New York’ta, bir otelin yerdeki her şeyi karınca gibi gösteren penceresinden bakıyor, bu şehirle kurduğum 45 yıllık tarihin içine yerleştirerek, bugünkü Amerika’nın ne olduğunu, bugün Amerika’nın ne demek olduğunu, hangi anlama geldiğini düşünüyorum.
Herhalde bundan kırk beş yıl önce, aynı noktadan, birbirinin içine girmiş, insana nasıl bir labirentte sıkışıp kaldığı sorusunu sorduran binalar kümesine baktığımda, yine aynı yerden, 1960’larda aynı görüntüye bakan, ’20. yüzyılın ağrısı’ André Malraux’nun söylediği gibi, bu ülkenin/şehrin, insan uygarlığının bambaşka bir evrim aşaması olduğunu söylerdim. Söyledim de.
Yine söylüyorum. Fakat, her defasında çok ciddi ve vahim bir kuşkuyu işin içine katarak.
***
Bu görüntü bana her defasında aynı düşünceleri çağrıştırdı. Orta Çağın göğe yükselen katedralleri yerlerini şimdi gökdelenlere vermişti. Buna rağmen ortada ilginç bir dönüşüm vardı. Bu binalar seküler dünyanın, maddesel ve somut dünyanın ünlem işaretleriydi. Yine de, Mısır Piramitlerinin uhreviyetini içlerine almış ve yeni bir mistisizm yaratmışlardı. Daha doğrusu yeni bir din: Alexis de Tocqueville’in 1835’te ilk kez saptadığı ve bugüne değin henüz yeterince anlaşılıp yorumlanmamış bir yeni dinsellik. Kapitalizmle iç içe geçmiş, sermayeye tutkulu, insanlığın ancak evrensel bilinç dışında tanıdığı o anıtsal ölçek duygusunu gündelik hayata taşıyan, bilgiye ve üretmeye dayalı yeni bir din.
O ‘yeni din’, bize Weber’in ‘Protestan ahlakı ve kapitalizmin ruhu’ arasında kurduğu ilişkiyi doğrulayan ‘püriten’ Amerikan zihniyetiyle (American mind) gelir. o Amerika, tüm o devasa sermaye ölçeğine rağmen bireysel ölçekte içe dönüktür, dikkatlidir, yemez-içmez biriktirir, işin ilginç yanı, bir tüketim kültürü olan bu ülkede tüketimden kaçınır. İyilikseverdir. Biraz daha taşraya doğru açılınca, gençlik hayallerimizle taban tabana zıt şekilde muhafazakardır. Hatta mutaassıptır. İnanmayan Grant Wood’un American Gothic resmine bakar.
***
Her şeye rağmen ben Amerika’yı iyi ve çalışkan insanların, üniversitelerde üretilen muazzam bir bilgi hacminin, yenilikçilik duygusunun, dünyayı etkileyen buluşların, insanlığı daha ileri taşımayı öngören bir hırsın, eşi menendi görülmeyen bir bireyliğin, tek başınalığın, insanın her şeyden yalıtıldıktan sonra da kaderine hükmedebileceğine dönük inancın ülkesi olarak düşünüyorum.
Hayatı boyunca tüm iddialarında yanılan, yine de vazgeçemediğimiz Jean Paul Sartre, 20. Yüzyılın en ileri romanı Amerikan romanıdır’ derken ne haklıydı bilemem ama, her yıl hakkında onlarca kitap yayınlanan o büyük, Amerikan romanı, great American Novel, bu kültürü olanca kapsamıyla Herman Melville’in hiçbir zaman aşılamayacak Moby Dick romanından başlayarak saptar.
Hiç sevemediğim Steinbeck’in kaleme aldığı ‘dust bowl’ (Amerika’nın hiçbir şey yetiştirilemeyen kurak, çorak bölgesine verilen ad, toz çanağı), petrol işçilerini anlatan maalesef kötü romancı Upton Sinclair, heyecanlı ama yeterince derinleşmeyen John Dos Passos, Dostoyevski’yle boy ölçüşebilecek ‘güneyin büyük ozanı’ (deyim Edip Cansever’indir, Halikarnas Balıkçısı için söylemiştir) William Faulkner, 20. Yüzyılın ikinci yarısındaki Kurt Vonneguth, Joseph Heller, büyük macera ruhunun yazarı Jack Kerouac, daha dar hayatların yazarları, John Updike, Philp Roth, siyahların yaşamına ayna tutan Richard Wright, neredeyse hemşehrimiz sayacağımız James Baldwin, büyük çayırların yazarı Cormac McCarthy bu dünyayı anlatır: serüven ve birey. Kısacası, American heroism.
***
Bu düşüncelerimi ben de 45 yılı aktif olmak üzere ama altmış yılda oluşturdum.
1960’larda Ankara’daydım. Life dergisini (kapakları koparılmış olsa da) okuyor, Time dergisini izliyor, Mad’i sıra altında izliyor, gülmemek için kendimizi zor tutuyorduk. Ben kısa sürede şu adını andığım romanlara gömüldüm. Aynı Amerika, Bob Dylan’dı, Simon&Garfunkel’di. Amerika sayılamayacak kadar çok adı bir araya getiren cazdı. Philippe Glas’tı. O sırada bizim ‘başkent’ küçük bir Amerikan kolonisiydi, hele bizim oturduğumuz Küçük Esat.
Sonra bir çırpıda her şey değişti ve duvarlar ‘Yankee Go Go Home’ yazılarıyla doldu. Meydanlar ‘Kahrolsun Amerika’ sloganlarıyla inliyordu. Vietnam vardı, AT&T’nin gerçekleştirdiği Allende karşıtı darbe vardı, önce Menderes sonra Demirel Amerika destekli darbelerle düşürülmüştü. Amerika 12 Eylül’dü. Her ne kadar Amerika benim için hala bitmeyip tükenmeyen Ressamsı Resim Sonrası Soyutlama (post painterly abstraction), Eugene O’neill, Tennesee Willams, Henry Miller, Edward Albee, David Mamet, Amerika Hollywood, Amerika Ivy League, Amerika devasa otoparklar, devasa ve insana ıssızlık ve hayalet duyguları yaşatan sınırsız mekânlar idiyse de aynı ABD mesela Güney Amerika’yı darbeleriyle müdahaleleriyle alt üst ediyordu.
Sonra o Amerika da değişti. ‘Yeni Amerika’ önümüze geldi.
***
‘Yeni Amerika’ üç büyük hamlede ve aşamada oluştu. Önce 2001 yılında İkiz Kuleler saldırısı gerçekleşti ve her şey değişti, ardından bugüne kadar devam eden ve galiba 5 milyon insanın ölümüne yol açan (adı Barack Hüseyin olan Başkanın da içlerinde bulunduğu) yeni iktidarlar dönemi başladı ve nihayet Trump seçildi.
Bu üç açılım veya oluşumun ortaya koyduğu Amerika’yla benim Ankara sokaklarında 1960’lı yılların ortasından itibaren karşılaştığım, ‘America Go Home’ duvar yazılarının nesnesi Amerika arasında ne fark var denirse zor bir soru sorulmuş olur. Çünkü ikisinin de birbirine benzer, hem de çok benzer yanları olduğu kadar ikisini birbirinden ayıran köklü farklar var.
Ortak noktayı, Stalin’in alay etmek için icat edip kullandığı terimle söylersem Amerikan istisnacılığı (American exceptionalism) oluşturuyor. Bu anlayışa göre Amerika herkesten ve her şeyden farklıdır ve o ne isterse dünyada o olur. Bu derecede basit ve tüm bu basitlik düzeyindeki her şey gibi bu kadar karmaşık. Ortada şimdi, son 25 yılda biçimlenmiş, kendi içine dönük, dünyadan soyutlanmış, dünyanın kendisini bambaşka bir nazarla izlediği yeni Amerika var. Eski Amerika da, söylediğim gibi, kendi çıkarları doğrultusunda ‘demokrasi götürmek’ kılıfıyla dünyanın çeşitli yerlerinde doğrudan müdahale ediyor, oralarda iktidar tayin ediyordu, Yeni Amerika da.
Hele Trump Amerika’sı Ontario Gölünü Amerika Gölüne çeviriyor, Amerikan Körfezi’ni icat ediyor, Greenland’i almak istiyor, Kanada bizimdir diyor. Canı istediği zaman gümrük tarifeleri uyguluyor. Daha neler söyleyeceği ve yapacağı da malum. Arada tek bir fark var: Eski Amerika, eski dünyanın görgüsüne uygun şekilde yapıp ettiklerini hiç değilse biraz daha gizli saklı yapıyordu, Yeni Amerika o hicabı (perde, örtü demektir) kaldırdı. Bu gerçeğin önemi sadece Amerika’yla sınırlı değil. Dünya bu sorunu göğüslemeye çalışıyor. Daima öyledir. Amerika daima Amerika’nın ötesidir.
***
Şimdi ne olacak?
Bu yazıyı yazmaya New York’ta başladım. Şimdi New Haven’da, Yale Üniversitesi kampüsündeyim. Çevremdeki herkes bu sorulara cevap arıyor. Anlaşılan, dünya son derecede kritik bir noktada. Benim durumu II. Dünya Savaşı sonrasında Yalta Konferansı dönemine benzetişim biraz şaşırtıcı ama görüşümde ısrarlıyım. Yeni bir bölüşüm döneminden geçiliyor. Yalta’da olduğu gibi İngiltere-Rusya-ABD ilişkisi bugün söz konusu değil. İngiltere denklemden çıkmış görünüyor. Rusya kendi başına buyruk ve ‘ben gidip başıma belalar sarmışım’ diyor (mısra Attila İlhan’ındır). Amerika ise kendisine bir yol bulma telaşında. Tartışmanın püf noktası o: o yol nasıl bulunacak?
Amerika’nın bunca kendi başına hatta bütün şatafatına rağmen ‘yalnız’ kalmasının nedeni bir değil ikidir. Birincisi, Avrupa’nın gücünü yitirmesidir. Bugün yelkenleri yırtılmış bir Avrupa var. Onun dengeleyici gücü teknoloji ve ekonomi olarak ortadan kalkınca geriye Çin kalıyor. Oysa Çin’in ne yapacağı meçhul. Ayrıca Avrupa tüm çelişkilerine rağmen Amerika’nın müttefikiydi, Çin’se rakip. Hatta bütün görkemine karşılık bir şey yapamayabilir de Çin. Kısacası, denklem sadece eşitliğin öteki yarısıyla kurulmaz. Katsayılarla da kurulur. Amerika’nın çıkmazı şimdilik denklemin öteki yarısını görememesi, denklemin mesela Avrupa katsayısının 1 olması, yani ‘etkisiz eleman’. O zaman git gide daha başına buyruk bir Amerika olacak.
İkinci büyük yıpratıcı faktör solun yitimi. Bir ahlâk anlayışı, bir vicdan ve doğruyu söyleyen bir ses olarak sol ortadan kalkınca neo-liberalizmin pençesindeki Amerika değeri devletlerin bütçelerini aşan şirketlerin eline düştü. Her zaman böyleydi. Yine de ölçek diye bir gerçek var. Değil Amerika’nın dünyanın geleceğini Elon Musk’ın belirlediği bir dünyada yaşıyor ve Amerika’yı konuşuyoruz. Trump kendiliğinden gelmedi, otokratik yönetimini kendi kendisine oluşturmadı. Her defasında tarihi yeniden okumaya mecbur değiliz, öğrensek iyi olacak. Otokrasi daima plütokrasiyle (zenginlerin yönetimi) birlikte gelir. SSCB’de bile o plütokrasi ‘nomenklatura’ denen sınıftı. Nerede kaldı Roma veya Fransız Devriminin Thermidor’u. Ben size söyleyeyim, servet git gide daha küçük bir grubun elinde toplandıkça otokrasi de otarşi de (içine kapalı yönetim) artacak.
Kaldı ki, bir gerçek var. Trump’a gelinceye kadar Amerika’da halkın kendilerine üç defa yönetim şansı verdiği Clinton, Obama ve Biden o fırsatları kendi çıkarları doğrultusunda acımasızca kullanmadı mı? Ben Clinton yıllarını Amerika’da yaşadım. Amerika’nın kulaklarından para taşıyordu. Yine de insanlar Clinton’u ve karısını akıl almaz ahlak problemleriyle anımsıyor. Obama tutup Hillary Clinton’u Dış İşleri Bakanı yapmadı mı? O Hillary Clinton bitmez tükenmez hırsıyla Başkan adayı olmadı mı? Biden o haliyle yeniden Başkan seçilmek için seçime girmedi mi? Bir kadının artık ABD Başkanı olması için o kadar desteklediğim Kamala Harris mi dünyayı yönetecekti?
Kısacası, Amerikan otokrasisinin ardında ezberle tekrarlanan cümleler yok, somut gerçek nedenler var. Ve o Amerika koloniyal hırsını tam da bu nedenle sürdürecek.
***
New York bu defa Covid’in getirdiği yıpranmayı aşmış görünüyor. Bu umut ve coşku demektir. Yale ise yazı tamamlamış yeniden eğitime başlama (‘öğretim’ değil) aşamasında. Barlar, gece kulüpleri genç insanlarla sabahlara kadar dolup taşıyor. Orada da bir sorun var. Herkes AI sonrasında üniversite eğitimini yeniden kurgulama telaşında ve sanıyorum ABD’nin sorunu dediğimiz şeyin bir bölümünü de başlı başına bu gerçek oluşturuyor. Dünya tarihinin en önemli teknolojik dönüşümlerinden birini yaşıyoruz ve galiba bir başka boyutta cereyan eden Yeni Dünya ile bizim Yeni Dünya olarak bildiğimiz kültür henüz birbirini tamamlar hale gelmedi.
Gidiyorum, Amerika, Harvard’dan nasıl görünüyor diye bakacağım...


