Harvard’a yağmur yağıyor.
Kuzeye sonbahar yağmurları erken inmiş. Hava ansızın soğudu. İnsanlarda yazdan beklenmedik bir hızla çıkmanın ürpertisi. Günler kısalıyor. Onları, yazın geri döneceğini söyleyerek, Haziranların artık bahara, Eylüllerin yaza ait olduklarını belirtip, ‘Haziran'ı verdik, yazı aldık’ diyerek avutuyorum.
Ama, Harvard Yard, yeniden başlayan dönemle birlikte yükünü tutmuş. İnsanların karınca gibi koşuşturduğu, ‘old school’un hala kırmızı lacivert ‘power tie’ları, papyonları, lacivert ceketleri, gri pantolonları ve beyaz mendilleriyle etrafta dolaştığı üniversite, kimilerine göre artık ‘toksik’ bir yer. O tartışmalara girmem ama Amerika’nın çok uzun yıllar boyunca bu üniversitenin koridorlarından, daha doğrusu ‘enstitüleri’nden yönetildiği kesindir. Şimdi onlar da gizli endişeler içinde etrafa bakıyor. Herkes aynı soruyor birbirine, ne olacak? Üstelik, İran’la savaş yeniden kızıştı ve Amerika’yı gerçekten büyük bir meçhul bekliyor. Sokakta, bin yaşındaki adamın açtığı pankartta, ‘harbin sonucu ‘üç d’dir diyor: death, debt, defeat (ölüm, borç ve yenilgi)'. Amerika bu endişelerin ülkesi artık.
* * *
Buralarda tanıdığım Amerikalıların ve APSA (American Political Science Association) konferansının salonlarını dolduran insanların avutulma ihtiyacı biten yazdan ziyade siyaset söz konusu olduğunda kendisini gösteriyor. 1960’ları ‘idrak etmiş’, 1970’leri yaşamış, 1980’lerde Soğuk Savaşın bitişine ve yeniden Amerikan hegemonyasının doğuşuna tanıklık etmiş bu insanlar, dünyada kendisini gösteren iki büyük sarsıntıyla alt üst durumdalar ve ‘Tehdit Altındaki Demokrasi: Nasıl Anlamalı, Korumalı ve Yeniden İnşa Etmeli’ başlıklı konferansta çıkış noktası bulmaya çalışıyorlar.
Önce niye böyle olduk sorusuna yanıtlar aranıyor.
İlk cevap, teknolojinin getirdiği, çılgınca hıza ulaşan değişim. Ardından, jeopolitiğin dönüşümü. Buna bir üçüncü madde eklersek, ilk ikisinin bileşkesi olarak, içlerinde duydukları güvensizlik, daha tam bir deyişle ‘tekinsizlik’ (uncanny) duygusu derim. Bu duygu, Freud yazdı, tanıdık olanın garip bir şekil almasıyla ortaya çıkar. Bilinenin bilinmez olduğu anda belirir. Öyle bir dönemi aşmaya çabaladığımız ortada.
* * *
Nedir bu duyguyu doğuran, Amerikalılar açısından?
Birincisi, toplumsal güvenlik hissinin yitimi. Bilinen, alışılmış, kendi düzeni içinde ilerleyen ve toplumla bilinen bağlarını kuran Amerika’nın yerinde yeller esiyor. Covid dediğimiz ve ne olduğu belirsiz, milyonlarca insanın evlere hapsedilmesiyle ne yapılmak istendiğini öğrenemediğimiz salgın sonrasında doğan bu duygu, Trump’ın politikalarıyla büsbütün pekişti. (Covid uygulamalarının mimarı, Dr. Faucci, Senato sorgusunda hiçbir soruya cevap vermedi.) İran’a nükleer silah atabileceğini söyleyen bir Başkanla yaşamak kolay değil.
İkincisi, Amerikan hegemonyası, ona en çok karşı çıkanlarda bile bir ‘emperyal duygu’ yaratarak rahatlama sağlardı. Trump, tıpkı Putin gibi, o duyguyu MAGA diyerek yeniden canlandırmaya çalışıyor. Kendi zemininde başarıyor da. Amerika’nın kusursuz yollarında araba sürerek merkezden uzaklaşıp biraz taşraya kayınca, Trump adının bayraklarla yan yana getirildiği bir coşkuyu görmemek olanaksız. Her ülkenin taşrası ve alt sınıfları sağdadır. Amerika bu gerçeği haydi haydi doğrulamıştır.
Trump da bu izi sürüyor. Bütün o akla sığmaz taleplerinin ardında bu gerçek var. ‘Amerikan taşrası’ anlaşılmadan Trump veya genel olarak taşra anlaşılmadan sağ siyaset anlaşılamaz. Amerikan taşrası demek biraz da, Gay Talese’nin ilk yayınlandığında muhafazakar diye bilinen Amerikan kasabalarında, kapıların ardında nelerin yaşandığını anlatarak ortalığı katıp karıştıran Thy Neighbor’s Wife (Komşunun Karısı) adlı kitabı demektir. E, o arada, bir zahmet, Başkan Yardımcısı (daha doğrusu Yardımcı Başkan) J. D. Vance’ın Hillbilly Elegy: A Memoir of a Family and Culture in Crisis (Köylü Ağıdı: Kriz İçindeki bir Aile ve Kültürden Anılar) adlı kitabını okumak gerek. Hatta bugünü anlamanın en ilginç metinlerinden biri odur, eğer bir ‘Americana’ ilgisi söz konusuysa.
Yine de, Amerikalılar, 11 Eylül sonrasında ülkelerinin yönettiği politikalarla, son olarak İsrail-Filistin çatışmasındaki belirsiz tutumuyla bu hegemonyanın ciddi bir sarsıntı geçirdiğini düşünüyor. Anlaşılan, otokratik bir yönetim, Venezüella petrollerini 100 yıllığına kendisine bağlasa da insanlarda o ferahlık duygusunu uyandıramıyor. Öte yanda yeni dünya demek artık Çin demek midir sorusunu sokaktaki adam bile kendisine soruyor.
Ben gençliğimde ‘Ruslar bizi silip süpürecek’ sözünü belki bin kişinin ağzından işitmişimdir bu ülkede. Henüz öyle bir tepki yoksa da, Çin, büyük bir merkez kayması olarak, bilen, düşünen insanın kafasında ciddi soru işaretleri yaratıyor. New York Üniversitesi psikoloji profesörlerinden Jonathan Haidt’in The Anxious Generation (Tedirgin Nesil) kitabı hem bu dönüşümlerin hem de teknolojik dönüşümün yarattığı tedirginliği enine boyuna inceliyor. Trump, 11 Eylül’le birlikte doğan ‘Amerika yenilebilir’ imgesinden yola çıktı, sarsılan hegemonya/emperyalizm duygusunu tamir etmenin adı olarak sivrildi.
Üçüncüsü ve beni asıl ilgilendiren, bu tedirginlik aslında demokrasinin yapısal, varlıksal özellikleriyle ilgili, ilişkili bir duygu. Amerika, kim ne derse desin, kendi içinde demokrasiyi sadece bir devlet yönetim modeli olarak değil, gündelik hayatın kılcal noktalarına kadar nüfuz eden bir tutum olarak yaşıyordu. Fiyatlar bakımından dünyanın geri kalan kısmından daha ucuz bir ülke olması, John Kenneth Galbraith’in daha 1970’lerde vurguladığı gibi bir ‘bolluk ülkesi’ (affluent society) olması, Amerikan demokrasisinin bir açılımı olarak görülüyordu.
Özgürlüğün sınırsızlığını ayrıca vurgulamaya gerek yok. Oysa şimdi yönetimin doğrudan doğruya üniversitelere müdahale ettiği bir dönemdeyiz. Başkan’ın televizyoncuları kovduğu bir toplumdayız. Bunların binde biri kimsenin aklına gelmezdi, olmayacak şeylerdi.
* * *
Evet, demokrasiye dönük kaygıları, kuşkuları bütün bu unsurlar arasında, söylediğim gibi, birinci sıraya koyardım. Nedeni açıktır: Amerika bir sivil toplum ülkesidir. Hatta daima sivil toplum par excellence diye düşünmüşümdür Amerika’yı. Bizde Amerika eleştirilerinin, bilhassa soldan gelen eleştirilerin bilmediği, ihmal ettiği gerçek budur. Sol, sivil toplumu Hegel üstünden tanımlamıştır ama onu ne bilmiş ne de uygulayabilmiştir. Oysa Amerika’yı anlamanın temel aracı o ülkenin devlet-toplum ilişkisini bilmekten geçer.
Amerika’da devlet güçlüdür. Herkes eksiksiz bir korkuyla devletten çekinir. Kimse kural ihlal etmez, kimse vergi kaçırmayı düşünmez. Güçlü devlet budur, bizdeki gibi müeyyide uygulayamayan, vergi toplayamayan ama baskı yapmakta, her şeye karışmakta kusur işlemeyen devlet değildir. Yine de Amerika bir ‘birlikler’ (associations) ülkesidir. Bir ‘komünal’ (toplulukçu) toplumdur ve bu kesindir. Çok garip şekilde, bir o kadar da bireysel bir toplumdur. Kısacası, ister bireylik düzeyinde olsun, isterse topluluk, devlet dışarıdadır.
Bir de kurumların Amerika’sı var, şirketlerin diyelim. Toplumu asıl yönlendiren onlardır. ‘American mind’ özgürlükçüdür, bireycidir, yenilikçidir ama David Riesman 1950’de The Lonely Crowd (Yalnız Kalabalık) diye bir kitap yazdı ve bireyin nasıl iç duygularından uzaklaşıp, kendi kararını kendisi vermeyip, dış faktörlerin tesiri altına girdiğini gösterdi. Sadece şu ‘reklamlar’a bakmak yeter. Sadece her yerde aynı olan McDonald’s yeter, milyarlarca ev ve oda kapılarının, elektrik açma kapama düğmelerinin aynı olması yeter.
Ama, Alexis de Tocqueville’in 1865’te yazdığı ve sivil toplumu hayretlerle fark ettiği kitabından bu yana durum değişti. Amerika, sosyoloji kitaplarının çok satan kitap olduğu tek ülkedir. (Bakmayın, Foucault’nun Les Mots et Les Choses’unun 1966’da ilk kez yayınlandığında on binlerce satmasına, orası romanların ülkesidir.) O kitaplardan birini 2000 yılında, tam dünya 11 Eylül’le birlikte değişirken David Putnam yazdı ve Bowling Alone (Bowlingi Yalnız Oynamak) kitabıyla Amerika’nın sosyal dokusunu yitirip, ayrışmış bir ülkeye dönüştüğünü vurguladı. Bence işin kaziyesi (‘kazın ayağı’ diye bilinen deyimin doğrusudur) burada ortaya çıktı. O gün bugündür o ‘ayrışmış’ Amerika’yı yeniden bir araya getirme çabası yaşanıyor. Trump bütün sağ siyasetler gibi bu topluluk ruhunun adıdır.
Sanıyorum bu çelişkili, bu dikenli doku bugünkü Amerika’nın sosyolojik yapısını hazırladı. Devlet ve Başkan, bugün Amerika’da sivil toplumun, birliklerin yerini almaya çalışıyor. Kısacası, Amerika, diyelim 200 yıl sonra toplumdan devlete geçişin sıkıntılarını göğüslüyor. O geçişi herkes derece derece icat ve icra etti ama Trump ona son şeklini verdi, son noktasını koydu. Belirttiğim, üç tedirginliği bu koşulların değişmesi, dönüşmesiyle yaşadı, yaşıyor, yaşatıyor.
* * *
Meselenin önemi de burada. Amerika’da yaşananlara dünyanın kayıtsız kalması olanaksız. O zaman Amerika’yı bilmek biraz da her toplumun kendisini anlaması yönünde bir adımdır. Ve Amerika’daki demokrasi sorunu dünyanın demokrasi sorunudur.
Harvard’da söz bitmiyor. Ben de iki yazı daha yazacağım, bu konularda.
Hasan Bülent Kahraman yazdı: Amerika - 1
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN
|


