin yönetimindeki Türkiye’nin daha fazla yaptırımlarla üzülmesine gönlünün razı olmadığını ifade ederek Türkiye’ye hediye sözü verdi. Her lafında zikzak yapmasıyla tanınan Trump’ın maksadı tam anlaşılmadı ama aklında Türkiye’nin CAATSA (Amerika’nın Karşıtlarıyla Yaptırımlar Yoluyla Mücadele Edilmesi Yasası) kapsamından çıkarılması, F-35 satışları için formül bulunması, Kaan uçakları için sipariş verilen F-110 motorlarının ve modernize edilmiş F-16 uçaklarının satış işlemlerinin hızlandırılması olduğu açık.
Türkiye’nin Trump’ın ilk döneminde CAATSA yaptırımlarına çarptırılmasına neden olan Rus S-400 hava savunma füze sistemi için bir çözüm bulunması konusunda ABD yönetiminin Kongre nezdinde bazı girişimlerde bulunduğu aşikâr. 71 yaşında aniden hayattan ayrılan Yahudi lobisinin en ateşli ve sadık üyelerinden, sıkı Erdoğan karşıtı Senatör Lindsey Graham dahi Ankara’da lehte açıklamalarda bulunmuş olduğuna göre bu konuda bir şeyler pişiriliyor. Zaten öyle olmasa Netanyahu ve onun yeni hempası Miçotakis Türkiye’ye F-35 satışının engellenmesi konusunda çığırtkanlık yapmaz, ABD’deki etnik lobilerini göreve çağırmazlardı.
Putin’in sözcüsü Dimitri Peskov da bu konuda olumlu sayılabilecek üstü kapalı sözler sarf etti. Demek ki Rusya da bir şekilde resmin içinde yer alıyor. O yüzden, büyük resme iyi bakmak, ayrıntıda kaybolmamak lazım.
Ancak, bir zamanlar üretici birkaç ülkeden biri iken bu kez sıradan bir müşteri olarak F-35 uçaklarına sahip olmamıza çok sevinmenin alemi yok. Türkiye eski statüsünde kalsaydı hem teknoloji sahibi olacak, hem F-35 satışlarından pay alacak, hem de F-35’lerin bölgesel bakım merkezi olacaktı. Bunların hepsi hayal oldu. Artık F-35’lerin üretim sürecinde yer almamız mümkün değil. Bundan sonra sadece sıranın sonuna girerek müşteri olabileceğiz.
Buna rağmen F-35’leri küçümsemek olmaz. Şu anda dünyada üç ülke radarda görülmeyen (stealth) beşinci nesil savaş uçağı üretiyor: ABD (F-35 ve F-22), Rusya (SU-57) ve Çin (J-20). Türkiye (Kaan) ve Hindistan (AMCA) ise kendi milli uçaklarını geliştirmeye çalışan nadir ülkeler arasında. Avrupa beşinci nesil uçak üretiminden vaz geçti.
Bu yüzden Kaan esas hedef kabul edilmeli ama Kaan geliştirilene kadar F-35 beşinci nesil savaş uçağını envantere katmak gerekiyor. “F-35’ler gerekli performası sağlayamadı”, “SİHA teknolojileri beşinci nesil uçağını gereksiz kıldı” gibi söylemler haklı değil. Bir ülkenin hava savunması keyfî seçimlerle belirlenemez. Hava savunmasında SİHA’ların da, demir kubbe tarzı çeşitli menzillere sahip füze ve radar sistemlerinin de, balistik füzelerin de, yeni nesil uçakların da envanterde bulunması gerekiyor. Türkiye bunlardan son üçünde hâlâ çok geride. Kaan’ın ve Demir Kubbe’nin bir an önce tamamlanması gerekiyor. Bu açık kendi teknolojik olanaklarımızla kapatılmadan dışa bağımlılığımız sona ermeyecek.
Kendi teknolojimiz ancak kendi elemanlarımızla gelişebilir. Bunlar da kendi okullarımızdan yetişebilirler. Ancak ODTÜ’yü, Boğaziçi’ni, İTÜ’yü yok ederseniz, yetişmiş elemanları Türkiye’den kaçırtırsanız bu hedefe asla ulaşamazsınız. Güney Kore, Çin, Tayvan gibi ülkelerin başarılarının ardında kendi teknik elemanlarını kendilerinin yetiştirmeleri yatıyor.
AKP iktidarının NATO Zirvesi’ne kadar yolculuğu
Bu hikâyeyi hepimiz çok iyi biliyoruz. AKP ekonomide ilk başlarda olumlu adımlar atabildiyse bunlar Kemal Derviş reformlarına bağlılık ve Ali Babacan’ın bütçe disiplinine uygun bir ekonomik yönetim anlayışı sergilemesi sayesinde gerçekleşti. Ancak siyasî nedenlerle iktidar Gülen Cemaati’ne yaklaştıkça Türkiye’de hukuk devleti ve demokratik kazanımlar adına ne varsa bir bir yerinden sökülmeye başlandı.
Ahmet Davutoğlu’nun 2009 yılında Dışişleri Bakanı olarak kabineye girmesiyle iktidarın yolları Batı ile ayrılmaya başladı. 2010 yılı sonunda Tunus’ta başlayan Arap Baharı Türkiye’nin Orta Doğu’da liderlik arayışlarına neden oldu. “Değerli Yalnızlık” o dönemin felsefesiydi. Aynı dönemde Fethullahçı kadrolar en tepedekilerin bilgisi dâhilinde devletin en hassas kurumlarının içine kitleler halinde yerleştirildiler. 15 Temmuz’a giden yolların taşları çoktan döşenmeye başlanmıştı.
Suriye’de Esad rejimi karşıtları desteklenerek bölgedeki çatışma ve istikrarsızlıkların üstüne körükle gidildi. Güç sarhoşluğu içinde Rus uçağı 2015 yılında düşürüldü. Erdoğan ve Davutoğlu uçağa ateş emrini şahsen vermekle böbürlendiler.
Türkiye, Batı’dan uzaklaşır ve bölgesel yanlızlığa itilirken açılan hava savunma füze sistemi ihalesini Çinliler kazandı ama Batı’dan gelen baskı üzerine ihale iptal edildi. İhalede ikinci sırada İtalya/Fransız ortaklığı, üçüncü sırada ise ABD Patriot füzeleri vardı.
Bundan kısa süre sonra 15 Temmuz darbe teşebbüsü gerçekleşti ve iktidar hava savunma sistemi alımında rotayı aniden Rusya’ya kırarak tüm uyarılara rağmen S-400 sisteminde karar kıldı. Gerekçe S-400’lerin teknik üstünlüklerine ve teknoloji paylaşımına dayandırıldı ama bunların hiçbirinin doğru olmadığı anlaşıldı. Kullanılamayan S-400’ler yüzünden F-35 programından çıkarılmanın ekonomik, siyasî ve askerî maliyetinin ne kadar büyük olduğunu artık sıradan vatandaşlar dahi biliyor.
S-400 kararının yegâne gerekçesi Fethullahçı darbenin arkasında olduğundan şüphelenilen ABD’ye mesafe koymak ve Rusya ile ilişkileri geliştirmekti. Bu kararda iktidar kadar, vatanın ABD tarafından bölünmesi endişesinden hiçbir zaman kurtulamayan askerin de sorumluluğu vardır. Ulusalcı ve Batı karşıtı sol muhalefet de yangına körükle gitti.
Rusya yanlısı siyaset bizi sadece S-400’lere götürmedi. O günkü anlayış gereği uzun süre Şanghay İşbirliği Örgütü’ne (ŞİA) üyelik arayışında bulunuldu. Suriye’de ise Rusya ve İran’la Astana süreci başlatıldı. Ama sonradan görüldü ki Suriye’de bir yandan Rusya ve İran’la işbirliği yaparken bir yandan da ABD ve İngiltere ile Ahmed El Şara’yı İdlib’de Esad rejimine karşı hazırlıyormuşuz.
NATO Ankara Zirvesi’nde gelinen yer
NATO Ankara Zirvesi, Erdoğan ve Trump’ın liderliklerinde Türkiye ve Amerika’nın eskisine nazaran çok daha yakın bir işbirliği içinde olduklarına tanıklık etti. CAATSA yaptırımlarına 2017 yılında Trump yönetimi döneminde çarptırılmıştık, şimdi aynı yönetim Türkiye’nin CAATSA’dan çıkartılması için çalışıyor. Peki o zaman karşılığında Trump’a ne veriyoruz ? Gazze, Suriye, Lübnan, Rusya, İran, Hürmüz Boğazı, Kafkasya, Karadeniz gibi yerlerde yeni roller mi üstleneceğiz? Umarım değildir. Bunları sorgulamamız gerekiyor.
Astana sürecinde Rusya ve İran’la Suriye’de işbirliği yapıyorduk. Şimdi bu ülkeler o coğrafyadan uzaklaştırılmış bulunuyorlar. Suriye’de yeni dostlarımız El Şara yönetimi ve Amerika. Bir de adı konulmamış şekilde büyük resimde İsrail var. İsrail’in Suriye’de kurduğu yeni statüko konusunda sessiz bir kabullenme içinde olduğumuzu kabul etmek gerekiyor.
NATO Ankara’da Rusya’yı uzun dönemli baş düşman ilan etti. İran’ın ise nükleer silah sahibi olmasını kabul etmeyeceğini ve Hürmüz’de seyrüsefer özgürlüğüne saygı göstermesi gerektiğini vurguladı. Her NATO üyesi gibi bu kararlar bizi de bağlıyor. Artık, hele Amerika ile ilişkilerimiz bu kadar sıkı fıkıyken, ne Rusya ne de İran konusunda elimiz o kadar serbest.
S-400’leri ülke dışına sevk etmemize az bir süre kalmış olabilir. Bundan böyle NATO standartlarında teçhizat alır, bunları NATO görevleri için kullanırız. O halde 2016’dan bu yana izlediğimiz NATO ve Batı karşıtı politikalara ne gerek vardı? Bu politikalardan doğan kayıpların sorumlusu kim?
İktidarın görünen tek büyük kazancı Avrupalı müttefiklerinin Ankara’da Türkiye’deki demokrasi ve hukuk devleti ihlallerine gözlerini yummaları oldu. Buna karşılık Türkiye’den Avrupa savunmasında ve güvenliğinde yeni roller üstlenmesi bekleniyor. Yoksa AB cephesinde değişen bir şey yok. NATO Ankara Zirvesi’nde gelinen nokta özetle böyle.
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN |


