Kritik bir dönemeçte olduğumuza kuşku yok. Öyle bir eşiğe geldik ki, hem iç, hem dış zorluklar dağ gibi karşımıza dikilmiş duruyorlar. Bunları aşmanın yegane yöntemi, Özgür Özel’in Kartacalı Hannibal’den aktardığı şekilde ya yeni bir yol bulmak, ya da yeni bir yol yapmak. Eski ezberler artık işe yaramıyor. Türkiye’nin önüne yeni bir yol koymak lazım.
Her türlü zorluğa katlanarak gidilecek yolun nihai hedefi çağdaş, laik ve demokratik Türkiye’dir. Türkiye bu mücadelede yenik düşerse sıradan bir Orta-Asya veya Orta-Doğu despotizmi haline gelir. İki yüz yıllık çağdaşlaşma çabasının karşılığını almak başka bir bahara kalır.
Şanslar da var, şansızlıklar da
Çağdaş, laik, demokratik Türkiye’yi kurma konusunda yabana atılmayacak şanslarımız var. Ama aynı ölçüde şansızlıklarımız da mevcut.
Şanslıyız, çünkü bu yolda liderlik yapabilecek, zorluklar ve baskılar karşısında sınanmış kadrolar ve bu uğurda fedakarlık yapmaya hazır inançlı kitleler fazlasıyla var. Şanslıyız zira, iktidara muhalefet sadece sol-sosyal demokrat kesimden gelmiyor. Sağın çeşitli renkleri ve Öcalancılar dışındaki Kürt demokrat kesim de iktidara küçümsenmeyecek şekilde kararlı bir muhalefet sergiliyor. Üstüne üstlük, iktidarın çarpık anlayışları nedeniyle bir türlü çare bulamadığı ekonomik sıkıntılar ve kör gözüm misali yapılan yolsuzluk ve haksızlıklar karşısında, genelde sessiz kalan geniş toplum kesimlerinden de sesler yükselmeye başladı. Adeta devrimci bir durumla karşı karşıyayız.
Buna rağmen şanssızız çünkü Türkiye’yi bir İslam despotizmi haline getirmeye kararlı, gözü dönmüş, elindeki her imkanı acımasızca kullanmaya hazır güçlü bir iktidarla karşı karşıyayız. Şanssızız çünkü muhalefetin içinden çıkan işbirlikçilerin ve döneklerin ardı arkası kesilmiyor. Şansızız çünkü demokratik dünyanın temsilcileri olarak bellediğimiz birçok ülke gözlerini Türkiye’de olan bitene kapatmış, kendi çıkarları için Türkiye’deki otoriter rejimle işbirliği yapmak için can atıyor. Bunu en son NATO zirvesinde gördük.
Ne yapmalı?
Bu soru her halde tarihteki kritik dönemeçlerde binlerce kez sorulmuştur. En meşhuru da, aynı başlığı taşıyan bir broşür yayınlayarak Sovyet Devrimi'nin ideolojik önderliğine damgasını vuran Lenin’in sorusudur. Ama eleştiri kaldırmadıkları için daha ilk ortaya atıldıkları andan itibaren gericileşme ve baskı tohumlarını içlerinde taşımaya başlayan katı ideolojilerin dönemi Soğuk Savaş’la birlikte sona erdi.
Soğuk Savaş sonrası Marksist ideolojinin boşluğunu doldurmaya aday gösterilen siyasal İslamcı ideolojinin insanlığa sunduğu uygarlık anlayışı ise tam bir felaket oldu. Bu anlayışın Afganistan, Irak, Suriye’de yaptıkları herkesin hafızasında hala canlılığını koruyor.
Bizim özelimizde ise Afganistan’da iktidara gelen Taliban’la “inanç notasında ters yanımız yok” diyen bir Cumhurbaşkanımız var. Atatürk’ün koltuğunda oturan bir liderin bu şekilde bir söz sarfetmesi çok büyük bir talihsizliktir. Onun laik mirasının devlet katında bu şekilde reddedilmiş olmasının başka bir örneği tarihimizde bulunmuyor.
Türkiye’de uzun zamandır süren başaşağı gidişat son zamanlarda iyice hız kazandı. Esasen iktidar ne zamandır Atatürk’ün Cumhuriyet mirasını adım adım tasfiye ederek, yerine dini referanslara dayanan keyfi bir tek adam rejimini kalıcı hale getirmek istendiğini gizlemiyordu.
Bu uğurda yargı, maliye ve kolluk gibi devlet güçleri artık sadık birer iktidar aparatı haline dönüştüler. Muhalefet üyesi belediye başkanlarının ve orta düzey siyasetçilerin sudan bahanelerle tutuklamaları günlük istatistik haline gelirken, sosyal yaşamda şöhret olmuş simge isimlere sürülen lekeler üzerinden çağdaş yaşam tarzı kitleler nezdinde itibarsızlaştırılmaya çalışılarak yeni düzenin korkuya dayanan alt yapısı hazırlanıyor.
Kültür ve sanat faaliyetlerimiz ise adeta Mehter-Yeniçeri düzeyine indirildi. En son NATO zirvesinde bunu gördük. Kültürümüz bunlardan ibaret olabilir mi? Bu konuda daha önce de yazdım. Yeniçeri mirasının tümünü gururla sahiplenmek mümkün mü? Genç Osman’a, 3. Selim’e, Nevşehirli Damat İbrahim Paşa’ya, Alemdar Mustafa Paşa’ya Yeniçerilerin yaptıklarına sahip çıkılabilir mi? Nihayet, Osmanlı’daki en reformcu padişahlardan biri olan 2. Mahmut’un kan dökerek Yeniçeri Ocağı’nı ortadan kaldırması hakkında her gün yatıp kalkıp Osmanlı propagandası yapanlar ne düşünüyorlar acaba?
Halkın gözünde, şimdi üst düzey siyasetçilerin tutuklanması endişesi var. Özgür Özel’in ve yakın arkadaşlarının sırada olduğu konusunda pek çok insanın zihninde kuşku bulunmuyor. Daha önce cüret edilemeyeceğini düşündüğümüz nice örnek gerçekleştiğine göre buna da tevessül edilmeyeceğinin inandırıcı bir gerekçesi olamaz. İktidar, özellikle kurulacak yeni parti ayakları üzerine durmaya başlamadan önce böyle bir yönteme başvurabilir.
O halde ne yapmalı? İnönü bu sorunun cevabını yıllar öne vermişti. “Bu ülkede namuslular, namussuzlar kadar cesur olmadıkça kurtuluş yoktur”. Yani cesur olacağız, her şart altında mücadeleye devam edeceğiz. Bir cevap da 19 Mart 2025’te İstanbul Üniversitesi öğrencilerinden gelmişti. Gençlik her zaman ulusun umudu olmaya devam edecektir.
Türkiye’deki mücadele artık bir iktidar mücadelesi değil
Türkiye’deki mücadele artık salt bir iktidar mücadelesi olarak görülmez. Bu bir siyasi rejim, bir uygarlık, bir yaşam tarzı, en açık ifadeyle bir var oluş mücadelesidir. Bu mücadelenin yanında bir yanda despotik tek adam rejiminden nemalanan küçük bir azınlık, bir yanda ise her gün biraz daha nefes alamaz hale gelen geniş kitleler var.
Yukarıdaki “ne yapmalı” sorusuna dönecek olursak, muhalefetin yeniden hata yapmaya lüksü yok. Kurulacak yeni parti kadroları profesyonel siyasetçiler yerine çağdaş, laik, demokratik bir ülkede yaşamaktan başka bir beklentileri olmayan idealist insanların sorumluluk alacakları bir parti olmalıdır. Her hal ve karda, yeni partide parti içi demokrasi sonuna kadar işletilmelidir. Türkiye’ye bir gün gerçek demokrasi gelecekse bunun yolu parti içi demokrasiden geçer.
Yeni partinin önünde, endişe duyduğum bir tuzak da Özal’ın ANAP’ına benzer bir şekilde her eğilimden insana açık olma iddiasıdır. Yeni parti daha geniş kitlelere ulaşma kaygısıyla sosyal demokrasi ilkelerinden taviz vermemelidir. Bugünkü butlancıların ve istifa edip AKP saflarına katılan belediye başkanlarının önemli bir kısmının geniş ittifak anlayışı ve liyakatsiz lidere verilen sınırsız aday belirleme yetkisi nedeniyle CHP’de kendilerine yer buldukları unutulmamalıdır. Mütedeyyin kitleleri kazanma uğruna eski hatalar tekrarlanırsa geçmişten gereken ders alınmamış olur. Üyeler parti programını ve tüzüğünü içlerine sindirmiş demokratlar olmalıdır.
Yeni partinin farklı eğilimlerden kişileri kendi içine kabul etmek yerine beraber çalışabileceği siyasi parti ve politik eğilimlerle ittifak arayışına girmesi daha uygun olur. Yeni parti ile demokrasi, hukuk devleti, laiklik, Kürt meselesi gibi konularda benzer şekilde düşünmeyen partilerle ise ancak kısıtlı seçim ittifakları kurulabilir.
Türkiye’nin önüne konulacak yol
Türkiye’nin önüne konulacak yolun hedefi çok açık şekilde tanımlanmalıdır. Bu yolun parametreleri gerçek demokrasi için güçler ayrılığı, TBMM’nin bütçe, denetim ve kanun yapma konusundaki asli fonksiyonlarının ihya edilmesi, hukuk devleti ve yargı bağımsızlığı, vatandaşların temel özgürlüklerden “ama”sız olarak en geniş şekilde yararlanabilmesi, vatandaşlar arasında anayasal eşitliğin garanti altına alınması, başta Merkez Bankası olmak üzere bağımsız kurumların güçlendirilmesi, yerel yönetimlere merkezi hükümetin trafik ve asayiş gibi alanlardaki kolluk ve ilk öğretim gibi bazı yetkilerinin aktarılması, şeffaflık ve hesap verilebilir bir hükümet sisteminin hayata geçirilmesi olmalıdır.
Bu bağlamda laikliğin çok özel bir önemi var. Laiklik olmadan ne demokrasi, ne hukuk devleti, ne çağdaş bir ülke olabilir. O yüzden yeni partinin maalesef CHP gündeminin gerilerine itilen laiklik konusunda halkı ikna edecek bir söylem geliştirmesi ve ısrarlı bir mücadele vermesi çok önemli. Ayrı bir yazı konusu olacak laiklik konusunda burada ayrıntıya girmem olanaksız. Ancak laiklik konusunda eski jakoben anlayışın yerine seküler bir anlayışın hayata geçirilmesi için yeni partinin ciddi bir çalışma yapması gereklidir.
Yurt dışında da güçlü bir kampanya gerekiyor
Yeni parti kuşkusuz liderinden aldığı büyük enerji ile yurt sathında kendini anlatmaya devam edecektir. Bu çabasında üye olsun veya olmasın, çağdaş bir Türkiye özlemi duyan herkes kendi ölçüsünde katkı sunmalıdır. Yurtiçinde olduğu gibi yurtdışında da dinamik bir kampanya hayata geçirilmelidir. Batılıların kendi güvenlik ve çıkarları için Ankara ile kurdukları al-ver’e dayalı ilişkilerin değer temelli ilişkiler hale getirilmesi konusunda sadece yeni partinin kadroları değil, kendini bu konuda sorumlu gören her aydının görevi gereken katkıyı sağlamaktır.
Türkiye’nin insanlığın ortak değerlerine ve dış taahhütlerine sadakatle bağlı kalacağı ilk günden açıklanmalıdır. AİHM kararları uygulanırken AB ile ortak sorunlarda anlayış birliği içinde olduğumuz vurgulanmalıdır.
AB yoluna dönülmeli ama benim mandacı zihniyet olarak gördüğüm, AB’yi Türkiye’yi terbiye edecek yüce bir otorite olarak görme alışkanlığı terk edilmelidir. AB’ye Türkiye’ye karşı özellikle Yunan-Rum ve Fransa kaynaklı haksız uygulamalar içinde olduğu hatırlatılmalı ama kendi ödevlerimiz de yerine getirilmelidir. AB’nin Gazze ve İran’daki hataları, yasadışı göçle ilgili haksız uygulamaları konusunda Türkiye’den öğrenecekleri var. Yeni Türkiye’nin bir uygarlık ve demokrasi projesi olarak, sadece AB’ye değil tüm uluslararası camiaya sunabileceği önemli katkıları olacaktır. Yeni parti bu özgüvenle hareket etmelidir.
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN |


