Kötülük yaparken iyi insan kalmak: Vicdan nasıl susturulur?

Kötülük yaparken iyi insan kalmak: Vicdan nasıl susturulur?

İnsanlar zarar verici davranışlara katılırken her zaman ahlaki değerlerini terk etmez. Bazen o değerlerin dilini kullanarak yaptıklarını haklılaştırır. Böylece vicdanın önüne geçmek için kötülüğü inkâr etmek bile gerekmez; onu görev, zorunluluk veya daha yüksek bir amacın gereği olarak sunmak yeterli olabilir

Kötülük yaparken iyi insan kalmak: Vicdan nasıl susturulur?
Platon ve Thukydides’ten Le Bon, Reich, Arendt ve Bauman’a uzanan sorumluluk tartışması, merkezde Albert Bandura’nın ahlaki kopuş kavramıyla buluşuyor: İnsan, verdiği zararı kendisine nasıl haklı gösterir?

Albert Bandura’nın ahlaki kopuş kavramından hareketle, gündelik mazeretlerden siyasal itaate uzanan bir sorumluluk meselesi...

Yönetici özeti

Albert Bandura’nın ahlaki kopuş kavramı, insanların kendi ahlaki değerlerini koruduklarına inanırken zarar verici davranışlara nasıl katılabildiklerini açıklar. Zararlı davranışı yüce bir amaçla gerekçelendirmek, adını yumuşatmak, daha ağır kötülüklerle karşılaştırmak, sorumluluğu otoriteye veya gruba aktarmak, sonuçları küçümsemek ve mağduru değersizleştirmek ya da suçlamak, vicdanın davranışı sorgulamasını güçleştirir. Bu mekanizmalar aynı olayda birbirini destekleyebilir.

Kavram modern psikolojiye aittir; güç, adalet ve sorumluluk arasındaki gerilim ise çok daha eskidir. Yazı, Platon ve Thukydides’in sorularını Le Bon’un kitle, Reich’ın otoriter bağlılık, Arendt’in kişisel sorumluluk ve Bauman’ın bürokrasi tartışmalarıyla karşılaştırır. Bu karşılaştırma doğrudan bir etkilenme zinciri ileri sürmez. Bireysel mazeretlerin grup onayı, siyasal aidiyet ve kurumsal işleyiş içinde nasıl güçlenebildiğini gösterir.

Türkiye açısından temel mesele, beka, talimat, kurumun itibarı ve zorunluluk gibi gerekçelerin hangi koşullarda yapılanın incelenmesini engellediğidir. Aynı soru şirketler, örgütler, aileler ve dijital topluluklar için de geçerlidir. Çıkış yolu, zararı görünür kılmak, sorumluluğu belirlemek ve itirazı güvenceye almaktır. İyi insan olduğuna inanmak yeterli değildir; kendi tarafımızın davranışlarını da savunduğumuz değerlerle değerlendirmek gerekir.

Giriş: “Ben yalnızca görevimi yaptım”

Bir haksızlığın ardından duyulabilecek en tanıdık cümlelerden biridir bu. Yanına başkaları da eklenir: “Kararı ben vermedim.” “Herkes böyle yapıyordu.” “Ülkenin içinde bulunduğu koşulları düşünmek gerekir.” “Onlar da bunu hak etti.”

Farklı ortamlarda, farklı ağızlardan çıkan bu sözlerin ortak bir işlevi vardır: Yapılanla yapan arasına mesafe koymak. Bir insanın uğradığı zarar ortadadır; fakat sorumluluk emirlerin, koşulların, ortak kararların ve mağdura yöneltilen suçlamaların arasında dolaşmaya başlamıştır. Sonunda herkesin bir gerekçesi vardır, kimsenin üstlenmediği bir sonuç kalır.

Elbette her gerekçe bir kaçış değildir. İnsanlar gerçekten sınırlı seçeneklerle karşılaşabilir, baskı altında karar verebilir, sonuçlarını bütünüyle öngöremedikleri eylemlerde bulunabilir. Bir davranışı değerlendirmek, içinde gerçekleştiği koşulları da anlamayı gerektirir. Ancak koşulları açıklamakla sorumluluğu ortadan kaldırmak aynı şey değildir. Asıl mesele, açıklamanın hangi noktada kişinin kendisini sorgulamasını engelleyen bir mazerete dönüştüğüdür.

Bu soru, kötülüğü yalnızca başkalarının karakterinde arama alışkanlığımızı da sarsar. Kendilerini acımasız olarak gören insanların yapabileceklerini düşünmek kolaydır. Daha güç olan, ailesine bağlı, arkadaşlarına yardım eden, dürüstlüğe önem verdiğini söyleyen bir insanın belirli koşullarda ağır bir haksızlığa nasıl katılabildiğini anlamaktır. Aynı kişi bir yerde şefkatli, başka bir yerde kayıtsız; bir ilişkide adil, başka bir ilişkide zalim olabilir. Üstelik bu çelişkiyi her zaman bir çelişki olarak yaşamayabilir.

Albert Bandura’nın “ahlaki kopuş” kavramı tam da burada açıklayıcı bir kapı açar.

Ahlak yerinde dururken vicdan nasıl devreden çıkar?

Bandura’nın yaklaşımında ahlaki davranış, yalnızca dışarıdan gelen ödül ve cezalarla açıklanmaz. İnsanlar kendi davranışlarını içselleştirdikleri ölçülerle de değerlendirir. Bir haksızlık yapmayı düşündüğümüzde bizi durduran şey, yalnızca yakalanma ihtimali değildir. Kendimize duyduğumuz saygıyı kaybetme, suçluluk hissetme veya davranışımızı kendimize açıklayamama ihtimali de bizi sınırlar.

Ne var ki bu iç denetim her durumda aynı biçimde işlemez. İnsan, davranışını yeniden adlandırarak, sorumluluğunu başkasına aktararak veya verdiği zararı küçülterek kendi ahlaki ölçülerinin yaptırımından uzaklaşabilir. Bandura’nın ahlaki kopuş dediği süreç budur: Ahlaki standartların bütünüyle kaybolmasından çok, belirli davranışlara uygulanmasının engellenmesi.

Bir çalışanı sistemli biçimde aşağılamak, “disiplin sağlamak” diye anlatılabilir. Bir topluluğun haklarını kısıtlamak, “düzeni korumak” gerekçesiyle savunulabilir. Açık bir haksızlığa sessiz kalmak, “kuruma zarar vermemek” adına doğru bulunabilir. Bu ifadelerin her kullanımı elbette ahlaki kopuş değildir. Disiplin de düzen de kurumsal sorumluluk da meşru ihtiyaçlardır. Sorun, bu amaçların yapılanın niteliğini incelemeyi engelleyen bir örtüye dönüşmesidir. Hangi araç kullanılmıştır? Kim zarar görmüştür? Başka bir yol mümkün müdür? Amaç ne kadar önemli sayılırsa sayılsın, bu sorular geçerliliğini korur.

Ahlaki kopuşun ayırt edici yanı, kişinin iyi insan olduğu düşüncesini korurken zarar verici bir davranışa katılabilmesidir. Hatta bazen davranışından dolayı kendisini övebilir. Sertliğini cesaret, kayıtsızlığını gerçekçilik, itaatini sadakat olarak görür. Vicdanın dili ortadan kalkmamış, yapılanı onaylayan bir biçime bürünmüştür.

Bu süreç her zaman soğukkanlı bir hesapla kurulmaz. İnsan önce yanlış olduğunu bildiği bir davranışa karar verip sonra ona uygun mazereti arayabilir. Fakat içinde bulunduğu grubun dilini, kurumun alışkanlıklarını ve otoritenin açıklamalarını zamanla benimseyerek de aynı noktaya gelebilir. Başlangıçta rahatsız eden bir uygulama sıradanlaşır. İtiraz etmek giderek güçleşirken katılmak kolaylaşır. Bir süre sonra “Burada işler böyle yürür” cümlesi, “Burada yapılan doğru mudur?” sorusunun yerini alır.

Dolayısıyla ahlaki kopuşu yalnızca bireyin içinde gerçekleşen bir mesele olarak ele almak eksik kalır. Kişinin kendisine anlattığı hikâyeyi çoğu zaman çevresi de anlatmaktadır. Aynı gerekçe toplantılarda tekrarlanır, aynı sözcükler resmî açıklamalarda kullanılır, aynı mağdurlar aynı sıfatlarla anılır. Bireysel mazeret böylece toplumsal onay kazanır.

Kavramın siyaset açısından önemi burada belirginleşir. Siyasal güç, insanlara ne yapacaklarını söylemenin yanında, yaptıklarını nasıl anlamlandıracaklarını da etkileyebilir. Zararın adı değiştirilebilir, sorumluluk belirsizleştirilebilir, itiraz sadakatsizlik sayılabilir. Bu koşullarda insanlar, savundukları değerlerle katıldıkları eylemler arasındaki çatışmayı görmekte zorlanır.

Bandura’nın kavramı modern psikolojinin ürünüdür. Ama kavramın aydınlattığı soru çok daha eskidir: İnsan, çıkarına veya bağlı bulunduğu güce hizmet eden bir davranışı hangi koşullarda adaletin gereği saymaya başlar? Antik Yunan’dan bugüne uzanan tartışmanın düğüm noktalarından biri budur.

Modern bir kavram, kadim bir soru

Platon’un Devlet’inde anlatılan Gyges’in yüzüğü, insanı görünmez kılan bir güce sahiptir. Yüzüğü kullanan kişi, başkalarının bakışından ve yaptıklarının ortaya çıkması ihtimalinden kurtulur. Hikâyeyi aktaran Glaukon’un ortaya attığı soru sarsıcıdır: İnsan, haksızlık yaptığında yakalanmayacağından emin olsa yine de adil davranır mı?

Burada tartışılan, ahlakın neye dayandığıdır. Adaleti kendi başına değerli olduğu için mi benimseriz, yoksa haksızlığın sonuçlarından çekindiğimiz için mi? Platon’un diyaloğu bu soruyu adaletin savunusuna açar. Bandura’nın yüzyıllar sonra geliştireceği kavram ise farklı bir noktayı aydınlatır: İnsan başkalarının bakışından kaçamadığında bile, kendi davranışını kendisine kabul ettirecek bir açıklama kurabilir. Görünmezliğin sağladığı dış korumaya, mazeretin sağladığı iç koruma eklenir.

Bu iki yaklaşım aynı değildir. Gyges’in yüzüğü ahlaki kopuş kuramının ilk biçimi sayılamaz. Fakat yan yana okunduklarında, sorumluluğun iki koşulunu düşünmemizi sağlarlar: Başkalarına hesap vermek ve insanın kendi kendisiyle hesaplaşabilmesi. Dış denetimin zayıfladığı, iç denetimin de gerekçelerle etkisizleştirildiği yerde haksızlığın önündeki engeller azalır.

Thukydides’in Peloponnesos Savaşı anlatısı ise bizi bireyin vicdanından siyasal topluluğun diline götürür. Korkyra’daki iç çatışmayı ele alırken, tarafların davranışları adlandırma biçimlerinin nasıl değiştiğini gösterir. Ölçüsüz atılganlık, cesaret gibi değerlendirilirken, ihtiyat korkaklık sayılabilir; düşünerek hareket etmek, tarafına yeterince bağlı olmamanın işareti hâline gelebilir. Bir davranışın değeri, giderek ne olduğuna göre değil, hangi tarafa hizmet ettiğine göre belirlenir.

Bu gözlemin bugüne uzanan gücü açıktır. Aynı eylemi rakibimiz yaptığında zorbalık, bizim tarafımız yaptığında kararlılık sayıyorsak ahlaki ölçünün yerine aidiyet geçmeye başlamış demektir. Yalanın yanlışlığı, kimin söylediğine; haksızlığın ağırlığı, kime yapıldığına göre değişir. İnsan kendi tarafını savunduğunu düşünürken, taraflar arasında ortak bir adalet ölçüsünün bulunması imkânını aşındırabilir.

Burada “soybilim” sözcüğü, değişmeden ilerleyen bir düşünce zinciri anlamına gelmez. Platon’dan Thukydides’e, oradan modern psikolojiye uzanan kesintisiz bir kuram yoktur. İzlediğimiz şey, farklı dönemlerde farklı biçimler alan bir sorundur: Güç, çıkar ve aidiyet, insanın doğruyla yanlış arasındaki ayrımını nasıl etkiler? Bandura’nın özgün katkısı, bu geniş tarihsel sorunun içindeki belirli psikolojik mekanizmaları sistemli biçimde açıklamasıdır.

Zararın adını değiştirmek

Ahlaki kopuş çoğu zaman bir adlandırmayla başlar. Yapılan işin adı değiştiğinde, onunla kurulan duygusal ve ahlaki ilişki de değişebilir. Bir insanı incitmekle “gereken dersi vermek”, bir hakkı ortadan kaldırmakla “zorunlu düzenlemeyi yapmak” aynı çağrışımları yaratmaz. İkinci ifadeler, davranışı belirli bir amaç içine yerleştirerek zararı arka plana iter.

Bandura’nın ahlaki gerekçelendirme dediği mekanizmada, zarar verici davranış değerli sayılan bir amaca bağlanır. Ülkeyi korumak, topluluğu savunmak, kurumun varlığını sürdürmek veya gelecek kuşakları kurtarmak bu amaçlar arasında bulunabilir. İnsan bu durumda yalnızca kendisine izin vermekle kalmayabilir; yaptığı şeyi bir yükümlülük gibi de görebilir. Geri durmak, vicdanlı davranış olmaktan çıkarılıp görevi ihmal etmek şeklinde yorumlanır.

Amaçların önemi, araçların sorgulanmasını güçleştirebilir. Oysa bir amacın meşruluğu, ona ulaşmak için kullanılan her yolu kendiliğinden meşru kılmaz. Tam tersine, büyük amaçlar adına alınan kararların sonuçları da büyük olabileceği için daha dikkatli bir sorumluluk değerlendirmesi gerekir.

Örtücü dil bu gerekçelendirmeyi tamamlar. Zarar gören insanın yaşadıkları, işlemlerin soyut dili içinde silikleşir. Kararı alan kişi bir hayatın altüst oluşundan değil, bir dosyanın sonuçlandırılmasından söz etmeye başlar. Teknik dilin kendisi sorun değildir; karmaşık kurumlar onsuz çalışamaz. Fakat kullanılan dil, kararın insani sonucunu sürekli olarak görüş alanının dışına çıkarıyorsa ahlaki değerlendirme de eksilir.

Bir başka yol, yapılanı daha ağır bir kötülükle karşılaştırmaktır. “Başkalarının yaptıkları yanında bunun sözü mü olur?” sorusu, tartışmayı davranışın kendisinden uzaklaştırır. Artık ölçü, yapılanın doğru olup olmadığı değildir; ondan daha kötüsünün bulunup bulunmadığıdır. Daha ağır bir haksızlık hemen her zaman bulunabileceğine göre, bu karşılaştırma insanın kendisini haklı görmesini kolaylaştırır.

Bu üç mekanizma birlikte çalıştığında güçlü bir açıklama düzeni oluşur: Amaç yücedir, kullanılan araçların adı yumuşatılmıştır, ortaya çıkan zarar da başkalarının yaptıklarına göre küçük gösterilmektedir. Böylece kişi, davranışını kendi ahlaki standartlarıyla doğrudan karşılaştırmaktan uzaklaşır.

Herkesin katıldığı, kimsenin üstlenmediği karar

Sorumluluk söz konusu olduğunda iki farklı kaçış yolu belirir. Birinde kişi yukarıya bakar: “Emir böyleydi.” Diğerinde çevresine bakar: “Hep birlikte karar verdik.”

İlkinde sorumluluk otoriteye kaydırılır. İkincisinde grubun içinde yayılır. Bir kurumda bu iki süreç aynı anda işleyebilir. Talimat üst kademeden gelir, uygulama çok sayıda birime bölünür, her çalışan işin sınırlı bir parçasını yerine getirir. Sonuç ortaya çıktığında herkes kendi payının küçüklüğünü anlatır. Fakat bu küçük katkıların toplamı, bir insanın uğradığı büyük haksızlığı oluşturmuş olabilir.

Görevlerin bölünmesi, uzmanlaşmış kurumların olağan çalışma biçimidir. Ahlaki sorun, bu bölünmenin sorumluluğu izlenemez hâle getirmesiyle başlar. Kim karar vermiştir, kim uygulamıştır, kim durdurabilecek durumdayken sessiz kalmıştır? Bu soruların yanıtı belirsizleştikçe, yapılanın hesabını vermek de güçleşir.

Sonuçları küçümsemek bu belirsizliği pekiştirir. “O kadar da zarar görmediler”, “Zaten kısa sürecek”, “Abartılıyor” gibi ifadeler, eylemle onun etkisi arasındaki bağı gevşetir. Zarar uzakta gerçekleşiyorsa, yalnızca rakamlara yansıyorsa veya mağdurun sesi duyulmuyorsa bu uzaklaşma kolaylaşabilir. İnsanın kendisini değerlendirmesi için gerekli bilgi, kararın alındığı yere ulaşmaz; bazen de ulaşmasına rağmen önemsenmez.

Son iki mekanizmada ise bakış doğrudan mağdura çevrilir. İnsanlıktan çıkarma, zarar verilen kişilerin bireyselliklerini, duygularını ve eşit ahlaki değerlerini siler. Karşımızda korkan, acı çeken, yakınları olan insanlar yerine aşağılayıcı bir kategori bulunduğunda, onlara yapılanları önemsememek kolaylaşır. Mağduru suçlama da buna başka bir gerekçe ekler: Başına gelenin sorumlusu kendisidir; başka türlü davransaydı bunlar olmayacaktır.

Böylece sorumluluk tuhaf bir yolculuk tamamlar. Eylemi gerçekleştiren kişi kendisini emirlere, koşullara ve ortak kararlara bağlı gösterirken, eylemin hedefindeki kişiye bütün sorumluluk yüklenir. Yapanın seçenekleri olmadığı söylenir; zarar görenin ise her şeyi önleyebileceği varsayılır.

Bandura’nın sekiz mekanizması, birbirinden kopuk mazeretler listesi olarak okunmamalıdır. Aynı olayda birbirlerini güçlendirebilirler. Önce amaç yüceltilir, ardından dil yumuşatılır; sorumluluk dağıtılır, zarar küçümsenir, sonunda mağdur suçlanır. Vicdanı susturan şey bazen tek bir büyük yalan değil, birbirini destekleyen çok sayıda küçük gerekçedir.

Kalabalığın içinde vicdan

Peki, bireyin kendisine anlattığı bu gerekçeler nasıl ortak bir inanca dönüşür? Aynı haksızlığı çok sayıda insanın savunması, hatta savunmayı bir bağlılık sınavı hâline getirmesi nasıl açıklanabilir?

Gustave Le Bon’un kitle psikolojisi üzerine düşünceleri bu soruya tarihsel bir giriş sunar. Le Bon, kalabalık içinde bireyin davranışının değişebildiğini; telkinin, duygusal yayılmanın ve kişisel sorumluluk duygusundaki zayıflamanın önem kazandığını savunur. Kişi, tek başınayken çekineceği bir davranışı topluluğun içinde daha kolay benimseyebilir. Çevresindeki insanların aynı yönde hareket etmesi, davranışın doğruluğuna ilişkin bir güven de yaratabilir.

Ancak Le Bon’u günümüz psikolojisinin tartışmasız açıklaması olarak okumamak gerekir. Kitleyi kolayca akıldışı ve yönlendirilebilir sayan yaklaşımı, toplulukların çeşitliliğini ve ortak hareketin demokratik imkânlarını daraltır. Bir araya gelen insanlar sorumluluklarını kaybedebilecekleri gibi, tek başlarına gösteremedikleri ahlaki cesareti de gösterebilirler. Kalabalık bir linci mümkün kılabilir; bir haksızlığa karşı dayanışmayı da büyütebilir.

Dolayısıyla belirleyici soru, yalnızca insanların kaç kişi olduğu değildir. Topluluğu bir arada tutan değerler nelerdir? Hangi davranışlar alkışlanmakta, hangi itirazlar cezalandırılmaktadır? Bir grubun içinde mağdurla dayanışmak saygınlık kazandırıyorsa başka, mağduru aşağılamak sadakat göstergesi sayılıyorsa başka bir ahlaki ortam oluşur.

Bandura ile Le Bon’u yan yana düşünmenin verimli tarafı buradadır. Kişinin sorumluluğunu azaltan açıklamalar, grubun onayını aldığında daha inandırıcı hâle gelebilir. İnsan artık yalnızca kendisini ikna etmiyordur; çevresinden de haklı olduğuna ilişkin işaretler almaktadır. Birbirini tekrar eden mazeretler, zamanla grubun ortak sağduyusu gibi görünmeye başlar.

Wilhelm Reich ise tartışmayı otoriteyle kurulan duygusal ilişkiye taşır. “Faşizmin Kitle Psikolojisi” nde baskıcı siyasal hareketlere verilen desteği anlamak için ekonomik çıkarların yanında aile içi otoriteyi, yetiştirilme biçimlerini ve bastırılmayı da inceler. İnsanların kendilerini sınırlandıran bir otoriteye neden bağlanabildiğini sorar. Bu yaklaşımın bütün iddialarını benimsemek gerekmez; fakat ortaya koyduğu soru önemini korur: İtaat, hangi koşullarda dışarıdan dayatılan bir zorunluluk olmaktan çıkıp kişinin benimsediği bir kimliğe dönüşür?

Otoriteye bağlılık, kişinin kendisini değerli hissetmesinin temel kaynaklarından biri hâline gelmişse, otoritenin yanlışını kabul etmek zorlaşır. Yanlışı görmek, yalnızca bir kararın eleştirisini gerektirmez; kişinin kendi geçmiş tercihleriyle, aidiyetleriyle ve kendisine ilişkin düşüncesiyle de hesaplaşmasını gerektirebilir. Bu nedenle yeni bir gerekçe bulmak, eski bir bağlılığı sorgulamaktan daha kolay gelebilir.

Bu karşılaştırmalar, Le Bon veya Reich’tan Bandura’ya uzanan doğrudan bir kuramsal miras zinciri kurmaz. Farklı soruları birbirine yaklaştırır: Grup neyi onaylıyor, insan otoriteye neden bağlanıyor ve bu bağlılık içinde kendi davranışını nasıl haklılaştırıyor?

Masanın üzerindeki dosya, dışarıdaki insan

Kalabalığın sağladığı onayın yanında, kurumların gündelik işleyişi de ahlaki mesafeyi büyütebilir. Burada coşkulu bir bağlılık veya açık bir düşmanlık bulunması bile gerekmez. İşini zamanında tamamlamak, verilen hedefe ulaşmak ve usule uygun davranmak yeterli görülebilir.

Hannah Arendt’in Eichmann yargılaması etrafında geliştirdiği “Kötülüğün Sıradanlığı” tartışması, kötülüğün her zaman olağanüstü bir kişilik veya sürekli hissedilen bir nefret biçiminde görünmediğine dikkat çeker. İnsan, yaptığını görevlerin ve hazır ifadelerin dili içinde anlatırken kendi eyleminin anlamını düşünmekten uzaklaşabilir. Bununla birlikte Eichmann’ın ideolojik bağlılığını ortaya koyan sonraki araştırmalar, onu yalnızca düşüncesiz bir memur olarak resmetmenin yetersizliğini göstermiştir. Göreve sığınmakla ideolojik inanç aynı kişide birleşebilir.

Bu ayrım önemlidir. “Düşünmediği için yaptı” açıklaması, yanlış kullanıldığında yeni bir sorumluluktan kaçışa dönüşebilir. Düşünmemenin kendisi de sorgulanmalıdır: Kişi neyi biliyordu, neyi öğrenebilirdi, hangi soruları sormaktan kaçındı?

Zygmunt Bauman’ın modern bürokrasi üzerine çözümlemesi ise iş bölümünün sonuçlarını görmemize yardımcı olur. Büyük bir kurumda eylem parçalara ayrılır. Bir birim bilgi toplar, diğeri sınıflandırır, bir başkası karar verir, başka bir birim uygular. Her aşama kendi içinde teknik ve sınırlı görünebilir. Fakat işlemin tamamı, bu parçaların herhangi birinden bakıldığında görünmeyen ağır bir zarar yaratabilir.

Bürokrasi hukuku, eşit işlemi ve hesap verebilirliği sağlayabilecek araçlara da sahiptir. Tehlike, usule uygunluğun ahlaki ve hukuki değerlendirmenin tamamı sayılmasıdır. “Form doğru dolduruldu mu?” sorusu gereklidir; “Bu işlem kime, ne yapıyor?” sorusu da gereklidir. İkincisi unutulduğunda, insanın başına gelenler dosyanın durumuna indirgenebilir.

Bandura’nın kavramı burada bireysel psikolojiyle kurumsal düzen arasında bağ kurar. Sorumluluğun kaydırılması ve yayılması, sonuçların küçümsenmesi, örtücü dil: Bunların her biri bir kişinin zihninde işleyebilir; kurumun alışkanlıkları tarafından da desteklenebilir. Herkes yalnızca kendi görevini tarif ediyor, hiç kimse toplam sonucu üstlenmiyorsa sorumluluk zincirinde bir kopukluk vardır.

Ekranın arkasındaki kalabalık

Dijital ortamda aynı mesele başka bir görünüm kazanır. Bir insanı hedef alan binlerce mesajın her biri, onu yazan kişiye küçük bir katkı gibi görünebilir. “Ben yalnızca paylaştım”, “Zaten herkes biliyordu”, “Bir yorumdan ne çıkar?” cümleleri, kişinin kendi eylemini toplam etkiden ayırmasına yardımcı olur.

Oysa hedef alınan insan, bu mesajları birbirinden bağımsız küçük olaylar olarak yaşamaz. Hakaretlerin, suçlamaların ve tehditlerin birikimiyle karşılaşır. Katılanların her biri kendi payını önemsiz sayarken, ortaya çıkan zarar büyüyebilir. Sorumluluğun yayılmasıyla sonuçların küçümsenmesi birbirini tamamlar.

Burada da ölçü, eleştirinin sertliği değildir. Kamusal davranışların sorgulanması, güçlü kişilerin eleştirilmesi ve haksızlıkların görünür kılınması demokratik hayatın parçasıdır. Ahlaki eşik, kişiyi söyledikleri ve yaptıkları üzerinden değerlendirmekten uzaklaşılıp aşağılanmayı hak eden bir hedefe dönüştürülmesiyle aşılır. Kanıtın yerini söylenti, eleştirinin yerini toplu cezalandırma aldığında, katılanların haklılık duygusu yapılanın niteliğini örtmeye başlayabilir.

En zor sınav da burada ortaya çıkar: Aynı davranışı kendi çevremiz yaptığında da tanıyabiliyor muyuz? Ahlaki kopuş kavramı, yalnızca karşı tarafın ikiyüzlülüğünü teşhir etmek için kullanılırsa açıklayıcı gücünün önemli bir bölümünü kaybeder. Asıl değeri, haklı olduğumuza en çok inandığımız anda kullandığımız araçları da sorgulatabilmesidir.

Türkiye aynası: Beka, talimat ve zorunluluk

Türkiye’de bu soruyu sormak için toplumsal hayatımızda sık karşılaştığımız bazı ifadelere dikkat etmek yeterlidir: “Devletin bekası”, “kurumun itibarı”, “talimat gereği”, “hassas dönem”, “şimdi sırası değil.”

Bu ifadeler kendi başlarına bir yanlışın kanıtı değildir. Devletin güvenliği gerçek bir ihtiyaçtır. Kurumların itibarı önemlidir. Bazı kararlar gerçekten zaman baskısı altında alınır. Ancak bir gerekçenin meşru bir ihtiyaca dayanması, o gerekçeyle savunulan her işlemi haklı kılmaz. Ahlaki kopuş ihtimali, gerekçenin davranışın incelenmesini engellediği yerde belirir.

“Beka” denildiğinde hangi tehdidin var olduğu, alınan önlemin bu tehditle nasıl bir ilişki kurduğu ve kimin hangi hakkının sınırlandığı sorulabiliyor mu? “Kurumun itibarı” denildiğinde, kurumdaki bir yanlışın ortaya çıkarılması mı engelleniyor? “Talimat” denildiğinde, emri verenle uygulayanın sorumluluğu izlenebiliyor mu? Bu soruların sorulması bile sakıncalı sayılıyorsa, kullanılan dil değerlendirme alanını daraltıyor demektir.

Üstelik bu mesele yalnızca devletle ilgili değildir. Bir şirket, çalışanının maruz kaldığı haksızlığı “performans yönetimi” içinde görünmez kılabilir. Bir meslek örgütü, üyelerinden birinin yanlışını dayanışma adına örtmeye çalışabilir. Bir siyasal parti, eleştirdiği uygulamayı kendi yönetiminde “koşulların gereği” sayabilir. Bir aile, itibarını korumak için zarar gören ferdinin susmasını isteyebilir.

Bu örneklerin ortak noktasında, korunmaya değer bir bütün ile zarar gören bir insan karşı karşıya getirilir. Kurum, parti, aile veya ülke adına bireyin yaşadıklarının ikinci plana itilmesi beklenir. Oysa bir kurumun değeri, hatalarını görünmez kılabilmesinden değil, hatalarla yüzleşebilmesinden de doğar. Yanlışı dile getiren kişiyi tehdit gibi görmek, kurumu kendi düzeltme imkânlarından mahrum bırakır.

Siyasal kutuplaşma bu sorunu ağırlaştırabilir. Rakibin yanlışını kabul etmek kolaydır; kendi tarafımızın yanlışını kabul etmek ise karşı tarafa güç kazandırmak gibi hissedilebilir. Böylece bir haksızlığın varlığıyla, o haksızlığın siyasal olarak kimin işine yarayacağı birbirine karışır. “Bu doğru mu?” sorusundan önce “Bunu söylersek kim kazanır?” sorusu gelir.

Bu noktada kişinin savunduğu değerler bütünüyle ortadan kalkmış değildir. Adalete, özgürlüğe veya insan onuruna bağlılığını sürdürebilir. Fakat bu değerlerin kendi tarafına uygulanmasını ertelemeye başlamıştır. Her ertelemenin bir gerekçesi vardır: Önce seçim kazanılmalıdır, önce tehdit giderilmelidir, önce birlik korunmalıdır. Ahlaki ölçülerin uygulanacağı zaman sürekli ileriye taşındığında, geçici istisna yerleşik bir alışkanlığa dönüşebilir.

Bandura’nın kavramı bu nedenle siyasal rakibi teşhis etmekten önce, kendi gerekçelerimizi incelemek için kullanılmalıdır. Başkasından talep ettiğimiz sorumluluğu kendi çevremizden de talep edebiliyor muyuz? Bize yakın birinin verdiği zararı, mağdur bize uzak olduğu için daha küçük mü görüyoruz? Bir davranışı savunurken onun niteliğini mi değerlendiriyoruz, yoksa yapanın kimliğine mi sığınıyoruz?

Vicdanın çalışabileceği bir düzen

Ahlaki kopuşa karşı yalnızca “İnsanlar daha vicdanlı olsun” demek yetersiz kalır. Çünkü vicdanın çalışması, kişinin karakteri kadar içinde bulunduğu ortamla da ilişkilidir. Zararın görünmediği, sorumluluğun izlenemediği ve itirazın cezalandırıldığı bir yerde ahlaki değerlendirme güçleşir.

İlk ihtiyaç, kararlarla sonuçları arasındaki bağı görünür kılmaktır. Bir işlemin kaç dosyayı sonuçlandırdığı kadar, insanların hayatında neye yol açtığı da bilinmelidir. Sayılar gereklidir; fakat insanların deneyimini bütünüyle temsil etmezler. Kararın hedefindeki kişinin konuşabilmesi, uğradığı zararı anlatabilmesi ve bu anlatının değerlendirmeye girebilmesi gerekir.

İkinci ihtiyaç, sorumluluğun belirlenmesidir. Ortak karar, sorumluluksuz, karar anlamına gelmez. Yetkinin kimde bulunduğu, hangi bilginin kime ulaştığı ve kimin hangi aşamada müdahale edebileceği açıklığa kavuşmalıdır. Görevler bölünebilir; hesap verme yükümlülüğü bu bölünmenin içinde kaybolmamalıdır.

Üçüncü ihtiyaç, itirazın mümkün olmasıdır. İnsanların yanlış gördükleri bir uygulamayı dile getirdiklerinde işlerini, konumlarını veya topluluğa aidiyetlerini kaybetmekten korkmaları, sessizliği besler. Bu nedenle bağımsız denetim, hukuki başvuru yolları ve kurum içindeki eleştiri imkânları, ahlaki sorumluluğun gündelik araçlarıdır. İyi niyetli kişilerin varlığına güvenmek yetmez; yanlış karşısında konuşmayı mümkün kılan güvenceler de gerekir.

Burada demokrasiyle ahlaki sorumluluk arasında güçlü bir bağ ortaya çıkar. Çoğulculuk, özgür basın, bağımsız yargı ve örgütlenme özgürlüğü, kararların başka gözlerle incelenmesini sağlar. Gücün kendi açıklamasıyla yetinmesini zorlaştırır. Kurumların işlevi, herkesin erdemli davranacağını varsaymak değil, davranışların sorgulanabilmesini ve yanlışların düzeltilebilmesini sağlamaktır.

Kişisel düzeyde ise başlangıç daha sade olabilir: Kullandığımız sözcüğü bırakıp yapılanı açık biçimde tarif etmek. “Gereken yapıldı” yerine ne yapıldığını söylemek. “Onlar” yerine hangi insanların zarar gördüğünü düşünmek. “Herkes katıldı” yerine kendi katkımızı belirlemek. “Başka çare yoktu” demeden önce hangi seçeneklerin bulunduğunu incelemek.

Bunlar insanı her durumda doğru karara götürmez. Fakat mazeretin içinde kaybolmayı zorlaştırır.

İyi insan olduğuna inanmak yetmez

Bandura’nın ahlaki kopuş kavramının rahatsız edici tarafı, kötülüğü bize yabancı insanların ayrı bir özelliği olarak düşünme rahatlığını azaltmasıdır. Zarar verici davranışlar, kendilerini ahlaksız sayan kişilerle sınırlı değildir. İyi niyetine, sadakatine veya davasının doğruluğuna güvenen insanlar da yaptıklarının sonuçlarından uzaklaşabilir.

Bu nedenle iyi insan olduğuna inanmak, kişinin davranışlarını değerlendirmesinin yerine geçemez. Bir amaç uğruna ne yaptığı, hangi araçları kullandığı ve kimin zararını görmezden geldiği de sorulmalıdır. Haklılık duygusu ne kadar güçlüyse, bu sorulara duyulan ihtiyaç o kadar büyüyebilir.

Kötülük bazen kendisini açıkça ilan eder. Bazen de görevini yerine getirdiğini, topluluğunu koruduğunu, geleceği kurtardığını söyler. Onu anlamak için yalnızca kullanılan büyük sözlere bakmak yetmez; o sözlerin arkasında gerçekleşen küçük işlemleri, dağıtılan sorumlulukları ve duyulmayan sesleri izlemek gerekir.

Vicdanın yeniden devreye girdiği an, insanın kendisine anlattığı gerekçenin dışına çıkıp yaptığına zarar görenin bulunduğu yerden de bakabildiği andır. “Ben haklıydım” cümlesinin yanına, “Peki, benim yaptığım ona ne zarar verdi?” sorusu yerleştiğinde hesaplaşma başlayabilir.


Kaynakça

Bandura, A. (1999). Moral disengagement in the perpetration of inhumanities. Personality and Social Psychology Review, 3(3), 193–209. Makale bağlantısı

Bandura, A. (2016). Moral disengagement: How people do harm and live with themselves. Worth Publishers. Kitap kaydı

Platon. Devlet, II. kitap, 359c–360d. Gyges’in yüzüğü anlatısı. İngilizce tam metin

Thukydides. Peloponnesos Savaşı Tarihi, III. kitap, 82–83. Korkyra’daki iç çatışma ve siyasal dil. İngilizce tam metin

Le Bon, G. (1895). Psychologie des foules. Félix Alcan. Fransızca tam metin

Reich, W. (1933). Massenpsychologie des Faschismus. Verlag für Sexualpolitik. Eserin yayın tarihi

Arendt, H. (1963). Eichmann in Jerusalem: A report on the banality of evil. Viking Press.

Bauman, Z. (1989). Modernity and the Holocaust. Polity Press.

Stangneth, B. (2014). Eichmann before Jerusalem: The unexamined life of a mass murderer (R. Martin, Çev.). Alfred A. Knopf. Yayınevi bağlantısı

Reich’ın 1933 tarihli ilk Almanca metni ile 1946’da yayımlanan genişletilmiş İngilizce sürümü arasında önemli farklılıklar bulunmaktadır.

Bu yazıda Platon, Thukydides, Le Bon, Reich, Arendt ve Bauman ile Bandura arasında kurulan ilişkiler, ortak bir sorunun farklı dönemlerdeki açıklamalarını karşılaştırmaktadır. Doğrudan ve kesintisiz bir etkilenme zinciri ileri sürülmemektedir. Türkiye ve dijital hayat üzerine bölümler kavramdan yararlanan yorumlardır; belirli kişi veya topluluklar hakkında psikolojik teşhis niteliği taşımamaktadır.


T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN

İlgili İçerikler